Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Kitabın 5000 Yıllık Serüveni: "Biz Buradan Okuyoruz"



İyi
Toplam oy: 15

Kitap, bugün farklı mecralarda elimize ulaşabilen, bilgiyi yazılı ve/veya görsel olarak sunan, hatta bazı örneklerde sesini bile duyurabilen bir ürün olarak karşımıza çıkıyor. Ancak çoğu kaynakçada yer alan (örnek olarak TDK’yı alırsak) bilumum tanıma göre kitap “ciltli veya ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kağıt yaprakların bütünü” veya “herhangi bir konuda yazılmış eser” olarak nitelendiriliyor. Bu tanımlara rağmen, kısa bir sohbet içerisinde bünyesinde kağıt barındırmasının bile tartışılabileceği bir zamanda kitap, içeriğinin sorgulanmasına ve hatta tanımının genişletilmesine ihtiyaç duyacak bir noktada konumlanıyor. Buradan yola çıkarak, bu yazı da kitabın erken dönem tanımını, gelişimini, endüstriyelleşmeyle genelleşip kitlelere ulaşabilmesini konu alan bir süreci farklı örnekler üzerinden inceleyerek kitabın bir obje olarak öyküsünü özetlemeye çalışıyor olacak. Kısaca, kitabın bir anlatı aracından objeye dönüşmesi, bu objenin niteliklerinin de zaman, ihtiyaç ve teknolojiyle değişmesi; ancak kendi nostaljisinde gene iki cilt arasında betimlenmeye devam eden kitabın nereden gelip nereye ilerlediği bu dosya konusunun ana çatısını oluşturuyor.

 

KİTABIN ÖNCESİ: ALFABE NEDİR, YAZI KİMİN İÇİNDİR?

 

Yazının işlenmesi zor kil tabletlerden, resmin ise taşınamayan mağara duvarlarından elimize ulaşması, yazının ve resmin bir araca dönüşmesiyle paralellik taşır. Yazının ve alfabenin kaşiflerinin kim olduğu tartışmasını bir kenara bırakırsak, resmin bir anlatım aracı olduğunu, kendi alfabesini yarattığını ve zamanla yazılı bir alfabeye evrildiğini bugünkü Mısır’ın Sina bölgesindeki eski medeniyetlerin tarihlerinden anlayabilmek mümkün. Erken dönem İsrail toplumlarının, sonrasında ise Museviliğin, zamanla bir piktogram alfabesi olan hiyerogliflerden devşirerek türettiği ilk işaret seti, ilk harfler olan aleph ve beth’le anıldı ve zamanla aleph-beth, elif-be, alpha-beta olarak Orta Doğu menşeili (ve aynı bölgede türeyen diğer) dillerin yazılı zeminini, yani alfabeleri (veya bir diğer tanımla abeceleri) oluşturdu. Burada üstte bahsettiğim tartışmalı durumu yaratan paralel tarihlerse Sümerler ve Çinlilere ait; çünkü benzer yazılı anlatım yöntemlerini kullanmakta olan bu iki farklı ve köklü toplum da gene Sinalılar gibi ve yüz yıllar öncesinde yazıyı kullandılar; ancak Mısırlıların hiyeroglif yönteminden çok da farklılaşmayan, gerçekteki görselliğe işaret eden ve bir işaret setinden ziyade fotografik hafızayla temellendirilen bir yolu izlediler.

 

