Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ölüm Öncesi’ne Dair




Toplam oy: 4
Ölüm Öncesi, İlker Nuri Öztürk’ün hayata, umuda ve elbette ölüme dair arayışlarını çerçeveleyen iyi bir ilk kitap. Şair, söylemde yer yer kendini hissettiren “tutuklu ve kesintili” dili daha da berraklaştırdığında çok daha güçlü ve gürbüz şiirlerin önü açılacak.

Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan “hayatını kaybetti” lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi? Ölümün öncesinde hayat vardır ve biz hayatın bizatihi kendisini ölümle tanımlamaktan imtina ederiz. İlker Nuri Öztürk’ün ilk kitabı Ölüm Öncesi, ilk elde bu hayatı hatırlatıyor bize. Bir milat olacaksa hayatta o da ölümün ta kendisidir. Kitabın kapak resmi, bu bağlamda isimle ve içerikle tam bir uyum içinde. Ölüm öncesine yani hayata bakan insan, tam da resimde görüldüğü gibi aslanların, kaplanların varlığında uç bulan yabanilikle savaşmaktadır. Ölüm ve sonrasındaki ahvâli belirleyecek olan da insanın bu kavgada ne yaptığıdır.

Minimal bir şiir yazıyor İlker Nuri Öztürk. Darası alınmış, gevezeliklerden arınmış, sadeliği ve içeriği önceleyen bir dille kuruyor şiirini. Ne anlattığı kadar onu nasıl anlatması gerektiğinin de farkında. Biçimle içerik arasında kurduğu diyalektik bağ, Öztürk’ün meselesini okura iletebilmesinde önemli bir imkân sunuyor. Dildeki bu tercih, Öztürk şiirini okurken, sessiz ve derinden akan bir ırmağın sesini hatırlatıyor insana. Bununla birlikte mısralar arasına, kelimeler arasına görünmeyen ama zihinde kendiliğinden tamamlanan aralıklar bırakmayı seviyor Öztürk. Hayatın içimizde bıraktığı boşluklara benzeyen bu aralıklar, anlatım, imge ve cümle diyalektiği açısından bazı muğlaklıklar barındırsa da Öztürk, bunu kişisel menkıbesi etrafında kurduğu şiirsel dille bir şekilde alt etmeyi başarıyor: “Yalınayak geçsen gül bahçesini, saçlarınsa kavi / uzak kaldığın bir gök, / gürültüsüyle dayanırken pencerene / sana ait gölde yıka ellerini.” (Yeniden, s.8)
Uyku provası
Ölüm Öncesi, Öztürk’ün belki de bir dünya tasviri yaptığı şu dizeyle açılıyor: “Burası, yüksek fikirlerin ovalandığı kayalık” (Yeniden, s.7) Yeniden başlıklı şiir, sürekli bir tekrar hissiyle yaşadığımız hayatlarımıza tutulan bir ayna gibi. Birinci ve ikinci tekil şahısın birlikte kullanıldığı şiir, insanın hayat içindeki arayışlarına odaklanıyor: “saate bakmaktan yaşlanan sesim” (Yeniden, s.7) Aynı şiirde kalıcı hâle gelen “kuşku”dan da bahsediyor şair. Şiirdeki ‘ben’in hayat karşısındaki konumlanışı bu imge özelinde dışlaşıyor desek yeridir. Çünkü Öztürk, bir sonraki şiirde mevcut dünyaların içinde daha yaşanabilir ve güzel bir dünyanın izini sürüyor. Bu izi sürerken Türkçenin özel ve özge mimarı Yunus’a yapılan atıf bu bahiste elbette çok önemli: “Yunus’un bastığı bayat toprak / gitmek düşünür, bilinçsiz ve inançlı. / yeryüzü astarında besliyor / bambaşka bir diyarı” (Olur Renk Değil, s.9)
Öztürk şiirinde üstü kapalı bir “dayanışma” isteği var. Birinci ve ikinci şahıslar arasında gidip gelen söyleyiş özelliği, hem kimlik hem aidiyet hem de hayata karşı birlikte tutunma hissine dair işaretler veriyor bize. Kimlik ve aidiyet mevzuuna bilahare geleceğim ama şu dizelere dikkat: “Bir fırtınaya yaklaşıyoruz / ellerimi ellerinde bil / dağlılar, yerliler, eşkıyalar / yalnızken hepsi sendendir” (Arz Talep, s.15) Hayatın insana korku veren saldırıları evet korkuları büyütmeye yarar. Ve şairin dediği gibi korku da bulaşıcıdır. Böylesi bir düzlemde şairin hayata ve umuda dair yaptığı tespit oldukça önemlidir: “yaşamak, kör cambaz cesareti / elin elimdeyse bir umut vardır.” (Arz Talep, s.15)
