Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Merak Bir Devrimcinin Hazırlığıdır; Kırk Hadis’ten Bize Kalan




Toplam oy: 16
İsmet Özel’in Kırk Hadis’i, anlam genişliği, teklif ettiği yol ve kalp ferahlatan huzursuzluğuyla bir kitabın sınırlarını aşıyor. En rafine şekliyle de söyleyelim; Kırk Hadis cesur okurlar arıyor.

On yıl önceydi galiba, yağmurlu bir Üsküdar gecesinde, gri paltosunun iç cebinden bir silah gibi çekip, büyük bir iştiyakla yüzüme doğru uzatmıştı, net olarak hatırlıyorum. Uzatmış ve şöyle demişti; “Çok fena metin, içer gibi okumalı bunu.” Eski bir dostumdan bana kalan o taze hatıra, sayfaları hafifçe katlanmış kitap, namlusu bana doğrultulmuş halde elimdeydi artık. Kapağında biriken yağmur damlalarını kazağımın koluyla sildim, evet şimdi adıyla karşımda; Kırk Hadis, İsmet Özel. Şiir Okuma Kılavuzu, Üç Mesele ve Erbain’le birlikte Özel’in kare asını oluşturan parçaların en buzkıranıydı ona göre ve hediye edilmesi her şartta zaruriyet içeriyordu. Zannımca anlam genişliği, teklif ettiği yol ve kalp ferahlatan huzursuzluğuyla bir kitabın sınırlarını aşıyordu (ya da ihlal ediyordu) Kırk Hadis. En rafine şekliyle de söyleyelim; bu kitabın cesur okurlara ihtiyacı olduğu gün gibi ortadaydı.

İsmet Özel “merak bir devrimcinin hazırlığıdır” mısraında kayaları parçalayacak tonda bir şeyler söyler. Nihai olarak bu hazırlığın içinde ikamet eder insan. Hayat hazırlanmaktır (sefer). Duymak için hazır olmak gerekir. Çoğu zaman duyabilmek umuduyla okuruz zaten. Bazı yazarların sesleri çok uzaklardan kısık bir nefes gibi gelir, bazen de gümbür gümbür çağlayan coşkun bir kalp gibidir duyduğumuz ses. Beni bir ses sahibi kıl; eline kalem alanların en kalbî duası. Kefarete hazır olmayı gerektirir bu. Devrimci bir hazırlık olarak merak; intisap ve iştigal edeceğimiz meseleye karşı aramızda duran mesafeyi de tanımlıyor aslında. Kendi tabiriyle, şimdiye kadar bozulmadan koruya geldiğimiz rahatımıza musallat olacak şeyler söylemeye niyet etmiştir şair. Bunu yapacak kudreti durduğu yer sebebiyle elde etmiştir üstelik.
Şair dünyadaki konumunu hadislerle belirliyor
“Bir hadis-i şerifin bir şairle ne ilgisi olabilir”in cevabı, varlık ilhamını yine bir başka hadisten alan Kırk Hadis geleneğine kendi üslubuyla mütevazı bir halka ekleyen İsmet Özel için, dünyada bulunduğumuz yer hususunda şuur sahibi olmanın anlamına tekabül ediyor. Dünyadaki konumunu belirlemek ve bunu sarahaten idrak etmek! Kırk Hadis kitabıyla bu derdine şahit tuttuğu okurları açısından durum, daha en baştan klasik bir tefsirle/şerhle karşılaşmayacaklarını bilmelerine rağmen, enteresan bir okuma tecrübesine dönüşecektir yine de. Özel’in imzasıyla yayımlanan böyle bir çalışmanın, neyi vaat ettiği yaklaşık olarak bellidir aslında. Şu sözler şaire ait: “Kırk Hadis kitabında ben, bana yakınlık göstermeyecek insana hiçbir şey söylemedim. Ben akıl falan vermedim. O yüzden de belki birçokları diyecek laf bulamadılar. Çünkü bunu belki benim yazmamam lazımdı. Benim Kırk Hadis kitabı yazmam ve insanları bu bakımdan ‘vay canına’ dedirten bir duruma düşmem, benim bir artım değil, Türkiye’nin bir eksisi. Çünkü bunların, rahatlıkla ve evleviyetle kabul edilecek şeyler olması gerekirdi. Hâlâ insanların benim Kırk Hadis kitabımı okuyup ‘ya hakikaten bu işin bu tarafı da varmış’ demeleri yaşadığımız son elli senenin felaketidir.”
Gelenekte, Kırk Hadis öğrenip bu öğrenmeden neşet eden ahlakî güzelliği pratiğiyle tatbik ederek yaşamanın faziletlerinden bahsedilir, ki İmam Nevevi’nin Kırk Hadis çalışması bu halkanın en bilinen eseri olarak cihanşümul düzeyde tanınmaktadır. İsmet Özel’in bu geleneği sürdürdüğü Kırk Hadis’inin içeriğini oluşturan yazılar, aslında radyo konuşmalarından mütevellit bir toplam. Kitabın ruhuna uygun olarak, sohbet dinler gibi bir okuma imkânı vermesinin yanında, aynı zamanda derin tefekküre kapı aralayan bir havaya da sahip. Özel’in Marmara FM’de irticalen yaptığı kısa sohbetlerinin yazıya dökülmesiyle vücut bulan Kırk Hadis kitabı, temelinde Sünnet’le ilişki kurma biçimimizi sorgulayıp, Kur’ân ile Sünnet arasına çekilmek üzere icat edilmiş o modern “hattın” kökenlerini cesaretle tartışmaktan da kaçınmıyor. İsmet Özel elbette klasik bir şârih değil, bu sebeple ele aldığı hadislere bir şair ve mütefekkir nazarıyla baktığını biliyoruz. Bu noktada hadis açıklamalarında şahsi tecrübelerini aktarırken kullandığı “ben merkezli” yorum tarzını, nefsanî bir tutumdan ziyade “kendine bakan âlemi görür” şeklinde okumak mümkün. Yorum dediğimiz de nihayetinde beşerî bir eylemdir ve her yorum/bakış muhakkak sahibinden izler taşır. İsmet Özel’in hadisleri kendi makamından şerh ederken gözettiği hususiyet, bu işi İslami ilimler alanında yetkin durumda olanlardan bile daha iyi yapacağı iddiasıyla/zannıyla değil, bilakis “yaratılmış biri olarak hiçbir şeyin hakkını verdiğimden emin değilim” diyen gayret sahibi bir şairin mahcubiyetiyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

