Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Mavi süvari: Mehmet H. Doğan




Toplam oy: 781
O gidince eski bir dizemi hatırladım, 'içimdeki uçak düştü'...

 

 

“...Yazarak kurtarabiliriz geçmişi geleceğin yağmasından, zamanın hoyratlığından. ‘Hoyrattır bu akşamüstüler daima’ diyerek başlayabiliriz örneğin. 1981 yazında, Ülker’le, Edip’le, Turgut’la ve Turgut’un kedileriyle yaşanmış bir öğle sonumuz var. Bugünse ne Ülker, ne Edip, ne Turgut, ne Turgut’un kedileri... Yalnızca ben kaldım o öğle sonundan bugüne. Bir gün ben de gidince, o güzel öğleden sonundan akşama kadarki zaman yaşanmamış gibi olacak. Gerçekdışı sanki: Oysa yaşandı. Yaşandıysa anlatılmalı. O günü anlatmakla başlıyorum. Arkası da gelecek. Şimdi uzaklarda olanları, bir daha kavuşmamız hayal olan sevdiklerimi, sevdiklerimizi yazıya terk edeceğim. Zamanın hoyrat ellerine bırakmayacağım onları” demiş ve  Edip’ten Turgut’a, Cemal’e, Metin Eloğlu’dan Ruhi Su’ya, şimdi uzaklarda olan yakınlarını yazmıştı. Kitabın adını da Şimdi Uzaklardasın koymuştu. İkinci baskısı ölümünden iki yıl sonra yayımlandı, bu baskıya yazdığı önsözde zamanın yaklaştığını hisseder ve bunu yazar.

 

Kitabın ikinci baskısı 2009’da yayımlandı, YKY’den, şimdi uzaklardasın diye. Necmiye Alpay Şimdi O Güzel Bahçede-Mehmet H. Doğan Kitabı’nda (Hazırlayanlar: Haydar Ergülen-Orhan Tekelioğlu, Kırmızı Yay., Haziran 2010) yer alan yazısının başlığını “Okyanustan Ötürü” koymuş, yıldızlı. Çünkü Mehmet H. Doğan’ın bir yazısından almış o da bunu: “O sırada, 1967’de Amerika’daydım. Avrupa’da ya da başka herhangi bir yabancı ülkede  duyamayacağım bir yalnızlık hissediyordum. Okyanustan ötürü.” Mehmet H. Doğan’ın bıraktığı boşluktan ötürü bazılarının duyduğu yalnızlık da böyle bir şey. Herhangi birinden kalan boşluk ve onun zamanla giderilmesi gibi değil. Ve üstelik bu alışıldık bir düşünce tarzının ya da düşünmeme tarzının  şaşmaz bir doğruluk gibi sunduğu biçimde şiirden ötürü de değil, yani yalnızca şiirden ötürü değil. Buradaki ayrıma yol açan şeyse yine şiir elbette. Bazılarına göre şiir, bir sonuç, bana göreyse sebep. Çünkü şiirle her şey bitmiyor, sonuna gelinmiş olmuyor, nokta konulmuyor, tam tersine bazı şeyler şiirle başlıyor, sürüyor, şiir yol açıcı oluyor.

 

Kimliğindeki adı Mehmet Zeki Tokyay, Orhan Alkaya’ya göre ‘lacivert gözlü abim’, bana göre ‘meyhane arkadaşım’, kitaplara göre Mehmet H. Doğan, işi çok olanlara göre mhd, Mahmut Temizyürek’e göre ‘şiirimizin İsmet Paşa’sı’, ve 80 Kuşağı şairlerinin tartışmasız ‘Mehmet abi’si. Şiirin bir sebep olduğunu düşünen adam, daha doğrusu bunu bize öğreten adam. Göğün yüzünden şiirin içine uçanadam, yoksa ‘düşenadam’ mı demeliydim, şiir de bir gece mesleği olduğu için, merak buyurmayın gündüz yapılan işlere ‘meslek’ derler, gece yapılan iş ‘meslek’ mi olurmuş, sözgelimi sevişme, meslek sayılır mı, sayılmaz, olsa olsa bir ‘sanat’tan söz edilebilir, ‘sevişme sanatı’ndan, o yüzden şiir de bir iş olarak görülse bile, en çok ‘gece mesleği’ kategorisinde görülebilir... Evet şiir de bir ‘gece mesleği’ olduğu için gözleri lacivert olan adam, havada kalsaydı, uçup dursaydı, yani o sonsuzluk duygusunu hiç terketmeseydi mavi de onun gözlerini terketmeyecekti elbette, şiire gönlünü değil yalnızca, günlerini ve gözlerini de vermiş adam.

