Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Modern Don Kişot Ya da Bouvard ve Pecuchet




Toplam oy: 6
Romancı karakter yaratır, şehir kurar, toplum oluşturur. Doğayla da uğraşır. Köylüleri en iyi o bilir. Bilimin her dalında kalem oynatabilir. Sanat zaten ondan sorulur. Felsefe cepte kekliktir. Balzac’ın Gerçeği Arayış’ta bir kimyagerin trajedisiyle uğraşması, Çalışanın Fizyolojisi’nde yöntem problemine yoğunlaşması boşuna değildir. George Eliot’ın en gözde kahramanının bir doktor olması da tesadüf değildir. Rasyonalizm ve pozitivizm 19. yüzyıl insanı için yeni bir şeydi. İnsan bunları kullanarak doğaya, topluma, ülkelere hükmedebileceğini düşünüyordu.

Romanda realizm denilince ilk akla gelen iki isim: Honoré de Balzac ve Gustave Flaubert. Sadece realizm noktasında buluşmaz bu iki büyük romancı. Romanlarında işledikleri konular da birbirine benzer. Hayat ve insana tutumlarında da benzerlikler bulabiliriz. Balzac’ın iddialı tutumu herkes tarafından bilinir. O, İnsanlığın Komedyası adı altında topladığı romanlarıyla bütün bir Fransız toplumunu kuşatacak, yansıtacak ve anlatacaktır. Daha büyük iddialarda da bulunur Balzac. Mesela Napolyon büstünün altına şunları yazar: “Onun kılıçla bitiremediğini ben kalemle tamamlayacağım.” Bilindiği gibi Napolyon önce Avrupa’yı, daha sonra da bütün dünyayı fethetmek ister. Balzac’ta da aynı temayül vardır. Birinin kılıçla, diğerinin kalemle yapmak istediği şey kuşatmaktır. Napolyon ülkeleri kuşatmak isterken Balzac insanı, hayat veçhelerini, bilimleri ve sanatları kuşatmak ister. Balzac’taki bu eğilim, çağdaşı yazarlarda da görülür. Flaubert bunlardan biridir. Victor Hugo, George Eliot, George Sand, Stendal… yine öyle.

