Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Sezginin şiddetinde Peyami safa kadını




Toplam oy: 16
Safa, övgüsünü “ruh kadın”ına bahşeder. Bu tercihle moderniteyle kurduğu ilişkiyi ve tarafını da açık etmiş olur. Ruh kadın tipolojisinin en belirgin görünümü Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda kendini gösterir.

Benliğin keşfine çıkmak heyecan verici değil midir her zaman? Çünkü “ben”in anatomisidir karşımıza çıkacak olan. Bu keşifle “ben”in mizacı, davranışları, yönelimleri, bilinçdışı olmak üzere çoğu şeyine vakıf olabiliriz. Keşfin bu incelik bilgisine kimi yazarlar öyle numuneler sunar ki, onların bu tahlil yeteneklerine hayran olmakla kalmaz, peşlerine düşeriz daha fazlası için. Peyami Safa, derinlikli mizaç tahlilleri ve psikanalizini yaptığı roman karakterleriyle özel bir yerde durur. Bilhassa romanları birbirinden özel, derinlik, incelik ve iç görüye sahip kadınlarla doludur.

 

Isabelle Mons, Ruhun Kadınları kitabında Freud’un kadınlık üzerine olan teorilerini Kadın Narsisizmi, Kadın Cinselliği ve Kadınlık kuramlarıyla çalıştığını fakat “Kadın Muamması” karşısında ne diyeceğini bilemeyen Freud’un kadınları anlamak isteyenleri şairlere havale ettiğinden bahis açar muzipçe. Öyle ki kadın doğasının muammasıyla Freud bile baş edemez. Edebiyatımızda ise bu muamma üzerine en çok kafa yoranlardan biri olarak Peyami Safa belirir.


