Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Remzi Şimşek-Nobel Edebiyat Ödülleri ve Peşindeki Lanet




Toplam oy: 5
Edebiyat camiasında bir kesim vardır ki bu ödül onlar için hiçbir şey ifade etmez, diğer bir kesim de ödülün yarattığı o büyülü ortamda kendisini ödül almış yazarların metinlerini okumaya mecbur hisseder. İkisi de biraz uçlarda dursa da ne yok saymanın doğru olduğunu ne de ödülün tam manası ile bir otorite ve edebi zevki temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bugünden geriye baktığımızda ödül almış birçok ismin şu anda adı bile anılmazken edebi zevkin belirleyicisi olduklarını nasıl söyleyebiliriz ki: Üstüne üstlük halen sanat eserinin tanımında en kaba tabirle “yarına kalan” ifadesi kullanılıyorken…

Nobel Edebiyat Ödülleri her yıl olduğu gibi ekim ayında açıklandı. Nobel Ödülü demek göz önünde olmak demek düsturundan hareketle yine ödül açıklanır açıklanmaz birçok tartışma da beraberinde geldi. Bu tartışmaların göbeğine oturan isim ise bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Peter Handke oldu. Handke’nin vaktiyle yaptığı ve savaş suçlarını savunan açıklamaları ödül sayesinde tekrardan gündem oluşturdu. Bu durum ne ilkti ne de son olacak gibi duruyor. Nobel Edebiyat Ödülleri hep sağladığı itibar ve yüklü miktardaki para ödülü ile anılıyor olsa da peşinden bir laneti de beraberinde getirdiği inkâr edilemez.

 

Nobel Vakfı ve İsveç Akademisi’nin ortak çalışmaları sonucu uygun görülen isimlere verilen Nobel Ödülleri, bilhassa edebiyat camiasında ciddi bir merakın sebebi oluyor. Bu merak bazen komitenin sürprizleri ile hüsrana dönüşebiliyor tabii. Tıpkı 1953 yılında Winston Churchill’e verilen ödül sonrası olduğu gibi yakın zamanda (2016) Bob Dylan’a verilen ödül de benzer bir hayal kırıklığına sebep oldu diyebiliriz. Komitenin Dylan kararı, sanatçıyı edebiyat dışı gören pek çok isim için Nobel’in itibarının yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor olduğu yorumlarını da beraberinde getirdi. En azından dünyada ciddi bir okur kitlesine sahip olan Haruki Murakami okurları için vaziyet tamamen bu şekilde. Murakami 8. kez de ödülü alamayınca, tutkulu okurları için sanırım “Nobel bitmiştir” diyebiliriz.

 

Genel kanaat ödül komitesinin muhalif yazarlara daha kıymet verdiği yönündedir. Lakin 2012 yılında ödüle layık görülen Mo Yan için bir muhalif kimlikten bahsetmek pek mümkün gözükmüyor. Hatta tam aksine Mo Yan’ın Çin hükümeti ile mesafeli/kavgalı olmayan tavrının duyulmasından sonra başka bir söylenti de gündemdeki yerini almış oldu. Bazı çevrelerde Çin hükümetinin Mo Yan’ın ödül alması için komiteye baskı yaptığı o yıllarda çokça konuşuldu. Diğer taraftan bu söylentilerin Mo Yan okurlarını pek ilgilendirmediğini de söylemek gerek, ülkemizden hareketle konuşursak bir Mo Yan kitlesi çoktan oluşmaya başlamış diyebiliriz. 2018 yılında ise İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana bir ilk yaşandı ve ödül verilmemesi kararına varıldı. Sebebi ise bir savaş değil komite içindeki bir cinsel taciz skandalıydı Nobel’in gitgide itibarını yitirmeye başladığını düşünen pek çok kişi için 2018 ciddi bir kırılma olmuş olabilir, tam da Man Booker’ın güçlendiği bir dönemde Nobel adına işlerin iyi gitmediği bir yıl olmuştu. Kırılma demişken; Nobel 2018 ödülünün bu yıl sahibine takdim edileceği duyurulduğu andan itibaren Nobel borsasında kadın yazarların ismi de ön plana çıkmış oldu. Taciz skandalından sonra komitenin bir erkek yazar tercih etme ihtimali, gelmesi muhtemel tepkiler göz önünde bulundurulduğunda düşük bir ihtimaldi. Nitekim öyle de oldu ve komite riske girmeyerek 2018 Man Booker ödülünü de almış olan Olga Tokarczuk’u ödüle layık gördü. Gelinen son noktada Nobel’in itibarını koruması için bir şeyler yapması gerektiğini düşünenlerin sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor diyebiliriz.