Dönemin romanları bilimsel gelişmelerle dolu
Romancılarımızı mazur görebiliriz. Yaşadıkları döneme ait bir özelliktir bu. Dünyayı kurtarmak, dünyayı cennete çevirmek, diğer ifadeyle kendini tanrı sanmak; her şeyin insanın elinde olduğunu, insanın aklıyla her şeyin üstesinden geleceğini savunmak… Roman sanatının ortaya çıkışında da aynı sanı vardır. Romancı kendini “Tanrı”nın yerine koyar. Tanrı da yaratmıştır, kendisi de yaratacaktır. Romancı da karakter yaratır, şehir kurar, toplum oluşturur. Doğayla da uğraşır romancı. Köylüleri de en iyi o bilir. Bilimin her dalında kalem oynatabilir. Sanat zaten ondan sorulur. Felsefe cepte kekliktir. Balzac’ın Gerçeği Arayış’ta bir kimyagerin trajedisiyle uğraşması, Çalışanın Fizyolojisi’nde yöntem problemine yoğunlaşması boşuna değildir. George Eliot’ın en gözde kahramanının bir doktor olması da tesadüf değildir. Rasyonalizm ve pozitivizm 19. yüzyıl insanı için yeni bir şeydi. Bilim ve teknoloji, henüz başlangıç aşamasında olmasına rağmen insanların aklını başından alıyordu. İnsan bunları kullanarak doğaya, topluma, diğer ülkelere hükmedebileceğini düşünüyordu.
Bu modern önyargıların tamamı da önce I. Dünya Savaşı’nda, sonra II. Dünya Savaşı’nda yıkıldı. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın içine düştüğü karamsarlık, postmodern romancılar okunduğunda fark edilir. Postmodern romanlarda geçen bir pastiş, kolaj, parodi, ilk modernler diye isimlendirilen ve realist romancılar olarak ün salan, mesela bir Balzac ve Flaubert için, sadece bir taklit ve oyundur. Onlar daha ciddi işlerle meşguldürler. Hitler’in Avrupa’yı derinden sarsan girişiminin nüvelerini de yine bu 19. yüzyıl mantığında bulabiliriz. Flaubert başyapıtı olarak gördüğü Bouvard ve Pécuchet’de boş yere kafatası ölçümleriyle uğraşmamıştır. Çocuk eğitimi söz konusu olduğunda, önce çocuğu yakından tanımak gerektiğini düşünür, bu iki “bilirbilmez”. Çocuğu tanımak için de onun kafatası ölçümlerine bakarlar. Çeşitli anatomi kitapları sipariş edip okurlar. Ve çocuğun kafasındaki çukur ve çıkıntılarına bakıp, onun uysal mı, zeki mi, çalışkan mı, sanatçı mı olacağını anlamaya çalışırlar. Diğer ifadeyle; çocuğa hükmetmek, kendi bildiği doğrular yönünde çocuğu ablukaya almak, büyütmek, yetiştirmek, eğip bükmek isterler. Hitler de kafatasından yola çıkar, “ari ırk” kavramına gelir. O da Napolyon gibi Avrupa’yı, sonra da bütün dünyayı ele geçirme rüyasıyla hareket eder. Romancı olarak Balzac ve Flaubert’teki, dönem özelliği olarak da 19. yüzyıl insanlarında görülen despotluk Flaubert’in kahramanlarında da görülür.
Bouvard ve Pécuchet, Flaubert’in başyapıtı olacaktır. Roman iki cilt olarak planlanır. İkinci cilt Makbul Fikirler Lugatı’ndan oluşacaktır. Fakat romancımız başyapıtını tamamlayamaz. Aynen Balzac’ın 137 romandan oluşmasını planladığı İnsanlığın Komedyası’nı tamamlayamadığı gibi. Balzac daha çalışkandır tabii, 90’a yakın roman yazar. Flaubert ise, planladığı ve 471 sayfasını yazdığı romanını bitiremez. Yazdığı kısımlar, istediği gibi olmuş mudur, bilemiyoruz. Zira kendisi hayattayken yayımlamamıştır romanı. Roman, Flaubert’in ölümünden sonra el yazısı nüshalar esas alınarak hazırlanır. Fakat Bouvard ve Pécuchet’yi Madam Bovary veya Duygusal Eğitim’le kıyasladığımızda onun düşündüğü şeyi gerçekleştiremediğini söyleyebiliriz. Her şeyden önce Bouvard ve Pécuchet bir roman mıdır, bu bile tartışılır. Belli ki Flaubert, romanı düşüncelerini aktarmak için bir araç olarak görmüştür. Onun Duygusal Eğitim romanı da hesaba katılırsa, bu yaklaşımı daha iyi anlaşılır. Realist anlayış da bunu gerektirir zaten. O, masal anlatmayacaktır. O, modern dönemin yaratıcısı olacaktır. Yeni bir dünyanın yaratıcısı… Roman sanatı da, bu yeni dünyaya hizmet ettiği, faydalı olduğu ölçüde kıymetlidir. Bu yüzden Balzac’ın da Flaubert’in de ve çağdaşı daha birçok romancının da, romanları bilimsel gelişmelerle tıka basa doludur, hiç değilse, aydınlanmayı temsil eden bir doktor, mühendis, kimyager, matematikçi kahramanı vardır.
Okumanın büyüsüne kapıldılar
Flaubert için, düşünce esastır. Balzac için de öyledir. O yüzden Balzac’ın romanlarında deneme diyebileceğimiz parçalar ağırlık kazanır. Olaylar ise, özet anlatılır. Ayrıntıya pek girilmez. Balzac’ın tasvirleri de, düşünce ağırlıklıdır ve rahatlıkla sosyoloji, felsefe veya psikoloji alanlarına dâhil edilebilir. Madam Bovary’de okuyucunun dikkatini onun tasvir, diyalog, akıcılık, kurgu gibi teknik özelliklerinden ziyade ortaya attığı tartışmalar, öne sürdüğü düşünceler çeker. Flaubert, Bouvard ve Pécuchet’i ise bütünüyle düşünsel bir eser olarak kurgular. Tekrar belirteyim, elimizdeki nüsha Flaubert’in planladığı başyapıtı için, bir ön hazırlık mıydı, yoksa başarısız bir girişim miydi bilemiyoruz. Şu haliyle Bouvard ve Pécuchet küçük hikâye ve maceralardan oluşan bir kitaptır. Roman kurgusu gayet zayıftır. Belli ki Flaubert, çağını yansıtmak istemiştir. Çağının uğraştığı her şeyle uğraşmak, romanında bu meselelerin tamamına kendi bakış açısını eklemek niyetindedir. Dolayısıyla Flaubert, roman sanatının sınırlarını zorlayacak bir girişimde bulunur. Roman, her ne kadar Bahtin’in kavramlaştırmasıyla her şeyin içinde olabileceği bir “karnaval”a benzese de bu, kurgusu ölçüşüncedir. Ölçüyü aşacak kadar romana yükleme yapıldığında, karnaval da karnaval olmaktan çıkar.
Bouvard ve Pécuchet, iki dosttur. Tesadüfen tanışırlar. Bir banka otururlar ve şapkalarını çıkarırlar. İkisi de şapkasının içine ismini yazmıştır. Muhabbet buradan doğar. Sonrasındaysa, işten istifa edip birlikte bir çiftlik kurmaya dönüşür. Kitabın bölüm başlıkları çok şey anlatır: Ziraat Tecrübeleri, Kimya Heveslileri, Arkeoloji Tetkikleri, Macera ve Facia, Halkın İsyanı, Terbiye, Yeni İman… Görüldüğü gibi insanın bir ömre sığdıramayacağı genişlikte konulardır bunlar. Fakat Flaubert bunların tamamını Bouvard ve Pécuchet’nin kısa ömrüne sığdırmak ister. Bu maceraya atıldıklarında ikisi de kırk yedi yaşındadır. Bu kadar enerjiyi nereden bulmuşlardır, o da ayrı bir soru işareti. Çünkü inanılmaz çalışkandırlar Bouvard ve Pécuchet. İkisinin gayretleri, inanışları, umutsuzluğa düşmeyişleri, mücadeleci tavırları şaşırtıcıdır. Oysa düpedüz başarısızdırlar. Giriştikleri her alanda hüsrana uğrarlar. Bu yönüyle ikisi de çok sevimlidir aslında. Taşlı tarlanın taşını temizlediklerinde daha çok verim alacaklarını düşünürler mesela. Ama tam tersi olur. Taşları temizlenen tarlanın verimi düşer. Çeşit çeşit yaptıkları şarap, turşu, reçeller tatsız oldukları gibi insanlarda çeşitli rahatsızlıklara da yol açar. Kolayca resim çizebileceklerini sanmışlardır ama bir türlü “usta dokunuş”u gerçekleştirememişlerdir. Dinden çıkacak kadar dinler tarihi konusunda okuma yaparlar, rahiple tartışırlar. İki kahramanımız da bitmek bilmez bir merak içindedirler. Fakat onları, diğer tecessüs sahibi kişilerden ayıran özellik, öğrendikleri her şeyi anında ve kolayca yapabileceklerini sanmalarıdır.
Aslında Flaubert Bouvard ve Pécuchet’yle, 17. yüzyıl romanı olan Don Kişot’u, 19. yüzyılda yeniden yazmak istemiştir. Gerçekten de Bouvard ve Pécuchet’nin maceraları komiktir. Kendileri de komiktir. İnanmışlıkları da Don Kişot’u anımsatır. Ayrıca Bouvard ve Pécuchet de, Don Kişot gibi okudukları kitapların etkisiyle harekete geçerler. Tahsin Yücel, Bouvard ve Pécuchet romanını Bilirbilmez diye çevirir Türkçeye. Bu da tartışmalı bir konudur. Çünkü ne Don Kişot, ne de Bouvard ile Pécuchet “bilmez” değillerdir. Cehaletlerinden öyle hareket etmezler. Aksine çok okurlar ve büyüsüne kapıldıkları alanların uzmanlarıyla tartışmaya girerler. Hatta okudukları kitaplar arasındaki tutarsızlıkları bile yakalarlar. Bu yüzden Flaubert’in her çağda görülen “bilirbilmez”lerden birini değil, 19. yüzyılın bilim ve sanat dünyasında görülen tutarsızlıkları, açmazları, tatminsizlikleri kendi içinde orijinal olan iki karakteri karikatürleştirerek anlattığı söylenebilir. Cervantes de içinde yaşadığı topluma ayna tutmuştu. Flaubert ve Balzac da aynı şeyi yapmışlardır. İki romancı her ne kadar döneminin yaygın düşünsel eğilimlerine kendilerini kaptırmış olsalar da, büyük yetenek ve zekalarıyla o meyillerinin üzerine çıkmayı da başarmışlardır. Bu yüzden Balzac kahramanlarının serüveni tragedya, Cervantes ve Flaubert kahramanlarının serüveniyse komedyadır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şiir ve roman gibi edebî eserlerin yanında çok sayıda deneme ve incelemeye de imza atan Ümit Aktaş’ın ilk romanı Âdem. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’i tarihin sıfır noktasına inerek sancılı bir başkaldırının, ilk büyük kaçışın, en uzun sürgünün yongalarını hayata ve tabiata serpiştirerek ele alıyor.

