Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kısa filmde edebiyat uyarlamaları




Toplam oy: 833
Uyarlama mevzusunu bir metni sahne sahne görselleştirmekten çıkarıp bambaşka bir yaratıcı sürece dönüştüren kısa filmlerin çoğalmasına ihtiyaç olduğu kesin.

Sinemada edebiyat uyarlamaları denince akla nedense hep uzun metraj gelir. Oysa kısa film, ticari dolaşımdan azade yapısıyla yönetmenlerin özgürce at koşturabilecekleri, uyarlama denen çetrefil meseleye farklı cephelerden saldırıp küçük zaferler elde edebilecekleri bir alan. Malum, edebiyat ve sinema diyaloğu söz konusuysa, ikisinin farklı dillerden konuştuklarından dem vurulur her seferinde. İki dili kıyaslamak nafiledir. Aynı metin iki farklı gramerin içinde iki farklı anlam dünyasına bürünür. Sinematografik dilin içinde kendisine has bir lehçeye sahip olan kısa film de uyarlandığı metnin söz dizimini alıp kendince yoğurur. Ticari uzun metraj filmlerin gölgesinden, onların getirdiği alışkanlıklardan kurtulabildiğinde, kısa film özgürleşerek bağımsız bir sözcük dizimi, özgün bir görsel-işitsel uzam yaratır. Edebiyat ve sinema arasındaki ilişki açısından, bu uçsuz bucaksız alan sonsuz bir etkileşime olanak tanır. 

 

Doğası gereği kısa filmle hemhal olan deneysel sinema ve animasyon gibi türlerde bu etkileşim doruğa çıkar. Deneysel sinema, edebiyat, resim, müzik ve daha nice disiplini harmanlayan yapısıyla, bazen tek bir mısradan, bazen ufacık bir alıntıdan yola çıkarak görsel diyarlar kurar. Uyarlama için bütünlüklü bir roman ya da öykünün dünyasına ihtiyaç duymaz. Bazen yazarın tüm külliyatına değip geçerek, bazense tek bir kelimenin çağrışımlarına doğru genişleyerek ilerler. Deneysel sinemanın piri Stan Brakhage'ın çalışmalarına baktığımızda, bu türden bir edebiyat-sinema ilişkisinin iki kutbunu da görürüz. Onun soyut bir tablo misali muğlaklığa yer açan yapıtlarında bu etkileşimin izlerini sürmenin belli başlı bir yolu da yoktur; çoğu zaman yazarın kendi ilham perilerini bize fısıldamasına muhtacızdır. Ülkemizde oturmuş bir deneysel sinema ortamından bahsedemesek de, bu alanda ortaya çıkan münferit işlerde edebiyatın esin kaynağı olarak tesiri hemen göze çarpar. Ekrem Serdar'ın Gözün Kahverengi Suyu adlı 5 dakikalık deneysel çalışması, Edip Cansever'in iki şiiri Bedevi ve Su'da geçen “gözün kahverengi suyu” ifadesinin peşinden gider; iki şiiri birbiriyle konuşturarak onlardaki bu ortak mısranın sırrını kovalar. Bir yandan da Memet Baydur'un Cansever'den alıntıyla başlayan Gözün Kahverengi Suyu'na göz kırpar. Bunu yaparken, film şeridi üzerine kazınmış melankolik bir görsel yumağı yaratır Ekrem Serdar. Ülkemizde deneysel sinemaya kafa yoran bir başka genç kısa filmci olan Yoel Meranda ise, yarattığı serbest çağrışımlı görüntü labirentlerinin karşılığını Borges'in çatallanmış söz dizimlerinde bulur. Borges referansı, onun görüntü ve ses kümelerine bakarken izleyiciye tutunacak bir dal sunar.

 

(Gemeinschaft'tan bir sahne)