 

Nobel lanetinin başladığı gün

 

Yazının başında da belirttiğimiz gibi bu kadar göz önünde olmak, dikkatleri üzerinize çekmek ve çok konuşulmak her açıdan iyi olmuyor ve peşinden bir lanet bulutu sizi sarıp sarmalayabiliyor. Bunun sebebini belki de ödülün ortaya çıkışını anlatan o meşhur hikâyede arayabiliriz.

 

Ünlü kimyager Alfred Nobel 19. yüzyılın ortalarında icat ettiği dinamit sayesinde bir hayli zengin olur. Emekliliğini Fransa’daki evinde geçiriyorken bir sabah gördüğü gazete başlıkları şoka girmesine yol açar. Gazeteler, Nobel’in öldüğünü söylüyordur hem de kendisinden hiç de iyi bahsetmeyerek, “Savaş taciri öldü!” başlığını atarlar. Oysa bir rivayete göre ölen aslında Nobel’in erkek kardeşidir ama ok yaydan çoktan çıkmıştır bir kere. Hikâye odur ki, Nobel bu başlıkları gördükten sonra içine kapanır. İnsanların o ölüp gittikten sonra kendisini bu şekilde anacak olmalarından ötürü büyük bir rahatsızlık duyar. Ciddi bir bunalıma girmiş olabileceği düşünülen Alfred Nobel belki de o an bir karara varır. Hikâye böylece uzar gider. Hiçbir kesin kanıt ve ifade olmamasına rağmen Alfred Nobel’in bir vicdan azabı sonucu aldığı kararla bugün tanık olduğumuz Nobel Ödüllerinin temelini attığına inanmak pek de yanlış olmaz.

 

Ödüller ve okurlar 

 

Edebiyat camiasında bir kesim vardır ki bu ödül onlar için hiçbir şey ifade etmez, diğer bir kesim de ödülün yarattığı o büyülü ortamda kendisini ödül almış yazarların metinlerini okumaya mecbur hisseder. İkisi de biraz uçlarda dursa da ne yok saymanın doğru olduğunu ne de ödülün tam manası ile bir otorite ve edebi zevki temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bugünden geriye baktığımızda ödül almış birçok ismin şu anda adı bile anılmazken edebi zevkin belirleyicisi olduklarını nasıl söyleyebiliriz ki: Üstüne üstlük halen sanat eserinin tanımında en kaba tabirle “yarına kalan” ifadesi kullanılıyorken… Diğer taraftan ödülün ciddi manada bir reklam çalışması olduğunu da yadsıyamayız. Tüm dünya tarafından fark edilmek ve eserlerin birçok dile çevrilip daha geniş kitlelere ulaşması küçümsenecek bir ayrıntı değil. Bilhassa ülkemizde 1998’den sonra ciddi bir okur kitlesi edinen Jose Saramago belki de ödül almasaydı bu denli geniş kitlelere ulaşamayacaktı dersek en azından Saramago gibi bir kalem ile tanışmış olan tutkunlar bize hak verecektir. Kesinlikle es geçilmemesi gereken bir husus var ki buna kimsenin itirazı olamaz: Yaygın diller dışında eser kaleme alan yazarların külliyatlarının diğer dünya dillerine tercümesi noktasında Nobel şu anda en kuvvetli itici güç olma özelliğini koruyor. Uzunca bir süre daha da koruyacağa benziyor. 

 

Peki, Nobel’i alamayanlar… 

Nobel Edebiyat ödülleri üzerine düşünmeye gerek duymamış pek çok okur için şaşırtıcı bir liste var elimizde; Tolstoy, James Joyce, J.L. Borges, Milan Kundera ve Umberto Eco… Bu isimler ilk elden akla gelenler, biraz çalışılsa listenin uzayıp gideceğinden emin olabilirsiniz. Hatta bu uzayan listenin Nobel’i alan yazarlar listesinden daha heyecan verici olduğunu bile düşünebilirsiniz. 

