Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Shakespeare’i Sevdiremediklerimizden Misiniz?




Toplam oy: 24
Alev Alatlı, “İyi ki okumamışız, okusaydık Anglo-Sakson dünya gibi, biz de kargadan başka kuş, Shakespeare’den başka yazar tanımayacaktık,” dediğinde kastettiği kuşkusuz okumamanın erdemleri değildi. Batı Kanonu’nun dışında okuma seçenekleri de olduğunu söylemeye çalışıyordu. Yanlış anlamayı tercih ettiler. Shakespeare sevenlerden olmama rağmen ben de oturdum başka kimler cüret etmiş sahnenin ve şiirin bu dokunulmaz ismine, onu araştırdım. Robert Greene ve Tolstoy başta olmak üzere, Pepys, Voltaire, Shaw, Wittgenstein, Tolkien… Kimler yok ki Shakespeare sevmezler arasında.

Yıl 1662. 29 Eylül, Pazartesi günü, İngiliz günlük yazarı Samuel Pepys Londra’da Shakespeare’in A Midsummer Night’s Dream’ini seyretmeye gidiyor ve tiyatrodan seyrettiklerinden zerre etkilenmemiş olarak çıkıyor. Günlüğüne bakılırsa: “... A Midsummer’s Night’s Dream performansından çıktık, daha önce izlememiştim, bir daha da izleyecek değilim çünkü hayatımda gördüğüm en saçma sapan oyundu bu. İtiraf edeyim, eğlenceli dans performansları ve sahnede boy gösteren bazı latif kadınlar yok değildi ve açıkçası iyi olan da sadece bunlardı.” Shakespeare’den hazzetmeyenleri sayacaksak tek isim değil Samuel Pepys. Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından kabul edilmesine rağmen, Shakespeare’in eserlerinden nefret eden başka büyük yazarlar da var.

