Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Savaşların Palyaçosu; Heinrich Boll




Toplam oy: 262
Böll, her ne kadar muhalifleri tarafından ABD’nin başını çektiği müttefiklere yaranma iddiası ile meşhur romanının isminden mülhem ‘Palyaço’ olarak suçlansa da, Alman kapitalist demokrasisini ve ABD’yi çok sert cümlelerle eleştirmiştir.

Heinrich Böll, ismi modern Alman Edebiyatı’nın duvarlarına kalın harflerle kazınmış bir yazar. 1972 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat ödülünün ve eserlerinde işlediği konuların evrensel boyutu sayesinde, saygın bir kimlik kazandı. Çağdaşlarını ve kendisinden sonra gelen birçok yazarı etkisi altına alıp ortaya koyduğu tarzı ile kült bir yazar haline gelen Heinrich Böll ölümünün üstünden otuz dört yıl geçmesine rağmen nefes alıp vermeyi sürdürüyor.

 

Heinrich Böll, dünyada devasa krizlerin birbirinin üstüne yığıldığı 1917 yılında Köln’de dünyaya geldi. Koyu Katolik bir ailede büyümesi, evlerinin yasa dışı Katolik örgütlerin düzenli toplantılarına kapılarını açması neticesinde Böll, katolisizmin bir neferi olarak yetişir. Hitler’e başından beri karşı olan ailesinin teşvikiyle Nazilere sesini yükselten gruplarla siyasi ve entelektüel ilişkiler içinde bulunur. Üniversiteye girdiği yıl, kerhen askere alınır ve çeşitli cephelere gönderilir. İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli zamanlarında asker olarak görev yapması Böll’ün bundan sonraki hayatını şekillendirmiştir. Böll, bu vesileyle savaş ve lirizm kavramlarını birleştirerek ortaya yeni bir terkip koymuştur. Cepheden ailesine ve sevdiği kadına yazdığı mektuplarda da bu hal görünür. 1945 yılında Nazi Almanya’sının korkunç bir yenilgi almasıyla sonuçlanan savaşın ardından Böll, Köln’e döner ve babasından kalan marangozhanede çalışmaya başlar. Aynı zamanda ilk romanını bu süreçte tamam eder. Böll’ün heybesinde savaşa dair binlerce anı ve bir o kadar duygu birikmiştir. Zira savaşa dair yazdıkları, birinci eldendir.

 

1972 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alana dek çeşitli üniversitelerde ve kurumlarda dersler veren Böll, beri yandan siyasi faaliyetlerini de sürdürür. Özellikle Almanya’nın Doğu- Batı olarak bir duvarla ikiye ayrılması meselesi üzerinde durur ve duvarı simgesel boyutuyla işler. Dünyanın dört bir yanında cereyan eden siyasi yönü ağır basan olaylara kendisiyle birlikte hareket eden bir grup yazarla müdahil olmaya ve dünya barışını mümkün kılma ütopyasını somutlaştırmaya çalışmıştır. Temel insan hakları, demokrasi, ayrımcılık gibi konularda ateşli konuşmalar yapar ve uzun bildiriler kaleme alır. Eserlerinin onlarca dile çevrilip, eleştirmenlerin ‘bir deha’ övgülerine mazhar olduğu yıllarda evi taranır ve sayısı kez ölüm tehdidi alır. Yıllardır bir parçası olmaktan büyük haz duyduğunu her fırsatta dillendirdiği Katolik Kilisesi’nden çıkar. 1985 yılında dünyadan göçtüğünde ardında onlarca eser ve çınlamaları halen duyulan bir ses bırakır.

 

“YIKINTI EDEBİYATI”

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kökten değişen dünya düzeninin edebiyata yansıması neticesinde budaklanan “Yıkıntı Edebiyatı” (Trümmerliteratur) bilhassa Alman romancılar üzerinde oldukça etkili olmuştur. Savaşın ardından toplumu kuşatan kolektif travma kültürü uzun yıllar sürdü. Heinrich Böll, toplumun belleğini bu cepheden müşahede etmiştir. Ortaya, yayınlandığı günlerde büyük tartışmalar meydana getiren tezler ve çözüm önerileri koydu. Böll’ün tercih ettiği muhtevaların neredeyse tamamı savaş ve onun yörüngesinde dönen parçalardır. Aşk, yalnızlık, yoksulluk, çaresizlik, aile ilişkileri, belirsizlik, umut, korku gibi evrensel duyguları yerel sorunlarla perçinleyerek anlatmıştır.