Edebiyata kollarını sonuna kadar açmış olan kısa metraj animasyonda da ülkemizde nicelik anlamında yeterli bir üretimden söz edemeyiz. Jan Švankmajer'in Lewis Carroll'ın dünyasından mülhem tekinsiz stop-motion animasyonlarıyla çıtayı hayli yükselttiği bu türün en bilinen örneklerinde sürrealist edebiyatın etkisi kuvvetlice hissedilir. Çizgilerin rüya âlemini ve fantazyayı görselleştirmede sağladığı kolaylık, Jan Lenica'nın Alfred Jarry'nin meşhur Kral Übü'sünden ya da Ionesco'nun absürt tiyatro başyapıtı Gergedan'dan uyarladığı animasyonlarında görülebilir. İlginçtir ki, bizde stop-motion animasyon alanında son yıllarda çıkan en yetkin örnek de yine bir edebiyat uyarlamasıdır. Özlem Akın imzalı Gemeinschaft, Kafka'nın aynı adlı öyküsünün serbest bir uyarlamasıdır. Akın, sürrealizm esintili işlerdeki akışkan ve bol çağrışımlı bir görsel dile başvurmak yerine, bir kavram üzerine tefekkür etmek için kullanır animasyonun özgürleştirici gücünü. Kafka'nın öyküsü, yediği içtiği ayrı gitmeyen, birbirinden bağımsız hareket etmeyen, birbirine tıpatıp benzeyen beş kişiyi, yani küçük bir cemaati anlatır. Bu beş kişinin rutin işleyişi, aralarına girmek isteyen bir altıncının ortaya çıkmasıyla sekteye uğrar. Akın, bu kısacık ama vurucu filmde, beş kişilik cemaati tanımlayan ve kuran şeyin altıncıyı içlerine dahil etmeme hali olduğunu tespit eder. “Gemeinschaft” kavramına dair izleyicide yeni zihinsel yollar açar. Üç dakikalık kısıtlı süresinde hem öyküleyici niteliğini koruyup hem de kavramsal bir sorgulamayı ateşleyerek kısa filmin kudretine olan inancımızı artırır.

 

Beş kişilik cemaatin mırıltıyı andıran anlaşılmadık bir dilde konuştuğu Gemeinschaft'ın aksine, edebiyat uyarlaması çoğu kısa filmimizde karakterlerin ziyadesiyle konuşkan olduğunu görürüz. Metni görsel dile çevirirken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri budur şüphesiz. Hem uzun metrajda hem de kısa filmde, fazlasıyla geveze, bazen metindeki tasvirleri bile dillendiren karakterlere rastladığımız olur. Bu lafazanlık çoğu zaman hüsranla sonuçlansa da, kimi zaman metnin mayasının perdede tuttuğu olur. Can Kozanoğlu'nun oyunbaz anı metinlerinden mürekkep Acemi Eğitimi'nden uyarlanan Küçük Bir Hakikat bunun iyi bir örneğidir. Yönetmen Emre Akay, Kars Öyküleri adlı proje için çektiği bu kısa filminde, hakimiyeti tamamıyla muzip bir anlatıcı sese (bir başka deyişle Kozanoğlu'nun muzip kalemine) emanet eder. Anlatıcı, dedesinin ikinci/üçüncü ağızdan öğrenilmiş öyküsünü anlatırken okuyucu/izleyiciyi sürekli ters köşeye yatırır. Öyle ki, en basit bir hakikatten, dedesinin lakabından bile emin olamayız; bize anlattıklarının çarpıtıldığı konusunda defalarca şüpheye düşeriz. Yine de öykünün keyfini çıkarmaktan kendimizi alıkoyamayız. Akay, bir yandan bu anlatıcı/öyküleyici sesin güvenilirliğine dair oyunbaz bir kurgu yaratırken, bir yandan da cumhuriyetin modernleşme projesinin yarattığı tuhaflıkları ince bir mizahla işler.

 