Shakespeare’in en büyük eleştirmeni: Tolstoy
Shakespeare’in en büyük eleştirmenlerinin başında Savaş ve Barış’ın yazarı Lev Tolstoy geliyor. Öyle böyle bir eleştiriden bahsetmiyoruz, Shakespeare’in oyunlarını yerden yere vuran ve bir yazar olarak hak etmediği şekilde göklere çıkarılışına burun kıvıran On Shakespeare yazısı 100 sayfayı aşıyor. (1906) Tolstoy, “önemsiz ve estetik yoksunu bir yazar” saydığı Sahnesarsan’ı “sadece ahlaktan yoksun değil, aynı zamanda şeytani” buluyor, eserlerini “tartışmalı ve olağanüstü kötü” olarak nitelendiriyordu. Gençliğinde King Lear, Romeo and Juliet, Hamlet ve Macbeth’i (“Bunlar güya en iyi eserleri!”) ilk okuduğunda “sıkıntıyla karışık karşı konulmaz bir tiksinti” hissetmiş. Gene de eleştirilerini o ilk gençlik hissiyatına dayandırmıyor. Neden derseniz, o upuzun On Shakespeare’i yazmadan önce, yani 75 yaşındayken, hissiyatının ve zevklerinin zamanla değişip değişmediğini sınamak için Shakespeare’in bütün eserlerini yeniden okumuş: “Aynı şeyleri, daha da şiddetle hissettim. Sadece bu kez büyük dâhinin sorgusuz sualsiz kabul edilmiş ve günümüz yazarlarının hala onu taklit etmeye, okurların ve seyircilerinse onun gerçekte bir rivayetten ibaret ehemmiyetini kavramak adına boşu boşuna çırpınmalarına sebep olan görkemi, benim gözümde yanlış anlamaya mahal vermeyecek bir keskinlikle yerle yeksan olmuştu. Bütün diğer sahtekarlıklar gibi Shakespeare’in hayattayken tadını doya doya çıkardığı bu görkem muazzam bir şeytanilik içeriyordu. İnsanların, onu okumak adına kendi estetik anlayışları ve ahlaki duruşlarını çarpıtmayı bile göze almaları bana göre üzüntü verici.”
Shakespeare’in felsefesini boş bulan Shaw
1890’ların sonu. O tarihlerde George Bernard Shaw, Saturday Review gazetesinde tam üç yıl tiyatro eleştirmenliği yapmış ve bu üç yıl içinde 19 Shakespeare oyununu eleştirerek Sahnesarsan’a dair görüşlerini çekincesizce ifade etmişti: “Zihnimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, Shakespeare’den başka bütünüyle hakir gördüğüm değeri şişirilmiş bir yazar gelmiyor aklıma,” diye yazmıştı, “Sir Walter Scott bile onun kadar beter sayılmazdı. Bana göre tek istisna, Homeros olabilir.” Makalelerinde zaman zaman Shakespeare’in kelimelerle oynamasını ve dilsel yaratıcılığını övmesine rağmen Shaw, Twelfth Night ve Much Ado About Nothing’i “üç beş kuruş kazanmak için yazılmış şeyler”, Othello’yu ise “boş melodram” olarak nitelemiş; The Merry Wives of Windsor’un ilham verdiği Falstaff (Guiseppe Verdi) librettosunun bile orijinalinde çok daha yetkin olduğunu yazmıştı. Unutmadan, Tolstoy’un yukarıda sözünü ettiğim deneme kitabını yayınlanması ricasıyla İngiliz yayıncılara ileten de bizzat Shaw’du. “Hayatım boyunca İngilizlerin gözleri açılsın da Shakespeare’in felsefesinin bomboşluğunu, ahlakının yapaylığını ve elden düşmeliğini, düşünce yapısındaki zayıflık ve tutarsızlıkları, kibrini, bayağı önyargılarını, cehaletini, ona atfedilen hemen her konudaki akıl almaz niteliksizliğini görsünler diye uğraştım,” diye yazmıştı o mektupta.
Voltaire’in kızgın mektubu
Shaw mektubunda, Shakespeare eleştirilerinin Shakespeare’in yazdıklarından “daha dikkat çekici” olduğunu söyleyen Fransız yazar Voltaire’e de yer vermişti: “Voltaire Shakespeare’e abartılı bir şekilde hayrandı ve ondan etkilenerek La Mort de César, Zaïre, Sémiramis gibi oyunları yazmıştı ama yaşlandıkça bu konuda sertleşti, Shakespeare’in ‘zayıflıklarını’ ve düşünce noksanlığını estetik numaralarla kapatmaya çalıştığını görmeye başladı.” Hele Shakespeare’in şöhreti İngiltere dışına taşmaya başlayınca Voltaire anlaşılan iyice çileden çıkmıştı. 1765’te avukat arkadaşı Bernard-Joseph Saurin’e yazdığı mektupta, “O bir vahşi, hayal gücü kuvvetli bir vahşi,” diye yazmıştı, “Size bu adamdan bahsederken bile cinim tepeme çıkıyor dostum. Shakespeare hakkında Fransa’da ilk konuşan bendim, bunu kabul ediyorum ama o eski makalelerimde gösterdiklerim, devasa bir kum denizinde bulabildiğim üç beş inci tanesinden ibaretti. Şimdi bakıyorum da, onda başka da değerli bir şey yokmuş.”
Tolkien “elf”leri Shakespeare’den almıştı
1900’lerin başı. Hayat hikayesini kaleme alan Humphrey Carpenter’a göre yeniyetme J.R.R. Tolkien, tüm okula hazırladığı bir konuşmayı okuyor. Konuşmasında dilinden adeta zehir akıyor. Ne kirli dünyası kalıyor Shakespeare’in, ne de rezil karakteri. “O zaman gençti, sonra değişmiştir,” diye düşünülebilir elbette ama Tolkien sonra da pek değişmemiş anlaşılan. Mesela 1944’te yazdığı bir mektupta, Shakespeare’in eserlerini “budalaca” diye nitelemiş. 1955’te yazdığı başka bir mektuptaysa, “Okulun en kötü tarafı, Shakespeare’in eserlerini okumak ve analiz etmek zorunluluğuydu” demiş. Gene de Anglo-Sakson ve İngiliz edebiyatları profesörü ve Yüzüklerin Efendisi, Hobbit gibi kitapların yazarı olan Tolkien’in Shakespeare’den etkilendiği söylenebilir. Shakespeare’in A Midsummer Night’s Dream’le yaygınlaştırdığı “elf” kelimesini alıp kendi kitaplarında kullandığını hatırlamak yeter. Tolkien yine de hayatı boyunca kuşkuculuğunu korumuş hatta 1951’de editörü Milton Waldman’a yazdığı bir mektupta, kısa bir süre önce romanlarında kullanmak üzere elflerin konuştuğu iki dil icat ettiğini ama bir dipnot koymayı planladığını yazmış. Bu dipnotta, “elf” kelimesinin Shakespeare’in hileli bir şekilde içini boşalttığı ve yanlış yerleşmesine sebep olduğu anlamıyla değil, kadim ve gerçek anlamıyla ele aldığını yazacakmış.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.