Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Köpeklerin Bakışlarında Birer Keman Tadı*




Toplam oy: 12
Bugün modern resim sergilerinde görüp de “Bu ne şimdi? Aynısını ben de yaparım” dediğimiz eserlerin belki de tamamını derinden etkilemiş, dâhi denecek bir sanatçı Kandinsky. Bizim rastgele çizgiler, gelişigüzel renkler olarak gördüğümüz resimlerin altında ciddi bir kurgu/maksat olduğunu açıklaması babında Sanatta Ruhsallık Üzerine, gerçekten muazzam bir eser.

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız. Eşyanın arkasına saklanan, alevle birlikte dans edip köşe bucak kaçan gölge, onlar için bazen dost bazen düşman; fakat sabit olmayan varlığıyla her daim hayatın içindeki bir gizemdi... İşte Gombrich, Gölgeler kitabıyla bize aslında gölgenin bu serencamını sanat tarihi bağlamında, kendine has o “öğretmen” üslubuyla anlatıyor.

 

Gölge, Batı sanatının öyküsü içerisinde birçok hüviyet kazanmış. Başlarda, hepsi olmasa da birçok sanatçı için, mücadele edilmesi gereken bir izdüşüm olarak addedilmiş. Cicero: “Ressamların diğer insanlardan daha fazla gölge, çıkıntı gördüğü” ifadesinde bir şikayet gizli gibi. Objeye odaklanmış dikkati dağıtan, hesapta olmayan bir şeydi bu gölge ne de olsa... Öyle ki Leonardo Da Vinci, bir sis veya bulutun arkasından gelen ışığın aydınlattığı dünyayı resmetmelerini öğütlemişti ressamlara... Batı düşüncesinin eşyayı tahakkümü altına alan gelişimi resme de sirayet etmiş olacak ki, gölge bir vakit sonra araçsallaşır. Örneğin 17. yüzyıl natürmort ressamları için gölge, bir yanıyla estetik diğer yanıyla korkunç dünyalarını tasvir için düşerdi eşyaya ve insana. Jean-Léon Gérôme içinse akıp giden zamanı, dolayısıyla eylemi ifadeye yarayan bir araçtı.**

İzlenimcilerin, gölgenin sade bir karartı olmadığını ve üzerine düştüğü yerin rengine göre değiştiğini gözlemlediklerini ifade eden Gombrich’in aklına Mor Dağlar türküsü elbette gelmemiştir. Gölge ile yapılan oyunları (ombromania) anlatırken Karagöz Hacivat’ı da zikretmez. Elle tutulmayan bir kavram üzerinden sanat tarihini yazması insanı ister istemez yine aynı kavram üzerinden kendi toprağının sanatını düşünmeye itiyor. Bana kalırsa kitabın en etkileyici yanı bu.

Kandinsky, Gombrich’in perspektifini tamamlıyor
Gombrich’in bir dış gözlemci sıfatıyla getirdiği açıklamalar son derece kıymetli. Resim sanatını icra etmiş Kandinsky’nin kuramsal nazarı ilginç bir şekilde bu dev sanat tarihçisinin perspektifini tamamlar nitelikte. Bugün modern resim sergilerinde görüp de “Bu ne şimdi? Aynısını ben de yaparım” dediğimiz eserlerin belki de tamamını derinden etkilemiş, dâhi denecek bir sanatçı Kandinsky. Bizim rastgele çizgiler, gelişigüzel renkler olarak gördüğümüz resimlerin altında ciddi bir kurgu/maksat olduğunu açıklaması babında Sanatta Ruhsallık Üzerine, gerçekten muazzam bir eser. Kandinsky’nin kitabını okuyup resimlerine baktığınız zaman, belki ruhunuza dinginlik gelmeyecek. Onun hissettiklerini hissedemeyebilirsiniz de... Fakat şunu kesinlikle fark edeceksiniz: O ne yaptığını pekâlâ bilen, bize karmaşık gözüken eserlerini ustaca kurgulamış bir sanatçı...
Kandinsky kendi kuramını ortaya koymadan önce sanata ve sanatçıya dair önemli tespitler yapıyor. Soyut müziğin (Hani şu piyanoya rastgele basılıyormuş gibi gelen, melodisiz müzik) hikâyesinden yola çıkarak aslında resim sanatının henüz tam olgunlaşmadığını iddia ediyor. Tarih öncesi çağlarda insan ilk başta doğadaki sesleri taklit etti, daha sonra ses denen şeyi keşfetti ve bunu tabiattan soyutladı. Bu müstakil seslerle/notalarla kendi hikayesini anlattı ve en sonunda melodiyi de aştı. İşte resim de ona göre böyle bir eşiktedir. Artık sanatçı sadece renkler ve çizgileri kullanmalı, doğadaki hiçbir formu resmetmemeli. Resmin müzikal imkanlarını kullanarak, “içsel” bir yolculuğun sonucu eser vermeli.
“Zamanla daha açık ve güçlü bir şekilde farkına vardım ki sanatta mecburi olan şey şekil değil arzudur (içerik). Bu da şeklin neye benzeyeceğine karar verir.”

