Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kitaplarda kendimizi arama sanatı: Bibliyoterapi




Toplam oy: 5
Kapaklarını sevdiğimiz kitaplar, metroda yanımızdaki okurken gözümüzün kaydığı satırlar ve sevdiğimiz birisinden duyduğumuzda okumak için sabırsızlandığımız kitaplar… Hepsi bibliyoterapiye dahil midir? Okumak bizi iyileştirecekse yazarları kim iyileştirmeli diye düşünüyorum. Yazmanın da terapi yerine geçtiğini duymuştum bir yerlerden.

Kitapların dünyasına yaptığımız yolculukları düşünmeye başlayalım. Önce kitapların oluşma sürecini sanki ilk defa öğreniyormuşuz gibi hatırlamamız iyi olabilir. Zihnimizde beliren düşünceler olgunlaşınca onları harflerle kelimelere dönüştürürüz. Kelimeler sözcükler halinde ağzımızdan dökülür, uzun bir konuşma halini alır. Konuşmaya dökülmeden önce bir kağıdın üzerine serilir, bu elektronik olarak yapılabileceği gibi konuşulduktan sonra da olabilir. İçimizi dolduran düşünceler böylelikle kamusal bir nitelik kazanmaya hazırdır. Yeterince kelime bir araya geldiğinde yayın dünyası bunların diğer insanlar tarafından okunmaya değeri olup olmadığına karar verir. Bu süreci yazarın kendisi de üstlenebilir ama genelde yayıncı katmanı sürecin yürütücüsüdür. Diğer insanlar kafalarındaki düşüncelerin cevaplarının ötekilerin beyinlerinde olup olmadığını anlamak, sorularına daha önce verilmiş cevapları görmek veya aynı soruları soran insanlarla karşılaşmak için kitapları okurlar. Kültürler arasındaki geçişkenlik hemen hemen böyle bir süreçle sonuçlanır. Karşımıza kocaman bir yazı dünyası çıkar. Bu sürecin içinde kuşkusuz kurmaca bir oyuna dönüşür.

 

Kitapların büyülü evreni terapi yerine geçer mi?

Şimdi başımızın sıkıştığı veya canımızın sıkıldığı bir anı düşünelim. Kitaplara müracaat ediyoruz. Rus edebiyatından ya da modern Japon edebiyatından bir eseri seçtik ve okumaya başladık. Hayatımızda karşılaştığımız durumlarla muhatap olan sadece biz değilmişiz. Rahatladık ve kitabı etrafımızdaki kişilere de tavsiye ettik. Tüm bunları yaparken içimizde tanımını yapamadığımız bir duygu belirdi. Şimdi açıklamanın zamanıdır: Bibliyoterapi yaptınız. Kendi kendinizi kitaplarla iyileştirmeye çalıştınız ve belki de bunu başardınız. Tatminkar bir sonuçla karşılaştıysanız tekrar yapma ihtimaliniz artıyor. Başka kitaplarla başka yolculuklara çıkacaksınız. Bibliyoterapi tanımına ilk olarak Yeni Delhi’den bir İngiliz gazetenin köşesine yazısını gönderen yazar sayesinde tanıştım. Bir kitapsever olarak kitapların büyülü evrenini bir terapinin aracı haline getirme düşüncesi irkiltti. Kitaplar bizi iyileştirmeye yarar mı yaramalı mı? Cevapları mı vermeli yoksa yeni sorular mı yerleştirmeli zihnimize? Bu sorular için kendimle mücadele ederken sosyal medya üzerinde yazıya döktüm düşüncelerimi. Kıymetli bir psikiyatristimiz bibliyoterapinin tamamlayıcı bir terapi yöntemi olarak işe yaradığını yazdı. Kitapların rehberliğinde içine düştüğümüz kuyulardan çıkmamız mümkün olabiliyormuş. Kişisel gelişim veya sağlıklı beslenme kitapları değil sadece, dünya klasikleri de bu yolculuktaki arkadaşlarımız arasında.
Kişisel boyuttan toplumsal katmana geçtiğimizde kitapların dünyanın geleceğini şekillendirmede hatırı sayılır bir yer tuttuğunu kabul etmemiz gerekir. Gutenberg’in oluşturduğu matbaa galaksisi bu süreci hızlandırdı. Düşüncelerin olgunlaşma ve yayılma süreçleri tarihte hiç olmadığı kadar hızlandı. Yazarların zihninden çıkan düşünceler milletlerin bibliyoterapisi haline geldi. Dostoyevski öldüğünde çalkantılar içindeki Rusya’yı bir araya getiren bu ortak duyguydu belki.
Şu ana kadar dünyanın farklı şehirlerinde gezdiğim kitapçıları, dillerini bilmediğim kitapların arasında ne aradığımı bilmediğim yolculukları nereye yerleştirmem gerekiyor? Kapaklarını sevdiğimiz kitaplar, metroda yanımızdaki okurken gözümüzün kaydığı satırlar ve sevdiğimiz birisinden duyduğumuz için okumak için sabırsızlandığımız kitaplar… Hepsi bibliyoterapiye dahil midir? Okumak bizi iyileştirecekse yazarları kim iyileştirmeli diye düşünüyorum. Yazmanın da terapi yerine geçtiğini duymuştum bir yerlerden.