 

Hep bir şeyden ‘ötürü’: 17 Şubat 2008’den ötürü. Mehmet abinin, son seferine çıkmak üzere bedeninden ruhuna doğru havalandığı o gün bence 80 Kuşağı şairleri de eleştirmensiz kalmıştır. Eleştirmen bulunur bulunmasına da, onun gibi sevgiyle, anlayışla, sıcaklıkla, koruyup gözeterek okuyanı yazanı az bulunur, hiç bulunur.

 

Şiir sebeptir dedim ya, dostluk için de aşırı bir sebeptir, tıpkı aşk gibi. Dostluk da bu yüzden bazen şiirden ötürüdür, Mehmet H. Doğan’ın dostluklarının da bu türden olduğunu sanıyorum, hatta biliyorum, hem okudum hem dinledim hem tanık oldum hem de yaşadım... Dinlediklerim ve okuduklarımdan doğru İkinci Yeni şairleriyle dostluklarının bu türden olduğunu biliyorum mesela. Sonra uzun bir ara, hayli uzun bir ara, 60 ve 70 Kuşaklarıyla, en azından 20 yıl kopan bağ, 80 Kuşağı şairleriyle tekrar kurulur, şiir onu yeniden dostluğa bağlar. O zaman şöyle düşündüm, muhtemelen başkalarının da aklına gelen, düşündüğü şeyi belki de yazmış olacağım sadece, 60’lı ve 70’li yılların şairlerinde İkinci Yeni yakınlığı, sevgiisi, bağlılığı, haayranlığı, dostluğu, her neyse bu kabilden sıcaklık ve yakınlık bildiren tanımlar bulamadığı için, sanıyorum Mehmet abi de onlara pek sıcak bakmadı: “Bugün ağam soğuk sudan bakıyor” olmasının sebebi budur. Onların da, bir kaçının dışında, ‘abicilik’ suçlaması yapmayı da ihmal etmeden, mhd’ye pek sıcak baktıkları söylenemez. Mehmet abi bence 80 Kuşağı şiirinin o kadar da iyi bir şiir olmadığını çok iyi biliyordu, İkinci Yeni’nin de eleştirmeni olmuş bir adam, bu kadar harikulade bir deneyimden, serüvenden ve onun şiirinden sonra elbette ne yazılsa kolayca beğenemez.

 

Mehmet abi zor beğenen, burun kıvıran bir adam değildi, tam tersine beğenmeye, sevmeye, yazmaya eğilimliydi, ama dediğim gibi, İkinci Yeni’ye 25 yıl sonra sahip çıkan ve kaynak olarak onu gören şairlerin oluşturduğu 80 Kuşağıyla karşılaşmak onu sevindirdi, çünkü çoğunluğu İkinci Yeni’ye bağlılıklarından, hayranlıklarından, onun büyük bir şiir olduğundan ve şiirlerinin çok önemli olduğundan söz ediyorlar, şiirlerini o şiirle bitiştirmeye, buluşturmaya çalışıyorlardı. Eh bu da herhalde 1969 yılında İkinci Yeni Antolojisi hazırlamış, kitapları İkinci Yeni ve şairleriyle ilgili yazdıkları yazılarla dolu, anı ve yaşantı kitaplarında bile bir bakıma hayattaki en yakın dostluklarını kurduğu insanlar olarak İkinci Yeni şairlerini anan bir adam, doğaldır ki bu muhabbatten ötürü fazladan bir sevgi de beslemiştir 80’li yılların şairlerine. Ve yine doğaldır ki, başta Edip,Turgut ve Cemal olmak üzere, İkinci Yeni’nin üç paşası yani, genç ölünce de, tıpkı çok sevgili ve çocukları Vedat ile Fikret’in annesi, karısı Ülker’in de genç ölümüyle Mehmet abi büyük bir boşluğa düşer. İkinci Yeni’nin genç ölen büyük şairlerinin ve büyük aşkı Ülker’in boşluğunu hem kim doldurabilir ki? Bunca acının, genç ölümün, sevgili yitimlerinin ardından 80’li yıllar şairlerini çocukları gibi sevdiğini düşünüyorum onun. Yani bir eleştirmenden çok, evlatlarının kusurlarını, yanlışlarını, acemiliklerini görmezden gelen bir baba gibi. Bundan ötürü de, teselli mahiyetinde diyelim 80’li yıllar şairlerine bolca avans vermiştir, sevmiştir, sevgi avansı vermiştir yani.

