Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ölüm Öncesi’ne Dair




Toplam oy: 12
Ölüm Öncesi, İlker Nuri Öztürk’ün hayata, umuda ve elbette ölüme dair arayışlarını çerçeveleyen iyi bir ilk kitap. Şair, söylemde yer yer kendini hissettiren “tutuklu ve kesintili” dili daha da berraklaştırdığında çok daha güçlü ve gürbüz şiirlerin önü açılacak.

Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan “hayatını kaybetti” lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi? Ölümün öncesinde hayat vardır ve biz hayatın bizatihi kendisini ölümle tanımlamaktan imtina ederiz. İlker Nuri Öztürk’ün ilk kitabı Ölüm Öncesi, ilk elde bu hayatı hatırlatıyor bize. Bir milat olacaksa hayatta o da ölümün ta kendisidir. Kitabın kapak resmi, bu bağlamda isimle ve içerikle tam bir uyum içinde. Ölüm öncesine yani hayata bakan insan, tam da resimde görüldüğü gibi aslanların, kaplanların varlığında uç bulan yabanilikle savaşmaktadır. Ölüm ve sonrasındaki ahvâli belirleyecek olan da insanın bu kavgada ne yaptığıdır.

Minimal bir şiir yazıyor İlker Nuri Öztürk. Darası alınmış, gevezeliklerden arınmış, sadeliği ve içeriği önceleyen bir dille kuruyor şiirini. Ne anlattığı kadar onu nasıl anlatması gerektiğinin de farkında. Biçimle içerik arasında kurduğu diyalektik bağ, Öztürk’ün meselesini okura iletebilmesinde önemli bir imkân sunuyor. Dildeki bu tercih, Öztürk şiirini okurken, sessiz ve derinden akan bir ırmağın sesini hatırlatıyor insana. Bununla birlikte mısralar arasına, kelimeler arasına görünmeyen ama zihinde kendiliğinden tamamlanan aralıklar bırakmayı seviyor Öztürk. Hayatın içimizde bıraktığı boşluklara benzeyen bu aralıklar, anlatım, imge ve cümle diyalektiği açısından bazı muğlaklıklar barındırsa da Öztürk, bunu kişisel menkıbesi etrafında kurduğu şiirsel dille bir şekilde alt etmeyi başarıyor: “Yalınayak geçsen gül bahçesini, saçlarınsa kavi / uzak kaldığın bir gök, / gürültüsüyle dayanırken pencerene / sana ait gölde yıka ellerini.” (Yeniden, s.8)
Uyku provası
Ölüm Öncesi, Öztürk’ün belki de bir dünya tasviri yaptığı şu dizeyle açılıyor: “Burası, yüksek fikirlerin ovalandığı kayalık” (Yeniden, s.7) Yeniden başlıklı şiir, sürekli bir tekrar hissiyle yaşadığımız hayatlarımıza tutulan bir ayna gibi. Birinci ve ikinci tekil şahısın birlikte kullanıldığı şiir, insanın hayat içindeki arayışlarına odaklanıyor: “saate bakmaktan yaşlanan sesim” (Yeniden, s.7) Aynı şiirde kalıcı hâle gelen “kuşku”dan da bahsediyor şair. Şiirdeki ‘ben’in hayat karşısındaki konumlanışı bu imge özelinde dışlaşıyor desek yeridir. Çünkü Öztürk, bir sonraki şiirde mevcut dünyaların içinde daha yaşanabilir ve güzel bir dünyanın izini sürüyor. Bu izi sürerken Türkçenin özel ve özge mimarı Yunus’a yapılan atıf bu bahiste elbette çok önemli: “Yunus’un bastığı bayat toprak / gitmek düşünür, bilinçsiz ve inançlı. / yeryüzü astarında besliyor / bambaşka bir diyarı” (Olur Renk Değil, s.9)
Öztürk şiirinde üstü kapalı bir “dayanışma” isteği var. Birinci ve ikinci şahıslar arasında gidip gelen söyleyiş özelliği, hem kimlik hem aidiyet hem de hayata karşı birlikte tutunma hissine dair işaretler veriyor bize. Kimlik ve aidiyet mevzuuna bilahare geleceğim ama şu dizelere dikkat: “Bir fırtınaya yaklaşıyoruz / ellerimi ellerinde bil / dağlılar, yerliler, eşkıyalar / yalnızken hepsi sendendir” (Arz Talep, s.15) Hayatın insana korku veren saldırıları evet korkuları büyütmeye yarar. Ve şairin dediği gibi korku da bulaşıcıdır. Böylesi bir düzlemde şairin hayata ve umuda dair yaptığı tespit oldukça önemlidir: “yaşamak, kör cambaz cesareti / elin elimdeyse bir umut vardır.” (Arz Talep, s.15)
Uyku Provası, şairin geceyle gündüzü, dünyayla ahireti kurcalarken kullandığı sağlam bir eğretileme. Bu uykuda rüya bir geçit gibidir. Uyuyup uyanacağımız bir rüya. Öztürk, bu hissiyatın izinde ezelî takdiri hatırlatır bize: “Telaşın buraya kadar / dünya, bir önceki durak.” (Uyku Provası, s.17)
Nereye diye bir cevap
Öztürk’ün bir kimlik ve aidiyet hissi bağlamında Çerkesliğe dair yaptığı atıf, kendi gözleriyle baktığı, yorumladığı dünyaya dair sahih ve samimi sorgularla birlikte ilerliyor. Bir hınç duygusundan ziyade soylu bir hesaplaşmanın peşinde şair. 19. yüzyılın ikinci yarısında işgal edilen Kafkasya ve yurtlarından zorunlu göçe tabi tutulan Çerkeslerin yaşadığı zulüm, şairin dizelerinde “bir Çerkes kaması”yla hatırlanır. Topraklarından sürülen ve yeniden topraklarına dönemesinler diye evleri barkları yakılıp yıkılan bir halkı yine toprak imgesiyle anlatır Öztürk: “Toprağı olmayan neslin / toprakta olmayan ataları” (Kafkas Dağın Kuşu, s.47)
Öztürk, soruların aslında cevaplara dönüştüğü bir yaşama ilkesiyle hareket eder. Bu bağlamda şiirini kurarken insiyaklardan değil kökleri tarihe, inanca ve kimliğe sımsıkı bağlı bir bilinçten yola çıkar. “Nereye” sorusunun cevabı aslında şairin durduğu yeri gösterir bize. “Ağlamak fiiline dağ aranıyor.” (Nereye Diye Bir Cevap, s.31) der ve ölüm öncesi sessizliği dinlemeye çalışır. Şair, uzakları yakınlaştıran, toprağı inançla yoğuran kadim hakikati gözetlemektedir: “Afyon’da yorgun bir imam sesi / ezan, heybetiyle inliyor / sapsarı topraktan bodur dağlara” (Uzak, s.35)
Ölüm Öncesi, Öztürk’ün hayata ve umuda ve elbette ölüme dair arayışlarını çerçeveleyen iyi bir ilk kitap. Şair, söylemde yer yer kendini hissettiren “tutuklu ve kesintili” dili daha da berraklaştırdığında çok daha güçlü ve gürbüz şiirlerin önü açılacak. Öztürk, sabırla ve sahihlikle sürdürdüğü şiir serüveninde ilk kitabıyla bunun müjdesini fazlasıyla veriyor bize. “Ömrüm, kötü ağırlanmış o konuk.” (Sarı Filikalar, s.43) dese de, şair o ömrün içinde feveran eden sessiz haykırışları güçlü bir dille aktarıyor. Çünkü herkes “uzaktaki aydınlığa bakarken” şair hemen önündeki “ışığı görmekle yükümlü” olduğunun farkındadır: “Ben azı dişimi sıkmakla yükümlüyüm / dilimde eski dualar / her aminde büyüyor umudum / vicdanım kadar geniş / suçluluk duygum.” (Amenna, s.36)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yayın sektörünün içinden biri misiniz? Biraz kendinizden bahseder misiniz?