Farklı ve tekil halleriyle anlamsız olan işaretlerin farklı setler halinde kelimeleri ve devamında cümleleri oluşturarak anlam ifade etmesi, bugünkü çağdaş yazının temelini oluşturur. Yazının sunum yöntemleri ise, bizi kitaba doğru yönlendiren farklı mecralara uğrarken, kitabın evrimine giden süreci de özetlemiş olur. Bitki liflerinden üretilen papirüs, gerçek deriden tabaklama yöntemiyle üretilen (ve tarihte ilk örneklerini bugünün İzmir, Bergama ilçesinde vermiş olan) parşömen, kil veya ağaç tabletler, ağaç kabukları gibi farklı mecralarda yazı kendine alan bulmaya çalıştıkça kitaplaşır, kitaplaşma süreci toplum ihtiyacına dönüştükçe de evrimleşir ve çağdaşlaşır. Bu sürecin en önemli adımlarından bir tanesi de tomar adlı rulo halindeki proto-kitaplardır. Ulusal tarihimizde fermanların veya beratların temsil yöntemi olarak çokça kullanılan tomar, aynı zamanda resimle yazının, taşınabilir bir biçimde, bir arada ve bir tasarım içerisinde sunulmasına ilk ev sahipliği yapan araç olarak öne çıkar. Hem bugünkü kağıda oldukça benzer bir malzemenin, hem de kitabı oluşturacak olan baskı teknolojilerinin ilk ev sahibi olan tomar, 868 yılında Çin’de kendi zirvesini yaratır: Diamond Sutra adlı, açıldığında 5 metrelik bir uzunluğa erişen ve tamamen el oyması ahşap baskılar aracılığıyla işlenen bu proto-kitap, ilk basılı kitap olarak kabul edilir. İlk orijinal kitap örneğine ulaşabilmek içinse bu yazılı ürünleri kodeks sistemi içerisinde yeniden yorumlamak gerekecektir. Kodeks, sayfaların belirli bir sistematik içerisinde sıralandığı ve sayfa numaralarına veya tanımlayıcılarına sahip bir düzen içerisinde koruyucu bir kılıf veya kapağa sahip kitap formunu tanımlar. Yedinci yüzyıldan itibaren, hem devlet yazışmalarında, hem de dini metinlerin çoğaltılmasında kodeks sistemi öncüldür, öncelikle Batı Avrupa’da popülerleşirken öncelikli olarak dini metinlerin kitaplaşması ve uzak coğrafyaları da kapsayacak bir şekilde sirkülasyona girmesi, kitabın tanınırlığını arttırarak kullanışlılığını kabul ettirir. Kitap böylelikle dolaşıma giren bir araca dönüşerek kendi mecrasının (en azından son yüzyıla kadarki) evrimini tamamlamış olur.

 

MAKİNELEŞME VE ÖZGÜRLEŞME

 

Çinlilerin öncüsü olduğu baskı yöntemi, o güne kadarki kitap yayınlama yöntemi olan el yazmalarını bir kenara itecek teknolojinin en erken örneğidir. Ağaçlardan yontulan mühür ve baskı malzemeleri, 1447’de bir Alman kuyumcusu olan Johannes Gutenberg’in kurşundan dökme harflerine doğru evrilir ve harflerin yerlerinin değiştirilebildiği, haliyle tek kalıbın içerisinde yapılacak düzenlemelerle sınırsız seçenekte metin oluşturabilme imkanı verecek olan ilk matbaa örneğine dönüşür. Gutenberg’in 1450’lerin sonunda bastığı Gutenberg İncili de böylelikle ilk modern ve matbaa ürünü kitap olarak tarihe geçer.

 

Ancak burada önemli olan, kitabın artık belirli zümreler tarafından çoğaltılabilecek, salt belirli bir kitleye atfedilecek bir ürün olmaktan çıkmasıdır. Kitap artık toplumsallaşmıştır, makinenin sahibi kitabı da çoğaltabilecek iradeye sahiptir. Kitabı çoğaltanın bilgiyi de yönetebileceğini varsayarsak, Martin Luther’in 16. yy’da başlattığı ve bugün Protestanlık adı altında grupladığımız o döneme göre oldukça radikal gelen dini görüşlerin yayılabilmesi, bilginin matbaa yoluyla kitaplaşmasıyla, özgürleşmesi ve kolayca dolaşıma girmesiyle birebir ilişkilidir diyebiliriz.