“Kendine bakan âlemi görür”
Kırk Hadis ne anlatıyor? İslam olma bilincine, tevhit şuuruna, Müslüman ferasetine ve imanın neye taalluk ettiğine dair insanın zihnine çivi gibi çakılan cümlelere sahip demir leblebi bir mevzi öncelikle. Şüphesiz bu diriltici sözler Peygamberimizin ahlakından süzülüp geliyor şairin diline. Şahsiyet sahibi olmanın, mümin vakarının, dünyada konumlandığımız yerin ve ayağımızı bastığımız zeminin “sıhhati” üzerine, aidiyet bütünlüğü üzerinden ahlakî çerçevede bazı cevaplar da arıyor şair. Bu cevapları ararken Resûl-i Ekrem’in varlığıyla hayat bulup çağlayan ana kaynağın hayatiyet derecesini de hatırlatıyor okura. İsmet Özel reca ile havf arasında muhkem bir istikamet önerirken asla bir sınır muhafızlığı yapmıyor, burası kesin. Vaatle korunan sınırları kelimeleriyle gözetiyor sadece.
Özel, silsilesini keşfedemediği için Kırk Hadis’ine dâhil edemediği iki hadisten söz ediyor. “İnsanların ilk kaybedeceği ilm haşyettir” ve “Onun Allah’la ahdi benden daha taze” (yağmurlu bir günde başını açarak damlaların mübarek tenine değmesine izin veren Resûl-i Ekrem’in, neden böyle yaptığı sorulduğunda yağmuru kastederek söylediği). Bu iki hadis-i şerifin şerhlerini yine onun ağzından dinlemeyi/ okumayı isterdik doğrusu. Şairin derdine ortak olmak için, hemen şu anda; haşyet duygusu ile yağmurun Allah’la ahdi hakkında düşünmeye başlayabiliriz o halde. Kırk Hadis cesur okurlar arıyor. Ve on yıl sonra geldiğimiz noktada çok daha cesur okurlar. O yağmurlu Üsküdar gecesine dönecek olursak eğer; evet çok fena bir metin, içer gibi okumalı bunu. Anladıklarımızı kanımıza karıştırmakla da mesulüz elbette. Fazla uzaklaşmış olamaz, kaybettiğin ne varsa. Korkuyla ümit arasında.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.