 

İnsan karakter özellikleriyle tanınır daha çok. İnsanın kelimeleri, yürüyüşü, dinleyişi, konuşması hepsi birlik olup karakter denilen hususiyetler toplamını oluşturur. Dil de bir karakter taşır sonuçta. Her dilin ayrı bir karakteri vardır. Çünkü dil, konuşulan ağızlarda, susulan gönüllerde bir kimliğe, bir aidiyet bilincine dönüşür daha çok.

Dünya tarihini değiştiren, konumuzla alakalı en önemli icatlardan biri yazı ise diğeri kuşkusuz matbaadır. Matbaa denildiğinde de akla gelen ilk isim 3 Şubat 1468 yılında hayata gözlerini yuman Johannes Gutenberg’tir. Modern matbaacılığın babası olan isimden önce de matbaa Çin’de yüzyıllar öncesinde kullanılıyordu.

Gerçek, dört unsur kadar hayatidir pratik yaşamda. (Nasıl da tutunuruz ona!) İnsan kendisi için işe yarayan bir gerçeklik versiyonundan (makul bir iş, makul bir evlilik, makul bir çocuk, makul ölçekte çekişmeler, dedikodular, hazlar, keşifler ve yarışlardan) memnun olmadıkça nevroz ataklarıyla boğuşur durur.

Günümüz çocuklarının hafızasında biriken hikâyeler her geçen gün azalıyor. Hikâyesiz büyüyen çocukları bekleyen tehlikelerden söz etmenin sırası değil şimdi. Ama şu kadarını söylemek bile yeterli olacaktır: Geçmişe ait anısı ekran ışığından ibaret olan çocuğun geleceği aydınlık olamaz. Bu yüzden çocuklarımızla anı biriktirmek, onlarla konuşmak, hayatı yaşamak ve deneyimlemek önemli.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.