 

Kitabın gelişen ve evrilen formu, farklı malzemelerin dahil olmasıyla üretimini daha kolay bir hale getirir. Kumaşın ciltlerde kullanılabilmesi, farklı ciltleme teknikleri, bugünkü daktilonun öncüsü olan linotip baskı sisteminin matbaaya eklemlenmesi ve devamında bugün gazete baskılarında çokça rastladığımız monotip baskının keşfi, kitapların çoğalmasını ve dolaşıma girmesini hızlandırdı. O güne kadar tekil (veya sınırlı sayıda çoğul) objeler olarak ele alınan kitaplar, her bir örneğinin çok sayıda üretilebileceği bir üretim bandına dahil oldu. Çok yönlü ve yetkin bilgi paylaşım aracı olan kitap, Aydınlanma Çağı’na ilerleyen taşları döşedikten sonra son olarak 19. yüzyıl içerisinde fotografik baskının da entegre olmasıyla birlikte en kapsamlı haline kavuştu.

 

İLK MATBAA, MÜTEFERRİKA VE MUHACİR MATBAACILIK

 

Batı’da 15. yüzyılda zirvesine ulaşan, Doğu’da ise çok daha erken dönemde öncül örneklerine rastladığımız matbaa veya baskı makineleri, Osmanlı İmparatorluğu’na da genel bilinenin aksine oldukça erken dönemde gelir. Aşkenazi Yahudilerinin İspanya’dan 15. yüzyıl sonundaki göçü, beraberinde matbaayı da Osmanlı topraklarına getirir. İbranice, İspanyolca, Latince ve (Selanik’e yerleşen cemaatler sonucunda) Yunanca ağırlıklı basılan bu eserler, genel olarak dini mesajları toplumla buluşturmayı hedefler. Osmanlı’da farklı dinlerin görünürlüğündeki denge, matbaanın dahil olmasıyla birlikte değişir. Devamında 1567’de Ermeni cemaati, sonrasında ise 1627 yılında Rum cemaati kendi matbaalarını gene İstanbul’da açar. Farklı cemaatlerin matbaa yarışına Osmanlı Devleti önce sınırlandırmalarla yaklaşır; cemaatlerin matbaaları dönem dönem kapatılır ve henüz dini metinleri çoğaltma ve yayma odaklı çalışan matbaaların faaliyeti kısıtlandırılır. Bu noktada göze çarpan, Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim matbaalarında Osmanlıca herhangi bir metnin basılmasını ön şart olarak yasaklamış olmasıdır. Metnin ve bilginin üretimi, çoğaltılması ve yayılması böylelikle devlet kontrolünde kalabilecektir. Gene de istisnai olarak Avrupa’da basılan Osmanlıca eserler kaçak yollarla ülkeye girer, bunların en önemli kısmını da matbu formattaki Kuran’ı Kerim’ler oluşturur.

 

 


 

 

Son on senedir hayatımızı önemli oranda meşgul eden, cep telefonundan tabletlere kadar farklı dijital mecralar, kitabın bir obje yerine bir içeriğe dönüşümünü hızlandırıyor. Her ne kadar kitabın fiziksel varlığı hâlâ kitabı tanımlıyor olsa da, kitaptan edinilebilecek tüm görsel ve metinsel içeriğin bir dijital ara yüzden de aktarılabiliyor olması, akıllara sürekli aynı soru işaretini yerleştiriyor. Kitabın ömrü, uzun bir süredir e-book başlığı altında, her gün sayısı ve çeşidi artan dijital okuma araçları (reader) yoluyla sorgulanmaya başlandı.

 


 

 