Edebiyat uyarlamalarında çoğu zaman felaketle sonuçlandığını bildiğimiz “anlatıcı ses”i yaratıcı bir manevraya dönüştüren bir başka kısa film de Can Eskinazi imzasını taşır. Eskinazi'nin Fatih Özgüven'in Arkasındaki Hayal adlı öyküsünden uyarladığı The Phantom Behind'da seyirciyi ilk karşılayan şey bizzat Özgüven'in kendi sesi olur. Yazarın sesini kendi metninin İngilizcesini okurken, daha doğrusu okuma provası yaparken duyarız. Onun sıklıkla yarıda kestiği, baştan alalım diyerek duraklayıp yeniden başladığı prova filmin ses kuşağı haline gelir. Eskinazi, bu yabancılaştırıcı tercihe rağmen izleyiciyi öykünün tam göbeğine sokmayı başarır. Özgüven'in sesine eşlik eden buğulu görüntülerle birlikte ana karakterin dünyası izleyeni kıskıvrak yakalar. Film, anlatıcı sesin öykülemeye sürekli sekte vuran müdahaleci varlığını, uyarlamanın kendi doğası üzerine ayna tutan bir unsur olarak kullanır. Bunu yaparken de anlattığı şeyin kendisinden, yani vücudunda çıkan hemoroid benzeri bir çıkıntı sayesinde kendi bedeninde yeni olanaklar, yeni erojen bölgeler keşfeden bir adamın öyküsünden vazgeçmez. Eskinazi'nin daha yakın tarihli bir çalışması ise çağdaş edebiyatımızın en verimli damarlarından birine uzanır ve Ankaralı genç öykücü kuşağının en önemli isimlerinden Barış Bıçakçı'nın bir metnini görselleştirir. Bıçakçı'nın Baharda Yine Geliriz'de yer alan öykülerinden Yaz Gecesi Gökyüzü'nü sinemaya uyarlayan film, son otobüsü kaçırınca beraber Ankara sokaklarında yürüyüp sonra da otostop çekerek bir kamyonetin arkasında gece vakti gökyüzünü seyre dalan iki arkadaşın bakışmalarından, çekincelerinden, bir şey anlatacakmış gibi yapıp başlarını yere indirmelerinden ibarettir. Bıçakçı'nın ince duyarlıklarla ilmek ilmek işlenen dostluk öykülerinden birinin siyah-beyaz hali... Sinemasal anlamda muazzam bir potansiyel barındıran bu türden inceliklerle dolup taşan çağdaş öykücülerimizin perdedeki gücünü keşfeden en önemli kısa filmlerden biri Nolya'dır. Cem Öztüfekçi'nin bu Cemil Kavukçu uyarlaması, dört adamın birer hayalet gibi suskunca bekleyerek kadehini ağzına götürdüğü, herkesin ölümü bekler gibi duraladığı, her şeyin bir döngü gibi tekrar ettiği bir taşra birahanesinde, Dostların Yeri'nde geçer. Öztüfekçi, Kavukçu'nun ağır bir melankoliyle bezeli, her daim ölüm kokan, meyhane ağzını iyi bilen dilini siyah-beyaz bir estetikle başarıyla perdeye aktarır, hatta tüm bunların arasına bir nebze kara mizah sızdırmayı bile başarır.

 

Kısa film camiasının en prestijli festivallerinden Oberhausen'da geçtiğimiz yıl Jüri Büyük Ödülü'nü kazanan Kırık Beyaz Laleler ise, edebiyat uyarlaması tanımının çeperlerini genişleten niteliğiyle, bahsettiğimiz yakın tarihli diğer kısa filmlerinden ayrılır. Aykan Safoğlu'nun yönettiği, çoğunluğu fotoğraflardan ve yönetmenin üst sesinden oluşan film, James Baldwin'in siyah eşcinsel yazar kimliğiyle yönetmenin kendi kişisel tarihini diyaloğa sokar. Safoğlu, Baldwin'in 60'larda İstanbul'da geçirdiği döneme ait fotoğrafları inceler, onları kendince dillendirir ve yazarın metinlerinin onda yarattığı hisleri bu fotoğraflara yükler. Baldwin'in İstanbul'da çekilen fotoğraflarından bir öykü yaratan film, Baldwin'in kaleme aldığı sözcüklerin yönetmenin üzerinde bıraktığı etkinin bir izdüşümüne dönüşür giderek; Baldwin'in sesi yönetmenin sesine karışır.

 

Kırık Beyaz Laleler gibi, uyarlama mevzusunu bir metni sahne sahne görselleştirmekten çıkarıp bambaşka bir yaratıcı sürece dönüştüren kısa filmlerin çoğalmasına ihtiyaç olduğu kesin. Ancak ülkemizdeki kısa film üretimini düşündüğümüzde, henüz o tür bir gri alana ulaşmadan önce, halihazırda bekleyen bir dolu metnin potansiyelini kullanmaya, bazen düz bir şekilde de olsa o metnin dilini sinematografik dile uyarlamaya gereksinimimiz olduğunu söylemek gerek. Belki Yaz Gecesi Gökyüzü ve Nolya gibi örneklerde olduğu gibi çağdaş yazının açtığı güncel duyarlıklardan faydalanarak, belki Gemeinschaft'ta olduğu gibi modern Avrupa edebiyatına uzanarak, belki kendi klasiklerimizi hatırlayarak, belki bir mısranın ya da tek bir kelimenin izinden giderek, belki de başarısız olmayı göze alıp uyarlanması en zor metinlerin içine korkusuzca dalıp çıkarak...

 

(Önerileriyle yazıya katkıda bulunan Yoel Meranda'ya teşekkürler.)

 

 


 

 

Görsel: Mert Tugen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.