 

Eh bizim de bu avansı seve seve, bolca kullanmadığımız söylenemez. Ece Ayhan’ın başka bir vesileyle söylediği şeyi, ‘şiir şiirde kalmaz efendiler’, başka bir açıdan yorumlayarak, işi şiirde bırakmadık, dostluğa, arkadaşlığa, meyhaneye, dertleşmeye, sevinmeye, birlikte jürilerde yer almaya taşıdık, hayli bir zaman dostluk göğünde buluştuk, arkadaşlık denizine karıştık. Hepsi budur. Ölümünün 80 Kuşağı şairlerini en çok sarsmasının, üzmesinin nedeni de budur, babamızı yitirmiş gibi olduk adeta. Yani her şey Mehmet abinin İkinci Yeni’den sonra bir ‘vertigo’ olayıyla karşılaşmasıdır, o şiirden sonra kim olsa ‘denge yitimi’yle karşılaşır elbette, ama o jet pilotu olduğu için bunu ‘vertigo’ olarak yaşamıştır, yıllar sonra da hiç olmazsa İkinci Yeni’ye sevgilerinden ötürü 80 Kuşağı şairlerini de yakınları, kardeşleri, çocukları olarak görmüştür. Diyeceğim abartılacak bir şey yoktur.

 

Hem Mehmet abi bizlerle karşılaştığında çoktan karaya inmişti, yani artık bir jet pilotu değildi ve uçmuyordu! İkinci Yeni gibi yüksek, hızlı ve yüksekten uçan bir şiirin eleştirmeni de ancak bir jet pilotu olabilirdi ve içinde sonsuz bir uçuş duygusu, hız barındırırdı. Karada, güvenli, rahat, keyfine düşkün birinin bu şiiri bu kadar anlaması, övmesi, desteklemesi de beklenemezdi. O gidince eski bir dizemi hatırladım, “içimdeki uçak düştü”. Bizimle idare ediyordu sanırım, Çok sevse de pek az görüşebildiği Enis Batur dışında, en çok Sina Akyol, Orhan Alkaya, Seyhan Erözçelik, Akif Kurtuluş, Orhan Tekelioğlu, Mahmut Temizyürek ve benimle görüşürdü şuaradan. Turhan Günay da yakın dostuydu. Şimdi saymaya başlamasam iyi olur, unutmak yaman kelime, unutulmak ondan da zor ve acı oluyor. Fakat hep şunu düşünürdüm: Cemal Süreya yaşasaydı eğer herhalde en sıkı iki dost olurlaardı. Nedense öyle hissettim, belki konuşmalarımızdan, belki anlattıklarından... Son yıllarında bir bakıma bir ‘şair-oğul’a daha kavuşmuş gibi oldu. Orhan Tekelioğlu Ekonomi Üniversitesine dekan olup İzmir’e gidince, tanıştılar ve birbirini arayan iki yitik gibi buldular ve bulundular. Evleri de yakındı, ikisi de Güzelbahçe’deydi, kıskanmazdım ama bazen aradıklarında onlarla olmayı çok isterdim. Bir yandan da çok sevinirdim. Orhan’la birlikte anısına hazırladığımız Şimdi O Güzel Bahçede kitabının 128. sayfasında Güzelbahçe sahilinde bir fotoğrafları var birlikte, Mehmet abinin elinde bir bira şişesi, başında hasır bir şapka, Orhan Tekelioğlu gülümsüyor objektife. Dinginliğin sonsuz anı. Yakınlığın ölümsüz hali.

 

Ahmed Arif “yakışıklı hafif süvari” der ya, bazen sıradan gibi görünen bir dizenin, bir kısacık cümlenin uzun uzun maceraları, insanları nasıl da ustalıkla anlattığına, tariff ettiğine şaşarım. Sanki Mehmet abi için de söylenmiş gibidir o dize: “yakışıklı mavi süvari” biçiminde, “göğün yakışıklı süvarisi” biçiminde... Kitabın 28. sayfasında “Eskişehir yılları”ndan bir fotoğrafı var: Bisikletli hava süvarisi! Onu kapağa koymak istedim ama eski bir fotoğraf olduğu için iyi sonuç vermez kaygısıyla yapamadık. Oradaki adam işte: Jet hızıyla şiire gelmiş ve oradan bir bisikletle şiiri gezmeye başlamış. Bisikletin iyiliği, iyimserliği, usulluğuyla. Şiirin bisikletli süvarisi. Şiiri gençliğe süren süvari.