Ancak tarihin akışını değiştiren Aydınlanma Dönemi, Osmanlı’ya da uğrar ve Batılılaşma hareketlerinin Osmanlı Devleti içerisindeki zeminini kurar. Ülkedeki ekonomik ve siyasal gerileme beraberinde Batı’daki gelişmeleri izleme ihtiyacını getirir. Balkanlarda Protestan bir rahip adayı olarak yetişmekte iken Osmanlı müdahalesi sonrası Vezir İbrahim Paşa’nın devşirme yardımcılarından biri haline gelen İbrahim Müteferrika, Vesilet-Üt-Tıbbaa adında bir risale hazırlar ve matbaanın Osmanlı Devleti’nde gerekliliğini madde madde açıklar. Bu risalede göze çarpan, bilginin çoğaltılması ve dolaşıma sokulması konularına Müteferrika’nın verdiği önemdir. Müteferrika, matbaacılığı Osmanlı’ya getirir, ancak bu mesleğin üst sınıflara hitap eden kapsamını genişletmekte başarılı olamaz; ölümü sonrasında da matbaası bir süreliğine kapanır. Bu süreç içerisinde on yedi kitap ve birçok harita basan İbrahim Müteferrika’nın bastığı ilk kitap ise, Arap düşünür Cevheri’nin Arapça sözlüğünün Osmanlı Türkçesine çevirisi olan Tercüme-i Sıhah-i Cevheri’dir. Osmanlı’da matbaacılığın devamı ise ancak 19. yüzyıl başı itibariyle yeniden ivme kazanacaktır.

 

METİNDEN TASARIMA

 

Yazılı neşriyatın doğumundan gelişimine kadarki uzun serüveni sonrası kitap formuna erişmesi ve bir objeye dönüşmesi, kendi standartlarını oluştururken, işin mutfağında yer alan isimler bu standartları geliştirme ihtimallerini sorguladılar. Kapak malzemesi veya yazı tipi, sayfa tasarımları veya renk kullanımı başta olmak üzere çeşitli yönlerden dönüştürülebilecek ve farklılaştırılabilecek olan kitap, farklı çevreler tarafından üzerinde çalışmaya müsait yeni bir ‘hammadde’ye dönüştü. Kitapların içerik olarak çeşitlenmesi, beraberinde tasarımın da çeşitliliğini getirdi; matbaacılar, seri üretimini gerçekleştirdikleri kitaplara tasarım ölçeğinde de müdahale etmeye başladı. Öncelikle farklı yazıtiplerinin, fotografik baskının ve grafik öğelerin farklı kullanımlarıyla değişen kitaplar, zamanla kodeks içerisinde standartlaşan dili de kırmaya başladılar. Özellikle 20. yüzyıl başındaki, sanatçıların bizzat bir sanat objesi olarak kitabı ele aldıkları modernist ve avangart yaklaşımlar, sonuç ürün olarak “sanatçı kitabı” diyebileceğimiz yeni bir kavramı da üretmiş oldu. Sanatçı kitapları, kitapların endüstriyelleşmeyle birlikte seri üretime geçtiği ve üründen çok araçlaştığı dönemi tersyüz etmek ve kitabı yeniden biricikleştirme açısından önemli fakat geçici bir etki yaratmış oldu. Bugün hâlâ bir çağdaş sanat ürünü veya temsili olarak kitabın kullanılmasının bu dönemden kalan bir miras olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

 

20. yüzyılın sonuna doğru ise konvansiyonel baskı teknikleri, zamanla yerini dijital baskı teknikleriyle paylaşmaya başladı. Matbaacılığın (veya ofset baskının) yanına yerleşen dijital baskı, kitabın bir ürün olarak genel anlamda formunu ve sistemini değiştirmese de, baskı kitabın görsel olarak sunabileceklerinin kapasitesini çok daha farklı bir boyuta getirdi. Farklı renk kullanımlarının, kağıt teknolojilerinin ve ciltleme tekniklerinin geldiği nokta, kitabın eriştiği obje niteliğini her geçen gün daha da ileriye taşıyor.

 

ELEKTRONİK YAYINCILIK VEYA E-KİTAPLAR

 

Yaklaşık son otuz senedir, kitapların içeriğinin kitap dışı mecralardan da takip edilebiliyor olması, kitap okuma eyleminin kitaptan bağımsızlaşmasını da gündeme getirdi. Özellikle son on senedir hayatımızı önemli oranda meşgul eden, cep telefonundan tabletlere kadar farklı dijital mecralar, kitabın bir obje yerine bir içeriğe dönüşümünü hızlandırıyor. Her ne kadar kitabın fiziksel varlığı hâlâ kitabı tanımlıyor olsa da, kitaptan edinilebilecek tüm görsel ve metinsel içeriğin bir dijital ara yüzden de aktarılabiliyor olması, akıllara sürekli aynı soru işaretini yerleştiriyor. Kitabın ömrü, uzun bir süredir e-book başlığı altında, her gün sayısı ve çeşidi artan dijital okuma araçları (reader) yoluyla sorgulanmaya başladı ve fiziksel anlamda kitapların bir gün yok olacağına dair teoriler sürekli dillendiriliyor.