 

Böll, ne galibiyetin peşinde koşan, ne mağlubiyetten korkan yalnızca sakin bir hayat sürmek isteyen insanların seslerini duyurdu. İdeal toplum arzusunu ve iç huzura duyduğu özleme yaptığı vurguları güçlü diyalogların etrafına dizdi. Böll’ü çağdaşlarından ayıran en başat tarafı, savaşın ve sonrasında yaşananların anlamsızlığına dair yaptığı tespitlerin rengi ve tonuydu. Tevrati ve varoluşçu yazarlarda görülen kriz esnasındaki bedbin hal, buhranın içinde ölümü bekleme ritüeli, karanlıktan yontulan cümleleri okuma ayini ve hayatın anlamsızlığına dair çizilen hatların Böll’ün eserlerine izdüşümü farklıdır. Böll, yitip giden bunca şeyin arasında hâlâ insanlığına inanmak istemiş ve umut denen çatal boynuzlu geyiğin peşi sıra yürümeyi yeğlemiştir. Bu yol, onun nezdinde hiç şüphesiz, Hristiyanlığın aziz külliyatında yer alan isimlerin de adımladığı türdendir. İnanç ve aşkın temel yasaları, enkaz haline dönmüş binaların üstüne serilmiş mukaddes bir örtüdür onun için.

 

ALMANYA’NIN RUHUNU ORTAYA KOYAN YAZAR

 

Dışavurumcu bir perspektifle anlattığı sahnelerde yalın bir dil kullanmıştır, Böll. Alman toplumunu köklerine kadar analiz etmiş, Almanya’nın ruhunu; kültürel kodlar üzerinden tarif etmeye çalışmıştır. Bu noktada kurmacalarının alt metinlerini Alman topraklarının ilk yerleşimcilerine kadar götürür. Doğudan gelen istilacılarla önce vuruşarak ardından da karışarak bugünkü Orta Avrupa’da yerleşik hale gelen Germenler’in hafızası ile modern zamanların bilinci arasında bir münasebet kurmuştur. Germen kavminin göçebelikten, barbarlığa akabinde paganlığa ve nihayetinde Hristiyanlığa sıçrama aşamalarını bir yekun halinde ele almış, bu zaman dilimini Freudyen çerçeve içinde resmetmiş ve orta noktaya şiddeti, cinselliği ve açlığı koymuştur. Germen mitleri ile Hristiyan literatürünün tepesine modern dünya destanları eklemiştir.

 

Heinrich Böll, her ne kadar edebi ve siyasi muhalifleri tarafından ABD’nin başını çektiği müttefiklere yaranma iddiası ile meşhur romanının isminden mülhem ‘Palyaço’ olarak suçlansa da, Alman kapitalist demokrasisini ve ABD’yi çok sert cümlelerle eleştirmiştir.

 

Böll’ün karakterleri korku ve paranoyalarının esiri olmuş, refleksleri sese, kokuya, harekete gereğinden çok fazla tepki veren tiplerdir. Hem fiziki, hem psikolojik kalıntıların üstünde yaşamaya çabalarlar. Düşün kabusu, kabusun düşü kapsadığı çok denklemli ve sert katmanlı rüyalar görürler ve bu süreç onların nerden geldiklerini, ne olduklarını neye dönüşeceklerini belirler. Böll’ün karakterleri çelişkileri bir nimet sayarlar. Zira her şeyin tutarsız olduğu bir yerde dengeli olmak aslında dengesizlik manasına gelir. Bu sebeple karakterler büyük bir yıkımın üstünde kurulan kanlı pistte aşkla dans edebilirler.

 

Heinrich Böll, deyince benim zihnimde hep bir palyaço görüntüsü canlanır. Bu palyaço savaşın tam ortasında durup hem ağlar, hem güler.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.