Orada olduğunu bilmek bile güzel: Millet Kütüphanesi
Sonra üzerime yuvarlanarak gelen bir haber: Okumayı çok seven 10 yaşında bir çocuk. Öyle böyle değil, felsefe kitaplarını yemiş yutmuş, büyümüş de küçülmüş birisi. Herkes onu konuşuyor, muhtemelen kısa süre sonra yerini başka bir harika çocuğa bırakacak ama okuma üzerine konuştukları video tüketicilerinin iştahını kabartıyor. İşte bu diyor herkes, bu çocuklardan biraz daha olsa bakın görün siz ülkeyi bekleyen geleceği. Kitaplar üzerine konuşmak kadar kitaplar üzerine konuşanlar hakkında konuşmak da terapinin bir parçası olmalı. Herkes kitap okumanın faziletleri üzerine konuşurken bunun küçük çocuğun gelişimi üzerine etkilerine de uzanıyor konu. Küresel ısınmaya dikkat çeken İsveçli öğrenci aktivistin okulu kırması gibi filozof çocuğumuz da okulun kendisini zihnen beslemede yetersiz kaldığını ifade ediyor.
Kamusal alanda herkesin katıldığı bir bibliyoterapi seansına dönüşen gündemin içine başka bir haber yerleşiyor. Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi Ankara’da kapılarını açıyor. Tüm Türkiye, ülkenin bu en büyük kütüphanesinin açılmasını dört gözle bekliyormuş meğer. Neredeyse göğe değecek şekilde tasarlanmış kütüphane; Türkiye’nin belki de en büyük bibliyoterapi merkezi olmaya aday. Kafamızdaki kelimelerin, birbirimiz hakkında düşündüklerimizin tamamı raflara yerleştirilmiş durumda. Türkiye’nin çektiği sancıların cevabı belki de raflar arasında dolaşan kişilerin bulacağı satırlarda gizlidir. Dünya düşüncesinin, edebiyatının kütüphanelerde şekillendiğini düşünecek olursak haksız bir beklenti değil. Vatan düşüncesinin bayraktarlarından Namık Kemal’in düşüncelerinden önemli kısmının Britanya Müzesi’nin okuma salonunda şekillendiğini biliyoruz. Şimdi ise vatan topraklarında böyle büyük bir kütüphane var. Belki hepsini okuyacak kadar zamanımız ve enerjimiz olmayacak ama kitapların orada olduğunu bilmek bile bize kendimizi iyi hissettirecek.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.