Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Nathaniel Hawthorne’un Büyük Taş Yüz'ü




Toplam oy: 3
Nathaniel Hawthorne’un öykü yaklaşımında biçimden çok olaylar, durumlar, bir olgu, görüş daha önemlidir. Olabildiğince sade, tasvirlerden arınmış, tümüyle karaktere, olaya odaklanmış öykülerde bir insanlık hâli aydınlatılmaya çalışılır.

Nathaniel Hawthorne (1804-1864) özellikle Kızıl Damga ve Yedi Çatılı Ev romanlarıyla tanınmakla birlikte nitelikli öyküler de yazmış bir yazardır. 

Genelde ayrıksı, sıra dışı hikâyelerin peşinde oldu, insanlık trajedilerinin, dramlarının karanlık yanlarını aydınlatmaya çalıştı. Yalnızlık, hoşgörüsüzlük, merhamet konularını işledi. Doğaüstü olaylara başvurarak aşkın bir inancın izlerini aradı. Alın yazısının belirleyiciliğine dikkat çekti, gerçeğin değişkenliğini yazdıklarında örnekledi. 

Gotik tarzda, alegoride yoğunlaştı. İnsan zayıflığını örtük bir ironi ile dışlaştırdı. Hawthorne’nun babasının ölümü üzerine annesi ve kardeşleriyle birlikte kendilerini eve hapsettikleri bilinir. Bu kendi kendilerini cezalandırma on iki yıl sürer. Büyük Taş Yüz’deki öyküler bu yılların ürünüdür.

Wakefield öyküsünde, önce bir gazete haberi verilir daha sonra öykü okurla birlikte kurgulanır. Gazete haberine göre, eşinin yüreğinde tam yer etmediğini düşünen Wakefield, üç dört gün sonra döneceğini söyleyerek evden ayrılır. Eve ancak yirmi yıl sonra döner. Bu arada kendi evine yakın bir yerde ev tutarak yirmi yıl evini, eşini gözler. Eşine ağır bir ders verdikten sonra eve dönmeyi düşünmektedir. Çekip gittiğinde ne olup olmayacağının merakı içerisindedir. Ortadan kaybolmuş, kendini dünyadan soyutlamıştır. Yirmi yıl sonra hiçbir şey olmamış gibi eve döner.

Kuramsal öykü İşte bu istisnai olayı Nathaniel Hawthorne ustalıkla hikâyeleştirir. Bunu yaparken de okuru işin içine katar ve onunla söyleşerek, neyi niye anlattığını, hangi sahneleri kurup nelerden vaz geçtiğini öyküde aktarır: “Nasıl bir adamdı Wakefield? Ona kendi bakışımızca şekil vermekle ve bunu Wakefield diye adlandırmakla serbestiz.” “Gelin gözümüzün önünde Wakefield’ın karısına hoşçakal dediği anı canlandıralım.” “Ama bizim işimiz adamla. Kişiliğini kaybettiği, kalabalık Londra hayatına karıştığı sokaklarda onun peşinden koşmamız gerek.” “Şimdi şöyle bir sahneye geçiyoruz.” 
Yazar, özellikle Wakefield’ın evden ayrılış sahnesini ve geri dönüş sahnesini ustalıkla kurgulayarak dramatik örgünün merkez noktalarını aktarır. Evden ayrılıştaki “gülüş” ve eve dönüşteki “gölge” imgeleri benzersizdir. Wakefield’ın yirmi yıllık sapkınlığının izini sürerken, öykü sanatının da ustalıklı bir kuramsal metnini oluşturur: “Okur şundan emin olsun, bu öyküde güzelce derlenip toparlanmış, son tümcede özetlenmiş bir anlam ve öz görecek kuşkusuz bizim kendi yaşamlarımızda böyle bir anlam ve öze ulaşamadığımız olur. Düşünce her zaman istenen sonucu verir ve her çarpıcı olaydan bir ahlak dersi çıkar.”

Simurg efsanesinin yansıması 
Nathaniel Hawthorne Büyük Taş Yüz öyküsünde arayış konusunu gündeme getirir, bu, Doğu’daki Simurg efsanesinin bir yansımasıdır. Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ında gördüğümüz, hüthüt kuşu öncülüğünde padişahları olmasını istedikleri Simurg’u bulmak için Kafdağı’na doğru yola çıkan kuşların, Simurg’u görerek aslında Simurg’un bizzat kendileri olduklarını keşfetmeleri gibi bu hikâyede, hep bir kurtarıcı bekleyen gerçek inanmış Ernest’in bu beklenen kurtarıcının bizzat kendisi olduğu ortaya çıkacaktır. 
Oradaki efsaneye göre, bir gün oralara çağının en yüce ve en soylu kişisi olmaya yazgılı bir çocuk doğacak, bu çocuk büyüdüğünde yüzü tıpatıp Büyük Taş Yüz'e benzeyecektir. Ernest hayatı boyunca bu ulu kişiyi bekler. Buraya dönem dönem beklenen ulu kişi olarak adlandırılan ama daha sonra o olmadığı anlaşılan kişiler gelir. Tüccar ve zengin Bay Altıntoplar, savaşçı Yaşlı Gök-gürültüsü, konuşma yetisi olan Yaşlı Taş Doruk şehre gelir önce Büyük Taş Yüz olarak adlandırılır ama o olmadığı ortaya çıkar. 
Büyük umutlarla bu gelenleri bekleyen Ernest hep hayal kırıklığına uğrar. Daha sonra şehre gelen bir ozan bu kişinin Ernest olduğunu söyler ve gerçekten de o olduğu anlaşılır. Ama Ernest hâlâ gerçek Büyük Taş Yüz’e benzeyecek adamı beklemeye devam eder.
Ateşe verilen dünya 
Ateşe Verilen Dünya'da fantastik bir yaklaşımla değerler çatışması gündeme getirilir. Dünyalılar eskimiş ve değerini yitirmiş her şeyden kurtulmak için büyük bir şenlik ateşi yakıp bunlardan kurtulmaya karar verirler. Madalyalar, belgeler, kitaplar bu ateşe atılmaktadır. Dünyanın gelişimi içerisinde herkes karşı çıktığı değerleri ateşe atmaktadır. Akıl ile insanlar tüm ihtiyaçlarını yeniden üretebilir düşüncesindedirler. Yaşayan akıl bu geçmişin altında ezilmiştir. Bu nedenle de etkili bir şey üretememiştir. Dünya tüm geçmişinden kurtulmaktadır. Voltaire, Milton, Shakespeare, Shelley, Lord Byron yanmaktadır. Metin, mesajın öne çıktığı felsefi bir kurmacadır.
Bay Higginbothham’ın Başına Gelenler öyküsünde ilginç bir cinayet hikâyesi anlatılır. Öyküdeki kitle psikolojisi tespitleri, hikâye anlatmanın önemi dikkat çekicidir. Rahibin Kara Peçesi, insan ikiyüzlülüğüne ilişkin alegorik bir hikâyedir. Hep kara bir peçe ile dolaşan Rahip bütün insanların kara peçeyle dolaştığına inanmaktadır.
Nathaniel Hawthorne’un öykü yaklaşımında biçimden çok olaylar, durumlar, bir olgu, görüş daha önemlidir. Olabildiğince sade, tasvirlerden arınmış, tümüyle karaktere, olaya odaklanmış öykülerde bir insanlık hâli aydınlatılmaya çalışılır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.