Uyku Provası, şairin geceyle gündüzü, dünyayla ahireti kurcalarken kullandığı sağlam bir eğretileme. Bu uykuda rüya bir geçit gibidir. Uyuyup uyanacağımız bir rüya. Öztürk, bu hissiyatın izinde ezelî takdiri hatırlatır bize: “Telaşın buraya kadar / dünya, bir önceki durak.” (Uyku Provası, s.17)
Nereye diye bir cevap
Öztürk’ün bir kimlik ve aidiyet hissi bağlamında Çerkesliğe dair yaptığı atıf, kendi gözleriyle baktığı, yorumladığı dünyaya dair sahih ve samimi sorgularla birlikte ilerliyor. Bir hınç duygusundan ziyade soylu bir hesaplaşmanın peşinde şair. 19. yüzyılın ikinci yarısında işgal edilen Kafkasya ve yurtlarından zorunlu göçe tabi tutulan Çerkeslerin yaşadığı zulüm, şairin dizelerinde “bir Çerkes kaması”yla hatırlanır. Topraklarından sürülen ve yeniden topraklarına dönemesinler diye evleri barkları yakılıp yıkılan bir halkı yine toprak imgesiyle anlatır Öztürk: “Toprağı olmayan neslin / toprakta olmayan ataları” (Kafkas Dağın Kuşu, s.47)
Öztürk, soruların aslında cevaplara dönüştüğü bir yaşama ilkesiyle hareket eder. Bu bağlamda şiirini kurarken insiyaklardan değil kökleri tarihe, inanca ve kimliğe sımsıkı bağlı bir bilinçten yola çıkar. “Nereye” sorusunun cevabı aslında şairin durduğu yeri gösterir bize. “Ağlamak fiiline dağ aranıyor.” (Nereye Diye Bir Cevap, s.31) der ve ölüm öncesi sessizliği dinlemeye çalışır. Şair, uzakları yakınlaştıran, toprağı inançla yoğuran kadim hakikati gözetlemektedir: “Afyon’da yorgun bir imam sesi / ezan, heybetiyle inliyor / sapsarı topraktan bodur dağlara” (Uzak, s.35)
Ölüm Öncesi, Öztürk’ün hayata ve umuda ve elbette ölüme dair arayışlarını çerçeveleyen iyi bir ilk kitap. Şair, söylemde yer yer kendini hissettiren “tutuklu ve kesintili” dili daha da berraklaştırdığında çok daha güçlü ve gürbüz şiirlerin önü açılacak. Öztürk, sabırla ve sahihlikle sürdürdüğü şiir serüveninde ilk kitabıyla bunun müjdesini fazlasıyla veriyor bize. “Ömrüm, kötü ağırlanmış o konuk.” (Sarı Filikalar, s.43) dese de, şair o ömrün içinde feveran eden sessiz haykırışları güçlü bir dille aktarıyor. Çünkü herkes “uzaktaki aydınlığa bakarken” şair hemen önündeki “ışığı görmekle yükümlü” olduğunun farkındadır: “Ben azı dişimi sıkmakla yükümlüyüm / dilimde eski dualar / her aminde büyüyor umudum / vicdanım kadar geniş / suçluluk duygum.” (Amenna, s.36)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Karlofça Antlaşması ile Balkan Savaşları arasındaki felaketler silsilesinin haddi hesabı yok. Bizim Rumeli dediğimiz diyarın Balkanlaşmasının hikâyesi ise ciltlere, kütüphanelere sığmayacak bir facialar silsilesi. Elbette bu facialar silsilesinin kolektif hafızaya sinmiş nice uzantısı var. Peki, edebiyatımız bu izlerden ne kadar yararlanabiliyor?

Kütüphaneler, çok eski zamanlardan matbaanın bulunuşuna ve günümüze toplumların zenginlik göstergelerinden biri olmuştur.

Bilmem farkında mısınız? Sosyal medyaya bakıyorum, kitap eklerini okuyorum, kitap satış sitelerinin yeni çıkan listelerine göz atıyorum, kitabevlerinde çocuk kitapları raflarını inceliyorum. Hepsinde aynı sonuç: Çocuk şiirleri kitapları yok denecek kadar az… Çıkan çocuk şiirleri kitapları da gereken ilgiyi hak etmiyor.

Hiç seyahatname okumamış birine bunun keyfini anlatmak zor. Gediklisinin, zaten rastladığı kitaba bir göz atmadan geçip gitmesi ihtimal dışı. Zira, sanki özünde, okurunu kendine çeken bir zıt kutbu taşır seyahatnameler. Hele de, zihne kentleri adamakıllı kurma imkanı verebilenler.

 

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.