 

Bu listede Umberto Eco’ya bir parantez açmak gerekir. İçinde bulunduğumuz dönemin hâkim sanatı olarak sinemanın görülmesi tartışmaya açık bir konu olsa da bu iddianın içinde bir gerçeklik payı taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte bu noktada Eco’nun kaleme aldığı metinlerin sinema sanatına uyarlanmaya en müsait metinlerden olduğu, bu sanatın ileri gelenleri tarafından dile getirmiş bulunuyor. Sinema filmlerinin, romanın yerini aldığını dile getiren birçok tespiti de göz önüne aldığımızda Eco’nun kalemi, çağın diline imkânlar dâhilinde en yakın metinler ortaya koymuş gibi duruyor. Gülün Adı filminin yönetmeni, romanı senaryolaştırma çalışmaları sırasında hiç zorlanmadıklarını dile getirmiş; Eco da bu duruma gerekçe olarak titiz çalışmasını öne sürmüş ve birkaç örnekle bu fikrini desteklemiştir. Eco romanını yazmaya başladığında Ortaçağ’daki bir manastırın planlarının elinde olduğundan ve bu manastırda bir koridor boyunca sürecek diyaloğun mesafe itibariyle ne uzunlukta olacağını bildiği için ona uygun cümleler kurduğunu söylemişti. Bu titiz tavrın diğer romanlarında da aynı şekilde devam ettiğini Eco’nun konuşmalarından kaynakla net bir şekilde biliyoruz. Umberto Eco bu kadar ayrıntı ve titizliğe rağmen komitenin dikkatini çekmemiş olsa da hem sinema sanatında hem de edebiyat camiasında yarına kalacağından şahsen şüphe dahi duymuyorum. Klasikleşmiş ve klasik olmaya aday onca edebi metnin komitenin dikkatini çekmemesi tabii ki saydığımız isimlerin ve eserlerinin edebi değerlerini düşüren bir durum değil. Hatta ödülleri ciddiye almayan okurlar için bu durum sevdiği yazara tutkuyla bağlanmasına sebep bile olabilir.

Faulkner’ın Nobel konuşması 
Tam da bu noktada bütün ödüllendirme sistemlerinin tamamını sorgulamak gerekir. Tabii bunu ödüllerin yazarlara sağladığı imkânları yok saymadan yapmak kaydıyla. Nitekim bu denli prestijli bir ödülü almaya kızının ricası sonucu Amerika’dan kalkıp gelen William Faulkner örneği önümüzde dururken. Faulkner ödülün sahibi olduğu açıklandığında ödülü almak için gitmeyi aklından bile geçirmezken kızının ısrarı üzerine ikna olur ve Stockholm’e gelip tarihe geçen o muazzam ödül konuşmasını yapar. Tutkulu bir Faulkner okuru olarak sırf böyle bir konuşmaya vesile olduğu için Nobel komitesine teşekkür edebilirim. Faulkner konuşmasında yazarın görevlerinden bahsederken şu cümleleri sarf eder: “…içini rahatlatarak insanın dayanma gücünü artırmak ve geçmişteki zaferlerin kaynağı olan cesareti, onuru, umudu, gururu, şefkati, acımayı ve fedakârlığı hatırlatmak onun ayrıcalığıdır.” Bunun bir şehir efsanesi olduğunu düşünenlere bir anekdot daha: Ödül sonrası ABD başkanı, Faulkner’ı Beyaz Saray’a yemeğe davet eder ama Faulkner bu yemeğe katılmaz. Gazetecilerin bu husustaki sorularına ise gayet net bir şekilde, “bir akşam yemeği için o kadar yol gitmek bana mantıklı gelmedi” diye cevap verir. Bu anekdottan anladığımız kadarıyla ödül Faulkner’ın şahsında hiçbir değişikliğe sebep olmamış lakin bu zor kalem sahibinin eserlerinin diğer dillere çevrilmesinde yayıncıları daha cesur olmaları noktasında teşvik etmiştir diyebiliriz.  
Tekrar odaklandığımız konuya dönersek Tolstoy’un ve ismini saydığımız diğer isimlerin bu ödüle layık görülmemesinin pek çok sebebi olabilir. Bilhassa ödülün verileceği yazarlarda  aranan özellik için düşülmüş olan “idealist eğilimi en farklı şekilde ifade eden yazarlara verilir” notu dikkat çekici. Bu özetleyici cümle her ne kadar tartışmaya açık kavramlar barındırsa da görünürde halen bu cümlenin ödülün temel kıstası olduğuna inanılmakta. Yukarıda verdiğimiz Gülün Adı örneğini de düşünürsek, Eco’nun idealist eğilimi en farklı şekilde ifade edemediğini söylemek pek makul durmuyor. Pekala, bu sefer el büyütelim ve 20. yüzyıl edebiyatını derinden etkilemiş olan James Joyce ismine dikkat kesilelim. Joyce bu tanım içinde yer almadığı için mi ödüle layık görülmedi yoksa kendisi, döneminin edebiyat zevkinin ötesinde metinler kaleme aldığı için mi dikkat çekmedi sorusunu sormadan geçemiyoruz.  
Yahut Joyce’un öğrencisi olarak kabul edilen Beckett’in 1969’da ödüle layık görülmesi, beslendiği kaynak olan Joyce’un edebiyatının ölümünden 28 yıl sonra mı anlaşılabildiğini gösterir bilinmez. Bu sorunun cevabını sanırım edebiyat tarihçilerine bırakmak en doğrusu olur.