Zümer Sûresi’nde “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbi’nden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?” buyrulur. Bu açıdan, arz üzerinde en karanlık olduğu varsayılan dönemlerde bile hidâyet nûru kesintisiz bir şekilde kalplere sirayet etmeye devam etmiştir.

Herkesin makul fiyata, iyi standartlarda bir eve sahip olmasını hedefleyen İsveç Sosyal Demokrat Partisi, Milyon Programı adını verdiği bir projeyle 1965’ten 1974’e kadar bir milyon konut inşa eder.

Garip Akımı ile Türk şiirine yeni bir tavır getiren Orhan Veli, 36 yıllık hayatında şiir başta olmak üzere hikâye, deneme, çeviri, eleştiri gibi edebiyatın çeşitli alanlarında metinler yazdı. Cemal Süreya der ki, “Orhan Veli Türk şiirine kasket giydirdi.” Attila İlhan’a göre ise Türk şiirine geleneksel sesini kaybettirmiştir.

Kuşaklardır bizden “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” ikilemini çözmemizi beklediler. Yalnız atalarımızın hayat hikâyelerini okudukça görüyoruz ki onlar bunu bir tercih meselesi olarak görmemişler ve hayatları boyunca çok okuyup çok gezmeyi bir arada sürdürmüşler. Seyahat kelimesi Arapça “Suyun yeryüzünde sürekli akması” anlamına gelen “seyh” kökünden türemiş.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.