Peyami Safa kadını
Peyami Safa’nın Kadın&Aşk&Aile kitabı, onun psikoloji merakına ve romanlarındaki kadın karakterlerin hangi zeminde oluşturulduğuna dair ipuçları sunar nitelikte. Bilhassa Kadın ve Sır başlıklı yazısı, onun kadına bakışını yansıtır. Safa, sırdan kastının ruhun içyapısına ait bilgileri; ruhtan kastının ise aklın değil, idrakin dışında kalan içerlek ve karanlık bölgeleri kastettiğini belirtir. Yazıda ismini geçirdiği Fransız şair Paul Claudel’in erkeğe atfettiği akıl ve kadına atfettiği ruhu; Animus ve Anima tasnifi onun kadına bakışıyla büyük ölçüde benzeşir. Başka bir yazısında ise Gina Lombroso’nun Kadın Ruhu kitabını önerir okurlarına.
Peyami Safa’nın gazete yazıları da onun kadın bahsine hususi ilgisini ele verir. “Lilith misin Havva mı?” başlıklı yazısı romanlarındaki femme fatale kahramanların Lilith metaforundan beslendiğini aşikâr eder bize. Femme Fatale, Drama Queen karakterleri olanca histerisi, paranoyası ve problemleriyle estetize eden Safa, bu karakterleri çoğunlukla Doğu-Batı çatışması, modernite eleştirisi zeminine oturtarak ve eleştirisini bazen örtük bazen apaçık bir didaktik dille yapar. Örneğin Mahşer'de savaş yıllarında yüksek sosyetenin alemli gecelerine, Sözde Kızlar’da taşradan şehre göç etmiş bir kadın üzerinden modernleşmeye, Selma ve Gölgesi’nde, Canan’da, Bir Tereddüdün Romanı’nda kötücül kadın karakterlerine ve 9. Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye romanlarında çağdaşlaşma sürecindeki çatışmalarına okurlarını tanık tutar.
Hıncın zarafeti
Kadınların çoğunda sahip olduğu güç/güzellik/özellik her ne ise varlığını onun üzerinden güzelleyen beğenilme arzusunu bilen Safa, bu arzuyu Bir Tereddüdün Romanı’nda histerik kahramanı Vildan’da ayyuka çıkarır. Vildan âşık etmek hırsıyla yanıp tutuştuğu adama elindeki hançerin üzerine nakşettirdiği cümlenin anlamını haykırır: “Entrero in un cuore! Manası nedir biliyor musun? Bir kalbe gireceğim demek.”
Doğanın kadim ve ilkel yasaları fısıldıyor ki kadın, erkeği seçerken hayatının zahirini; erkek, kadını seçerken ise hayatının batınını seçmiş oluyor. Erkeğin iç âlemini kadın; kadının dış âlemini ise erkek belirliyor sanki. Fakat iç âlem ve dış âlem mukayesesi bu geleneksel bakıştan ayrılıp iki kadın ile de mümkün olabiliyor. Bu mukayese Safa’nın Canan romanında billurlaşır. Zahire hitap eden Canan karakteri ve iç görüsü yüksek Bedia karakteri arasındaki mukayesenin kazananı romanın sonunda açık olur. “Canan esaslı bir fikrimi değiştiren yegâne kadındır: dişi hayvan sevk-i tabisiyle kadın sevk-i tabisinin arasında gayet ince bir fark olduğunu bana öğretti” dedirtir kahramanına. Ve asıl taltifini hikâyenin sonuna saklar: “Ne asil yüz! Bir sene evvel Bedia’nın çehresinde bu kadar mana olsaydı, Canan’la rekabet edebilirdi.”
Ruh ve ten kadını
Ruh kadını, ten kadını diye erkek nazarında sessiz bir tasnif var sanki. Kadınların varlıklarına bakınca en güçlü vurguyu -göz mü, dudak mı, bakış mı, zekâ mı, seziş mi, hâl mi, naz mı, siluet mi- en güçlü vurgu nerede ve o her ne ise onu görüyorlar hemen. Bu sessiz tasnifi romanlarında çoğunlukla iki tezat karakter mukayesesiyle veren Safa, övgüsünü “ruh kadın”ına bahşeder. Bu tercihle moderniteyle kurduğu ilişkiyi ve tarafını da açık etmiş olur. Ruh kadın tipolojisinin en belirgin görünümü Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda kendini gösterir. Metafizik bir dönüşümle iç huzurunu bulacak olan Nilüfer’e Matmazel Noraliya adındaki bir kadının defteriyle şifa bulunur. Bu şifacı Safa’nın prototip ruh kadınının en iyi örneğidir.
Kadınların öz benliklerini keşfettikleri, ergenliğe, orta yaş krizine, bir kimlik buhranına denk gelen ve etrafa tümüyle kayıtsız, aynada varlıklarını seyrettikleri döneme -Lacan’ın Mirror Stage (Ayna Evresi)’nde bahsettiği türden bir bilişsel keşfedilmemişlik evresi gibi- Peyami Safa roman karakterleriyle katkıda bulunur. Bu prototip de Sözde Kızlar’da görünürlük kazanır. Roman, kendini keşfe çıkan ve bütünüyle safi kadın özelliklerini gösteren Mebrure’nin “Sözde Kızlar”ın ortasına düştüğü bir yerde kendini, kadınlığını ve kötücül olanı keşfinden sonra yine aslına dönüşünü konu edinir.
Yeni kadın
Bir Tereddüdün Romanı’nda “tercümeler yaptın, fakat bir satır bile yazı neşretmedin; çocuklara bayılıyorsun, fakat ana olmadın; her emelin, her gayenin büyüklüğünü ve güzelliğini anlıyorsun fakat hiç bir emelin yok; bir çocuk saflığıyla en basit yalanlara inanabilirsin fakat hiç bir şeye iman etmiyorsun” diye itham ettiği “her şey budalası” kahramanı Vildan’a cevap verircesine “Kadının ebediyeti zekâsında değil, rahmindedir. Yeni kadın, yaratıcılığın merkezini şaşırmıştır » diyen Peyami Safa bu cümleyle modernitenin yeni kadın tipolojisine en sert eleştirisini de getirmiş olur. Safa, geleneksel olandan yana tavır alan bir tutum gösterir. Oysa bazen tek bir cümleden, bir sonsuz doğrulmaz mı? Yazmak doğurmak değil midir? Yazmak, yalnızca bedeninde değil ruhunda, zihninde ve kalbinde de bir rahim taşıyan kadınlara yakışmaz mı en âlâ?
İncelik bilgisi
Safa’nın alamet-i farikası zengin kadın karakterlerinin mizaç tahlilleriyle sınırlı kalmaz. Birçok kavrama keskin perspektifi ile getirdiği ince yorumlar, güçlü ifadelerle o Türk edebiyatında incelik bilgisini romanlarında en iyi uygulayanlardan biri olarak yerini alır;
• Hayranlığa bambaşka bir tanım getirerek “yenilmiş
kıskançlık” der.
• Yalnızız’da “kalbin kendine müdafaa”sından bahseder:
“Sevgide kaybolmamak için nefret sebepleri arar,
bulamazsa yaratır. İşte böyle, kendi kendini aldattığını
anlayınca da utanır ve ona daha çok bağlanır. Kendi
yalanlarını affetmeyen kalbin kendine verdiği ceza.”
• “Alakalarımızın yüz bin şekline isim bulamıyoruz ve
sevmek deyip çıkıyoruz” diyerek sevmenin en çok
suiistimale uğrayan kelime olduğunu söyler.
• Yaşamak hırsı kadar, ölmek hırsımız olduğundan bahseder.
Ve zekâmızın hürriyetinden ve genişliğinden ancak “izm”siz düşünülebildiği gün bahsedebileceğimizi söyler.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yaklaşık 500 yıl önce; 20 Eylül 1519’da İspanya’dan 5 gemi ve 265 kişi ile yola çıkılıp, 3 yıl sonra 6 Eylül 1522’de 1 gemi ve 18 kişiyle geri dönülerek dünya tarihi yeniden yazılmıştı. Çünkü “başlangıçta baharat vardı!”

 

Türkiye’de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı.

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.