Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Sığ Göllerde Oksijen Aramak




Toplam oy: 65
Rusya’nın ilk köy edebiyatı romancılarından biri olan Dmitri Vasilyeviç Grigoroviç’in Balıkçılar’ı gündelik dertlerin, sıradan insanların (Dostoyevski’nin harfleriyle “İnsancıklar”ın) peşinde dolanıyor gibi dursa da sıklıkla modernist nüveler barındırıyor.

Balıkçılar boyunca yaşanan mevzuların altında Rus toplumunun demografik geçiş evrelerinden ikinci evreyi yaşamakta olması saklı. Doğurganlığın yüksek seyrettiği ve aynı anda tıptaki gelişmeler, aşı vb. modern uygulamaların yaygınlaşması sebebiyle ölüm oranlarının (ve de çocuk ölümlerinin) azaldığı, ortalama yaşam beklentisinin arttığı bu evrede toplumlar fazla (aşırı) nüfus sorunuyla (bu bir sorun mu yoksa bir fırsat penceresi mi; bu husus da hâlâ tartışılıyor) karşılaşıyor. Demografik geçişin Silk evresinde doğurganlık ve ölümlülük oranlarının aynı anda yüksek olması sebebiyle toplumlarda nüfus artışı makul düzeydeyken, ikinci evrede ölüm oranları azalırken doğurganlık hâlâ yüksek seyrettiği için aşırı nüfus sorununa rastlıyoruz. Hem doğurganlığın hem de ölümlülüğün düşük izlendiği üçüncü (son) evreye doğru hareket edilen bu teori, Avrupamerkezli, Batı-merkezli (hatta bizzat Batı Avrupa merkezli) olduğu için, tüm toplumların aynı şekilde, aynı doğrultuda ve hızda hareket etmesini beklediği ve toplumların kendilerine özgü niteliklerini göz ardı ettiği için eleştiriliyor. Her ne kadar bu tür teorilere kuvvetle ihtiyacımız olsa da, Rus (veya Cezayir veya Orta Doğu) demografisini doğru anlayabilmek, yorumlayabilmek için sırf bu Batılı bakış açısı yeterli değil; behemehâl ülkelerin kendilerine mahsus özelliklerini de dikkate almamız gerekiyor.

 

RUS EDEBİYATI’NIN TADI

 

Gleb Saviniç, uzak akrabası Akim Amca ve evlatlık oğlu Grişka’ya geri dönersek; demografik geçişin ikinci evresiyle birlikte geleneksel bir toplumda iş bulmayı zorlaştıran, tarımdaki modernleşmeyle birleşince köyden kente göçü sürükleyecek süreci ve bu sürecin, köydeki nitelikleriyle kentte dişe dokunur bir iş bulamayacak bireylerde yapacağı tahribatı roman boyunca cebimizde tutalım. Rusya’nın ilk köy edebiyatı romancılarından biri olan Dmitri Vasilyeviç Grigoroviç’in Balıkçılar’ı (1853) gündelik dertlerin, sıradan insanların (Dostoyevski’nin harfleriyle “insancıklar”ın) peşinde dolanıyor gibi dursa da sıklıkla modernist nüveler barındırıyor: “… Gleb ve oğlunun bunda haklı olup olmadığına siz kendiniz karar verin. (s.76)” ve benzeri örneklerle Rus yazar, okuru da “kurgu ve kurgu olduğunun farkında olan, inşa edilen bir ürün” olan roman karşısında bir anda yalnız bırakabiliyor. Takribi 20-30 sayfada bir yazar bu tür tek cümlelerle okuru canı istediğince yabancılaştırıyor.

 

Örneğin Türk Edebiyatı’nda yoğun bir köy edebiyatına rastlamamız için yaklaşık bir asır sonraya geçmemiz gerekiyor. Aynı doğrultuda Türkiye’de sosyolojik düşüncenin evriminde köy çalışmalarının ağırlık kazandığı döneme de yine yaklaşık bir asır sonra rastlıyoruz. Köy çalışmaları bizim düşüncemizin evrimi için de çok önemli çünkü 1980’li yıllara dek ağırlıkla köyde yaşayan, köylü bir toplumduk; kendi dinamiklerimizi, şehirlerimizi, pek çok sosyoekonomik tavrımızı doğru anlayabilmemiz için önce köylerimizi, köylülerimizi iyi bilmemiz gerekiyor. Metot olarak da görece çalışması daha kolay olan köy monografileriyle paralel olarak Türk Edebiyatı’nda ve hemen peşinden de Türk Sineması’nda köylerin ağırlık kazandığı bir döneme (1950-1960’lı yıllar) tanık oluyoruz.

 

Sonda söyleyeceğimi daha erken söyleyeyim; Balıkçılar, çok dikişli bir hikâye değil. Ancak Rus yazarın gerçek başarısı tam da bu noktadan itibaren başlıyor. Şaşaalı, çarpıcı, zaten kendiliğinden ziyadesiyle dram yüklü bir öyküde edebi gücünüzü yansıtmanız görece daha kolay ama peki ya sıradan mevzuların, sıradan görünen karakterlerin içerilerine saklı katmanları dışarıya çıkarmanız gerektiğinde ne kadar güçlüsünüz, kaleminiz ne kadar sağlam?

 

Rus Edebiyatı okumak, Rus Edebiyatı’nın tadına varmak hakikaten başka bir damak zevki gerektirir. Dışarıdan çok sıradan görünen bir ruhun içindeki kimlik merdivenleri, bu ruhun peşinden koştuğu dinamikler, birbirleriyle savaşan imgeler ve sözcükler, birbirine karışan “kopya”lar ve “orijinal”ler... Sığ göllerde gerçek kimliğinizle, gerçekliklerinizle yüzebilir misiniz?

 

 

BALIKÇILAR
Dmitri Vasilyeviç Grigoroviç
ÇEV: Levent Özübek
VAKIFBANK KÜLTÜR YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.