 

Bir yandan sıkı edebiyat takipçilerinin kitaba yüklediği önem, bu teorilerin altının boş olduğuna bizi ikna ederken bir yandan da basılı kitapların eş zamanlı elektronik versiyonlarının piyasaya çıkması ve bu versiyonların insana maddi olarak iki anlamda da daha az yük yaratması, malum teorinin tersi yönde düşünmemize neden oluyor. Dijital içeriğe erişimin ve güvenin hâlâ çok olgunlaşmadığı günümüzde e-kitapların popülerliği sorgulanıyor, ancak yukarıda kısaca özetlediğimiz matbaanın icadından bugüne gelen sürece baktığımızda gördüklerimiz, e-kitaplar hakkındaki herhangi bir olumlu veya olumsuz beklentinin inanılırlığını zayıflatıyor. Gene de, çok dillendirilen malum tabirle, bir kitapçıdan kitap seçmenin ve bir kitabı incelemenin verdiği hazzın sabitliği, bizi kitabın fiziksel geleceği hakkında şu an için endişe etmekten, şimdilik, bir adım geride tutmayı başarıyor.

 

 


 

DOSYA EKİ

 

 


 


UTKU LOMLU: “KİTAP KAPAĞI DUYULARI HAREKETE GEÇİRİR”

 

Utku Lomlu, son dönemde tasarladıgı yaratıcı kitap kapaklarıyla (Albert Camus - Bütün Oyunları, George Orwell - Paris ve Londra’da Beş Parasız, Jean Paul Sartre - Öznellik Nedir, Paul Auster - 4 3 2 1 ) GMK, European Design Awards, The Type Directors Club Awards ve American Institute of Graphic Arts Awards’ın da aralarında bulundugu birçok ödülün sahibi oldu. Can Yayınları’nın kitap kapaklarının degişim sürecinin de emanet edildigi Utku Lomlu ile bir kitabın belki de en heyecan verici teknik aşamalarından kapak tasarımının püf noktaları üzerine konuştuk.

 

Kitap kapağı tasarımıyla, yayın dünyasıyla ilişkiniz nasıl başladı? Bu alanda kendinizi nasıl yetiştirdiniz?

 

Yayın dünyasıyla ilişkim iyi bir okur olarak başladı. Sonrasında sokakta, tezgahta bir süre kitap sattığım dönem de oldu kitabevinde çalıştığım da. Kapak tasarımı süreci biraz da ilgi ve merakla çok daha sonra başladı. Devamında da grafik tasarım eğitimi aldım. Yolu biraz tersten yürüdüm diyebilirim… Eğitim tabii ki önemli fakat bir o kadar da önemli olan şey de anlamak, kavramak ve yorumlamak. Bunun için de iyi bir edebiyat ve felsefe birikimi gerekiyor.

 

İyi bir kitabın kapak tasarımı nasıl olmalı?

 

İyi bir kitap kapağı tasarımının tek bir tanımı ya da formülü yoktur diye düşünüyorum. Aynı kitap için farklı çözümlemelerle üretilmiş birçok iyi kitap kapağı yapılabilir. Estetiğin de ötesinde, tasarımcının içerikle ve yazarla kurduğu ilişki, yorumlama biçimi, tasarımın bu ilişkiyi okura nasıl yansıttığının cevabı önemli bir kriter benim için.

 

Kapak tasarım süreci nasıl ilerliyor? Sonuçta her kitabı okumaya vaktiniz olmuyordur… Bugüne kadar sizi en çok zorlayan hangi tasarım oldu?