 

Kitaptaki uzun yazımda bir anektod anlatmıştım. Mehmet abinin ölümünden sonra arkadaşım Adnan Azar’la bir konuşmamızda, birimizin:

-Mehmet abi öldü şimdi bizi kim okuyacak?

Diğerinin de:

-Mehmet abi öldü şimdi bizi kim yazacak? dediğini yazmıştım. Hangi cümleyi hangimizin söylediğini anımsıyamadığımı da belirtmiştim, sonra anımsadım, ikinci cümleyi ben söylemiştim. Fakat galiba üçüncü bir cümle gerekiyor:

-Mehmet abi öldü, şmdi bizi kim aynı masada toplayacak?

Sanırım ilk ikisi kadar, belki onlardan da hakiki olan cümle bu.  Onun sofrası da, Cemal Süreya’nın şiirindeki sofra gibiydi: “Cemi cümle bir sofrada/muhannetlik kalmayana” dediği gibi. En son, en büyük sofraya, masaya yine o toplamıştı bizi, toprağa verdiğimiz gün, Urla’da çok sevdiği Cumhur Kaptan’ın yerine gidip anısına içmiştik. Burada olmayı ne kadar da isterdi diyerek, keşke burada olsaydın diyerek.

 

Şiir sebebtir evet, ‘-den ötürü’ demektir: Mehmet’ten ötürü, muhabbetten ötürü, İzmir’den ötürü, sevgiden ötürü, kardeşlikten ötürü, iyilikten ötürü, hasretten ötürü, fakat en güzeli de Haziran’dan ötürü demektir. Tıpkı benim bu yazıyı yazma sebebim gibi: 80’den ötürüdür bir de. Canım abim, lacivert gözlü abimiz, meyhane arkadaşımız Mehmet H. Doğan’ın 80. Doğumgünü kutlu olsun. Gençliğinde yazıp sonra utanndığın şiirlerinden birinden, “Lodos”tan bir bölümle selamlıyorum seni: “Bir yerlerde bir yara durup durup kanıyor/ Durup durup hatırlıyoruz/ Daha dün ölmüş oğlumuzu/-Mavi gözleriyle nasıl olmuştu da-/Ya da bize dün gibi geliyor..."

 

28 Haziran’da 80. yaşında ardından bunları yazacağıma, kutlamak için sana telefon etseydim, siz de Özbek köyünde Engin ablayla “Öyle Bir Geçer Zaman Ki”yi izliyor olsaydınız tv’de, ve bana “Yahu Haydar ben Halikarnas Balıkçısı’nı çok severdim ama bu Balıkçı da yaman çıktı! Bu Balıkçı’nın şiiri gibi oyunculuğu da çok iyi birader, döktürüyor!” deseydin! Eh senden sonra adı ‘Balıkçı’ya da çıkan sevgili arkadaşımız Orhan Alkaya’ya da, bize de en güzel doğumgünü armağanını sen vermiş olurdun kendi doğumgününde canım abim, Beylerbeyi rakısı eşliğinde..

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tuhaf, insan cidden ve hakikaten tuhaf bir varlık. Diyelim bir heves çok para verip bir ayakkabı aldı da ayakkabı ayağını vurdu. Ayakkabı bana olmadı diyemez de en sevdiğim en rahat ayakkabım budur diye diye yıllarca nasırıyla gezer. Bir davette mecburen sevmediği bir yemeğe iltifat eder de yıllarca en sevdiği yemek odur diye önüne koyarlar da koyarlar.

Bir şarkı bestelenmeden önce nerededir? Bestelendikten sonra nerededir peki? İşitenlerin belleğinde öyle mi? Peki dinlediniz onu. Tekrar sustu. Plağın içinde midir şimdi? Plağı önünüze alıp ona uzun uzun baktınız. Görebiliyor musunuz bir şey? Şu susmuş, şu çoktan otuz sekiz yıllık olmuş fotoğrafın içindeki sesleri duyuyor musunuz yani, demek istiyorum. Kulak verin.

Karlofça Antlaşması ile Balkan Savaşları arasındaki felaketler silsilesinin haddi hesabı yok. Bizim Rumeli dediğimiz diyarın Balkanlaşmasının hikâyesi ise ciltlere, kütüphanelere sığmayacak bir facialar silsilesi. Elbette bu facialar silsilesinin kolektif hafızaya sinmiş nice uzantısı var. Peki, edebiyatımız bu izlerden ne kadar yararlanabiliyor?

Kütüphaneler, çok eski zamanlardan matbaanın bulunuşuna ve günümüze toplumların zenginlik göstergelerinden biri olmuştur.

Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan “hayatını kaybetti” lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi?

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.