Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Savaşların Palyaçosu; Heinrich Boll




Toplam oy: 270
Böll, her ne kadar muhalifleri tarafından ABD’nin başını çektiği müttefiklere yaranma iddiası ile meşhur romanının isminden mülhem ‘Palyaço’ olarak suçlansa da, Alman kapitalist demokrasisini ve ABD’yi çok sert cümlelerle eleştirmiştir.

Heinrich Böll, ismi modern Alman Edebiyatı’nın duvarlarına kalın harflerle kazınmış bir yazar. 1972 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat ödülünün ve eserlerinde işlediği konuların evrensel boyutu sayesinde, saygın bir kimlik kazandı. Çağdaşlarını ve kendisinden sonra gelen birçok yazarı etkisi altına alıp ortaya koyduğu tarzı ile kült bir yazar haline gelen Heinrich Böll ölümünün üstünden otuz dört yıl geçmesine rağmen nefes alıp vermeyi sürdürüyor.

 

Heinrich Böll, dünyada devasa krizlerin birbirinin üstüne yığıldığı 1917 yılında Köln’de dünyaya geldi. Koyu Katolik bir ailede büyümesi, evlerinin yasa dışı Katolik örgütlerin düzenli toplantılarına kapılarını açması neticesinde Böll, katolisizmin bir neferi olarak yetişir. Hitler’e başından beri karşı olan ailesinin teşvikiyle Nazilere sesini yükselten gruplarla siyasi ve entelektüel ilişkiler içinde bulunur. Üniversiteye girdiği yıl, kerhen askere alınır ve çeşitli cephelere gönderilir. İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli zamanlarında asker olarak görev yapması Böll’ün bundan sonraki hayatını şekillendirmiştir. Böll, bu vesileyle savaş ve lirizm kavramlarını birleştirerek ortaya yeni bir terkip koymuştur. Cepheden ailesine ve sevdiği kadına yazdığı mektuplarda da bu hal görünür. 1945 yılında Nazi Almanya’sının korkunç bir yenilgi almasıyla sonuçlanan savaşın ardından Böll, Köln’e döner ve babasından kalan marangozhanede çalışmaya başlar. Aynı zamanda ilk romanını bu süreçte tamam eder. Böll’ün heybesinde savaşa dair binlerce anı ve bir o kadar duygu birikmiştir. Zira savaşa dair yazdıkları, birinci eldendir.

 

1972 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alana dek çeşitli üniversitelerde ve kurumlarda dersler veren Böll, beri yandan siyasi faaliyetlerini de sürdürür. Özellikle Almanya’nın Doğu- Batı olarak bir duvarla ikiye ayrılması meselesi üzerinde durur ve duvarı simgesel boyutuyla işler. Dünyanın dört bir yanında cereyan eden siyasi yönü ağır basan olaylara kendisiyle birlikte hareket eden bir grup yazarla müdahil olmaya ve dünya barışını mümkün kılma ütopyasını somutlaştırmaya çalışmıştır. Temel insan hakları, demokrasi, ayrımcılık gibi konularda ateşli konuşmalar yapar ve uzun bildiriler kaleme alır. Eserlerinin onlarca dile çevrilip, eleştirmenlerin ‘bir deha’ övgülerine mazhar olduğu yıllarda evi taranır ve sayısı kez ölüm tehdidi alır. Yıllardır bir parçası olmaktan büyük haz duyduğunu her fırsatta dillendirdiği Katolik Kilisesi’nden çıkar. 1985 yılında dünyadan göçtüğünde ardında onlarca eser ve çınlamaları halen duyulan bir ses bırakır.

 

“YIKINTI EDEBİYATI”

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kökten değişen dünya düzeninin edebiyata yansıması neticesinde budaklanan “Yıkıntı Edebiyatı” (Trümmerliteratur) bilhassa Alman romancılar üzerinde oldukça etkili olmuştur. Savaşın ardından toplumu kuşatan kolektif travma kültürü uzun yıllar sürdü. Heinrich Böll, toplumun belleğini bu cepheden müşahede etmiştir. Ortaya, yayınlandığı günlerde büyük tartışmalar meydana getiren tezler ve çözüm önerileri koydu. Böll’ün tercih ettiği muhtevaların neredeyse tamamı savaş ve onun yörüngesinde dönen parçalardır. Aşk, yalnızlık, yoksulluk, çaresizlik, aile ilişkileri, belirsizlik, umut, korku gibi evrensel duyguları yerel sorunlarla perçinleyerek anlatmıştır.

