Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Nathaniel Hawthorne’un Büyük Taş Yüz'ü




Toplam oy: 13
Nathaniel Hawthorne’un öykü yaklaşımında biçimden çok olaylar, durumlar, bir olgu, görüş daha önemlidir. Olabildiğince sade, tasvirlerden arınmış, tümüyle karaktere, olaya odaklanmış öykülerde bir insanlık hâli aydınlatılmaya çalışılır.

Nathaniel Hawthorne (1804-1864) özellikle Kızıl Damga ve Yedi Çatılı Ev romanlarıyla tanınmakla birlikte nitelikli öyküler de yazmış bir yazardır. 

Genelde ayrıksı, sıra dışı hikâyelerin peşinde oldu, insanlık trajedilerinin, dramlarının karanlık yanlarını aydınlatmaya çalıştı. Yalnızlık, hoşgörüsüzlük, merhamet konularını işledi. Doğaüstü olaylara başvurarak aşkın bir inancın izlerini aradı. Alın yazısının belirleyiciliğine dikkat çekti, gerçeğin değişkenliğini yazdıklarında örnekledi. 

Gotik tarzda, alegoride yoğunlaştı. İnsan zayıflığını örtük bir ironi ile dışlaştırdı. Hawthorne’nun babasının ölümü üzerine annesi ve kardeşleriyle birlikte kendilerini eve hapsettikleri bilinir. Bu kendi kendilerini cezalandırma on iki yıl sürer. Büyük Taş Yüz’deki öyküler bu yılların ürünüdür.

Wakefield öyküsünde, önce bir gazete haberi verilir daha sonra öykü okurla birlikte kurgulanır. Gazete haberine göre, eşinin yüreğinde tam yer etmediğini düşünen Wakefield, üç dört gün sonra döneceğini söyleyerek evden ayrılır. Eve ancak yirmi yıl sonra döner. Bu arada kendi evine yakın bir yerde ev tutarak yirmi yıl evini, eşini gözler. Eşine ağır bir ders verdikten sonra eve dönmeyi düşünmektedir. Çekip gittiğinde ne olup olmayacağının merakı içerisindedir. Ortadan kaybolmuş, kendini dünyadan soyutlamıştır. Yirmi yıl sonra hiçbir şey olmamış gibi eve döner.

Kuramsal öykü İşte bu istisnai olayı Nathaniel Hawthorne ustalıkla hikâyeleştirir. Bunu yaparken de okuru işin içine katar ve onunla söyleşerek, neyi niye anlattığını, hangi sahneleri kurup nelerden vaz geçtiğini öyküde aktarır: “Nasıl bir adamdı Wakefield? Ona kendi bakışımızca şekil vermekle ve bunu Wakefield diye adlandırmakla serbestiz.” “Gelin gözümüzün önünde Wakefield’ın karısına hoşçakal dediği anı canlandıralım.” “Ama bizim işimiz adamla. Kişiliğini kaybettiği, kalabalık Londra hayatına karıştığı sokaklarda onun peşinden koşmamız gerek.” “Şimdi şöyle bir sahneye geçiyoruz.” 
Yazar, özellikle Wakefield’ın evden ayrılış sahnesini ve geri dönüş sahnesini ustalıkla kurgulayarak dramatik örgünün merkez noktalarını aktarır. Evden ayrılıştaki “gülüş” ve eve dönüşteki “gölge” imgeleri benzersizdir. Wakefield’ın yirmi yıllık sapkınlığının izini sürerken, öykü sanatının da ustalıklı bir kuramsal metnini oluşturur: “Okur şundan emin olsun, bu öyküde güzelce derlenip toparlanmış, son tümcede özetlenmiş bir anlam ve öz görecek kuşkusuz bizim kendi yaşamlarımızda böyle bir anlam ve öze ulaşamadığımız olur. Düşünce her zaman istenen sonucu verir ve her çarpıcı olaydan bir ahlak dersi çıkar.”

Simurg efsanesinin yansıması 
Nathaniel Hawthorne Büyük Taş Yüz öyküsünde arayış konusunu gündeme getirir, bu, Doğu’daki Simurg efsanesinin bir yansımasıdır. Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ında gördüğümüz, hüthüt kuşu öncülüğünde padişahları olmasını istedikleri Simurg’u bulmak için Kafdağı’na doğru yola çıkan kuşların, Simurg’u görerek aslında Simurg’un bizzat kendileri olduklarını keşfetmeleri gibi bu hikâyede, hep bir kurtarıcı bekleyen gerçek inanmış Ernest’in bu beklenen kurtarıcının bizzat kendisi olduğu ortaya çıkacaktır. 
Oradaki efsaneye göre, bir gün oralara çağının en yüce ve en soylu kişisi olmaya yazgılı bir çocuk doğacak, bu çocuk büyüdüğünde yüzü tıpatıp Büyük Taş Yüz'e benzeyecektir. Ernest hayatı boyunca bu ulu kişiyi bekler. Buraya dönem dönem beklenen ulu kişi olarak adlandırılan ama daha sonra o olmadığı anlaşılan kişiler gelir. Tüccar ve zengin Bay Altıntoplar, savaşçı Yaşlı Gök-gürültüsü, konuşma yetisi olan Yaşlı Taş Doruk şehre gelir önce Büyük Taş Yüz olarak adlandırılır ama o olmadığı ortaya çıkar. 
Büyük umutlarla bu gelenleri bekleyen Ernest hep hayal kırıklığına uğrar. Daha sonra şehre gelen bir ozan bu kişinin Ernest olduğunu söyler ve gerçekten de o olduğu anlaşılır. Ama Ernest hâlâ gerçek Büyük Taş Yüz’e benzeyecek adamı beklemeye devam eder.
Ateşe verilen dünya 
Ateşe Verilen Dünya'da fantastik bir yaklaşımla değerler çatışması gündeme getirilir. Dünyalılar eskimiş ve değerini yitirmiş her şeyden kurtulmak için büyük bir şenlik ateşi yakıp bunlardan kurtulmaya karar verirler. Madalyalar, belgeler, kitaplar bu ateşe atılmaktadır. Dünyanın gelişimi içerisinde herkes karşı çıktığı değerleri ateşe atmaktadır. Akıl ile insanlar tüm ihtiyaçlarını yeniden üretebilir düşüncesindedirler. Yaşayan akıl bu geçmişin altında ezilmiştir. Bu nedenle de etkili bir şey üretememiştir. Dünya tüm geçmişinden kurtulmaktadır. Voltaire, Milton, Shakespeare, Shelley, Lord Byron yanmaktadır. Metin, mesajın öne çıktığı felsefi bir kurmacadır.
Bay Higginbothham’ın Başına Gelenler öyküsünde ilginç bir cinayet hikâyesi anlatılır. Öyküdeki kitle psikolojisi tespitleri, hikâye anlatmanın önemi dikkat çekicidir. Rahibin Kara Peçesi, insan ikiyüzlülüğüne ilişkin alegorik bir hikâyedir. Hep kara bir peçe ile dolaşan Rahip bütün insanların kara peçeyle dolaştığına inanmaktadır.
Nathaniel Hawthorne’un öykü yaklaşımında biçimden çok olaylar, durumlar, bir olgu, görüş daha önemlidir. Olabildiğince sade, tasvirlerden arınmış, tümüyle karaktere, olaya odaklanmış öykülerde bir insanlık hâli aydınlatılmaya çalışılır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.