“Sanatçı formu, içeriği uydurmalıdır”
Kandinsky’nin form konusundaki düşüncesinin temelinde aslında içsel kaygılar var. Ona göre tabiattan soyutlanmış bu yeni resim formu, içsel yolculuğumuzu anlatmanın en doğru yolu. İzlenimleri resmetmek eksiktir artık, çünkü onun temeli “dışsal güzellik”tir. Renklerin, çizgilerin, üçgen ve dikdörtgenlerin kompozisyonu ile ancak içsel sesimizi yansıtabiliriz...
Form konusunda detaylı bir kuram ortaya koyan Kandinsky’nin, bunu aşkın birtakım değerlere (ruhsallık gibi) dayandırması muazzam bir inşa.
“Sanatçının söyleyecek bir şeyleri olmalıdır. Zira onun görevi formun hükümranlığı değil bu formu içeriğe uydurmaktır.” Kandinsky sık sık tını, titreşim gibi kelimeleri kullanır; Scriabin’den, Debussy’den örnekler verir. Hal böyle olunca kitap, resim kuramı olmaktan çıkıp daha büyük meselelere bağlanıyor ve bir sanat manifestosuna dönüşüyor. Edebiyat, müzik, resim, plastik sanatlar, ve hatta dansa dair ufuk açıcı tespitlerde bulunuyor Kandinsky. Tabii kendilerine postmodern diyenler onun görüşlerini ne kadar anlıyor tartışılır...
“Bir şey içsel gereklilikten neşet ediyorsa güzeldir. İçsel olarak güzel olan güzeldir.”
Son bir söz, kitabın mütercimi Mehmet Ali Sevgi’ye... Sanat tarihimizde sınırlı bir yeri olan resim hakkında kuramsal bir kitabı anlaşılır çevirmek oldukça güçtür. Yıllar önce bu kitabı İngilizceden okumuş ve yeniden çevirmeyi düşünmüş biri olarak, Mehmet Ali Sevgi’nin okuyucuyu yormayan, anlaşılır ve içerikten taviz vermeyen dilini takdir ettim açıkçası. Kandinsky soyut ifadenin sınırlarını yer yer zorladığı vakit, bizim kültürümüzden bir kelime ile metni bir anlamda şerh etmiş Mehmet Ali Sevgi. Anlayarak çevirmenin güzel bir örneğini verdiği için kendisini kutlamak gerek.
*Ülkü Tamer’in Bruegel şiirinden.
**Jean-Léon Gérôme’ün Golgotha tablosunda, çarmıha gerilmiş Mesih’in yere düşen gölgesini görürüz sadece. “An”a değil, sonrasına odaklanması bakımından da önemli bir eserdir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yaklaşık 500 yıl önce; 20 Eylül 1519’da İspanya’dan 5 gemi ve 265 kişi ile yola çıkılıp, 3 yıl sonra 6 Eylül 1522’de 1 gemi ve 18 kişiyle geri dönülerek dünya tarihi yeniden yazılmıştı. Çünkü “başlangıçta baharat vardı!”

 

Türkiye’de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı.

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.