 

Böll, ne galibiyetin peşinde koşan, ne mağlubiyetten korkan yalnızca sakin bir hayat sürmek isteyen insanların seslerini duyurdu. İdeal toplum arzusunu ve iç huzura duyduğu özleme yaptığı vurguları güçlü diyalogların etrafına dizdi. Böll’ü çağdaşlarından ayıran en başat tarafı, savaşın ve sonrasında yaşananların anlamsızlığına dair yaptığı tespitlerin rengi ve tonuydu. Tevrati ve varoluşçu yazarlarda görülen kriz esnasındaki bedbin hal, buhranın içinde ölümü bekleme ritüeli, karanlıktan yontulan cümleleri okuma ayini ve hayatın anlamsızlığına dair çizilen hatların Böll’ün eserlerine izdüşümü farklıdır. Böll, yitip giden bunca şeyin arasında hâlâ insanlığına inanmak istemiş ve umut denen çatal boynuzlu geyiğin peşi sıra yürümeyi yeğlemiştir. Bu yol, onun nezdinde hiç şüphesiz, Hristiyanlığın aziz külliyatında yer alan isimlerin de adımladığı türdendir. İnanç ve aşkın temel yasaları, enkaz haline dönmüş binaların üstüne serilmiş mukaddes bir örtüdür onun için.

 

ALMANYA’NIN RUHUNU ORTAYA KOYAN YAZAR

 

Dışavurumcu bir perspektifle anlattığı sahnelerde yalın bir dil kullanmıştır, Böll. Alman toplumunu köklerine kadar analiz etmiş, Almanya’nın ruhunu; kültürel kodlar üzerinden tarif etmeye çalışmıştır. Bu noktada kurmacalarının alt metinlerini Alman topraklarının ilk yerleşimcilerine kadar götürür. Doğudan gelen istilacılarla önce vuruşarak ardından da karışarak bugünkü Orta Avrupa’da yerleşik hale gelen Germenler’in hafızası ile modern zamanların bilinci arasında bir münasebet kurmuştur. Germen kavminin göçebelikten, barbarlığa akabinde paganlığa ve nihayetinde Hristiyanlığa sıçrama aşamalarını bir yekun halinde ele almış, bu zaman dilimini Freudyen çerçeve içinde resmetmiş ve orta noktaya şiddeti, cinselliği ve açlığı koymuştur. Germen mitleri ile Hristiyan literatürünün tepesine modern dünya destanları eklemiştir.

 

Heinrich Böll, her ne kadar edebi ve siyasi muhalifleri tarafından ABD’nin başını çektiği müttefiklere yaranma iddiası ile meşhur romanının isminden mülhem ‘Palyaço’ olarak suçlansa da, Alman kapitalist demokrasisini ve ABD’yi çok sert cümlelerle eleştirmiştir.

 

Böll’ün karakterleri korku ve paranoyalarının esiri olmuş, refleksleri sese, kokuya, harekete gereğinden çok fazla tepki veren tiplerdir. Hem fiziki, hem psikolojik kalıntıların üstünde yaşamaya çabalarlar. Düşün kabusu, kabusun düşü kapsadığı çok denklemli ve sert katmanlı rüyalar görürler ve bu süreç onların nerden geldiklerini, ne olduklarını neye dönüşeceklerini belirler. Böll’ün karakterleri çelişkileri bir nimet sayarlar. Zira her şeyin tutarsız olduğu bir yerde dengeli olmak aslında dengesizlik manasına gelir. Bu sebeple karakterler büyük bir yıkımın üstünde kurulan kanlı pistte aşkla dans edebilirler.

 

Heinrich Böll, deyince benim zihnimde hep bir palyaço görüntüsü canlanır. Bu palyaço savaşın tam ortasında durup hem ağlar, hem güler.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.