Nobel’i reddetmek 

Şu kadarını söylemeden de geçmemek lazım: Birçoklarının malumudur ki İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan acıların etkisiyle edebiyatçıların artık karakterlerin iç dünyasına yöneldiğinden bahsedilir. Bu yönelim bilinç akışı tekniğinin kullanımını da artırmış, bilhassa Marcel Proust’un açtığı yol, savaş sonrası yaşananların da etkisi ile doğal bir şekilde gelişerek zirve isimlerini ortaya çıkartmıştır. Virginia Woolf gibi bu tekniği ustalıkla kullanan bir yazarın Faulkner ve Beckett’in aksine ödülü alamamış olmasının mutlaka başka bir nedeni olmalı diye düşünmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. 
Tüm bunların yanında değişen dünya düzeniyle beraber Nobel artık bir meta olarak yeni isimleri ortaya çıkartıp sunma ve kıymet görmeleri için çaba sarf etme noktasında elini zayıflatıyor diyebiliriz. Artık farklı ülke edebiyatlarının, çeviri faaliyetleri ve internet gibi geniş bir ağın sayesinde daha kolay bir şekilde dünyaya yayıldığını düşünürsek pek de haksız sayılmayız. Artık mesafe merkezli sınırların ortadan kalkmaya başladığı bir çağda kaliteli edebiyata ulaşmak, keşfetmek ve ortaya çıkarmak belki yine zor ama eskisi kadar değil. İlerleyen zamanda Nobel gibi prestijli bir ödülün kendini yenilemeden sadece para ödülünün gücüyle itibarını koruyabileceği zor görünüyor. Bu noktada üst düzey kaliteli edebi metinlerin geniş kitlelere ulaşması için hâlâ elinde bulunan güçle Nobel’in bir şeyler yapması gerektiğini söylemek haddi aşmak olmaz diye düşünüyoruz.
Hatta bundan yüz yıl sonra ödülü kabul etmemek, kabul etmekten daha akıllıca bir hareket olarak görülebilir gibi iddialı bir çıkış bile yapabiliriz. “İşte orada ödülü kabul etmeyen yazar” forsu, ödülle beraber dolaşan, biraz da mizahi bir dille dillendirdiğimiz lanetten daha cezbedici bir hal alabilir. Belki de yüz yıl sonranın J.L. Borges okurları, nahif ve nazik kör bilgenin ödüle layık görülmemesinin çok yerinde bir karar olduğunu düşünerek kıymetli yazarlarını sevmeye devam edeceklerdir. Kim bilir…. 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.