 

Her kitabı okumak elbette mümkün değil, bu yüzden yazardan ya da editörden gelen bilgiler doğrultusunda ilerliyor. Sonrasında ise araştırma ve eskiz süreçleri geliyor. Her kapağın kendine özgü farklı zorlukları olabiliyor, fakat esas zorlayıcı kısmı genelde insan faktörü oluyor.

 

Kitap tasarımlarının satışlara doğrudan bir etkisi var mı?

 

Var tabii. Tasarım kendi başına bir ürünün fark edilmesinde çoğu zaman büyük bir rol oynar. Bunun dışında üreticinin-ki burada bu yayınevi oluyor- ürettiği esere ve bu eserin hedef kitlesine yani okura vermiş olduğu değeri, özeni, iyi ve kaliteli bir şey yapma arzusunu gösterir.

 

Kitap kapaklarının geçmişten bugüne nasıl bir dönüşüm hikâyesi var?

 

Eskiden kapağın görevi ontolojik olarak içindekini muhafaza etmek ve salt yazar, eser ismi bilgisini vermek üzerine kuruluyken, günümüzde ise fark edilmek, ayrışmak, benzeşmek yani türe dair bir bilgi vermek, hatırlanmak, ikonlaşmak, izlenim yaratmak, duyuları ve belki de bir duyguyu harekete geçirmek gibi farklı farklı birçok misyonu sırtında taşıyor. Bu yüzden, kapaklar içeriğe dair oluşturduğu görsel dille, imgelemle birlikte bugün bize daha çok şey söylüyor. Bunun ötesinde dış dünyaya sizin kim olduğunuza dair bir ipucu da veriyor.

 

Sayfa tasarımı konusunda neler söylersiniz? Bir kitabın sayfa tasarımı ne anlama geliyor?

 

Sayfa tasarımı, kitap tasarımının ya da kitap dediğimiz nesnenin bütününün olmazsa olmazı. Uygun sayfa boyutunun seçiminden tutun da, yazı tipinin seçimi, satır aralıkları, kenar boşlukları, sayfa alt-üst bilgileri hepsi kitabın kimliğinin birer parçası. Bunun yanı sıra sayfa tasarımı, okuma eyleminin de yardımcısı. Bu açıdan, özenli bir planlama gerektirir. Bilgi hiyerarşisini kurma, önceliklendirme, bölümlerin, kısımların ayrışmasını, varsa görsel-metin ilişkisini sağlama kitap düzeninin büyük bir bölümünü oluşturur.

 

   

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Her öyküde farklı bir arayışın, oyunun peşinde Doğukan İşler. Her öyküde dilinde, üslubunda bir farklılık getirmeye çalışıyor. Bu gayret onun öykü sayısında bir sınırlama getiriyor ister istemez. Ancak şunu net bir şekilde söylemem gerek. Onun hiçbir öyküsü, okurda “bunu daha önce okumuştum” duygusu uyandırmıyor.

Kral, eşi ve üç kızı bir adada yaşamaktadır: İlk bakışta Shakespeare’in Kral Lear ve Fırtına’sını birleştiren tuhaf bir senaryo gibi duruyor. Kral, yani baba, tehlikeli dış dünyayla ilişkilenebilen, adada ihtiyaç duydukları araç gereçleri almak için dışarıya çıkabilen tek kişidir. Kızların adada yaşayanlar dışında birileriyle iletişimiyse mümkün değildir.

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var.

Oxford Üniversitesi’nin ana araştırma kütüphanesi olan Bodleian, dünyanın en eski kütüphanelerinden biri.

Çocukluğunu kitap ve dergi açısından kısıtlı zamanlarda geçirenler için atlasın önemi büyüktür. Sınıflarındaki kara tahtanın yanında coğrafi veya fiziki Türkiye atlası görenler şanslı, dünya atlası görebilenler hepten şanslı sayılırdı. Tabii bir de ülke ülke, kıta kıta dünya atlası fasikülü bulanlar için hayal dünyasının kapısı ardına kadar açılırdı.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.