Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Şiirin Sansarı: Seyhan Erözçelik




Toplam oy: 933

Meraklı bir adamın şiiri de kendini merak ettirirmiş. Seyhan Erözçelik’in şiiri için çok şey söylendi mi, hayır, ama çok değerli ve özel şeyler söylendi. Tam bir ‘hem söyleyene hem söylenene bak’ durumu. Hem bizim buralarda hem dünyanın başka yerlerinde. Yani bir yabancı dile değil, dünyaya çevrilmiş bir şiir oldu. Bu biraz da şiiirin önünde sonunda en büyük arzusu olan ve her şairin şiiriyle birlikte gizli ya da açık kıvrandığı ‘şiirin hayatla buluşması’ imtihanından Seyhan Erözçelik’in şiirinin pekiyi ile geçtiğini gösterir.

 

Seyhan’ın sınıfın en zeki öğrencilerinden olduğunun anlaşılması uzun sürmedi. ‘Zeki’ öğrenci bilirsiniz, sınıfın önce farklılığıyla dikkati çeken, belki aykırılığından ötürü sürüyü bozan ‘öteki’si, fakat aynı zamanda da, zamanla genelin mazhar olamadığı bir saygınlık ve dokunulmazlık elde eden kişisi. Bazen hemen başta olmayabilir, ama kısa zamanda kıskanılmaya başlanan ve bu yüzden görmezden gelinmek istenen, unutulmak istenen öğrencisi.

 

Elbette Maarif yıllarından bahsetmiyorum Seyhan’ın, bilmiyorum çünkü. Yine de ‘zeki’ olduğunun ilk fark edildiği yer bir okul olmalı, Maarif. ‘Zeka’nın da bir zaaf biçimi olarak görüldüğü yerlerden biri okuldur çünkü, belki bir kaç öğretmen, zekalarını içlerine hapsetmiş oldukları için kendilerine benzettikleri bu çocuklara yakınlık gösterebilirler, onları farkettirmeden koruyabilirler, ama bu ‘zeka’nın, ‘zeki’ olmanın bir zaaf olarak görülmesini engellemez. ‘Zeka’ o sıralarda Maarif’ten Köhne’ye sık sık kaçmaktadır çünkü, demek ki şiire de... (Bakınız: Serdar Koçak’ın Köhne’si.)

 

Onca Yunan içinden, Seferis, Elitis, Ritsos, tutup Kavafis’i seçmek, onunla beslenmek, hatta giderek tarzıyla, giyimiyle, kuşamıyla, seçkin zevkiyle filan Kavafis’e benzemek, benzetilmek... Öte yandan her ikisinin de hem ‘zeka’larını fazlasıyla göstermeleri, daha doğrusu o zekanın görünür olması, hem de bir değil, birden fazla şair hayatını yaşıyormuş, daha da yaşayacakmış gibi geniş zamana ‘sıkıştırılmış’ hayatları ve şiirleriyle ‘başka bir alem’ istemeleri türünden bir akrabalık var aralarında.

 

Merak ve zeka, ikisinin de çocukluğu ve dolayısıyla şiiri beslediğini söylemek mümkün. Aynı zamanda da bunların neler pahasına olduğunu ve neleri de öldürdüğünü düşünmeden edemiyor insan. Ne gitti ne kaldı, elde ne var sorusu ise, hatta sorusu değil, kaçınılmazlığına gelince sıra, o büyük defter yani kapanır gibi olup aslında tümüyle açıldığında ise, insanlığın, dil denen hazinenin, şiir denen anayurdun ve kainat denilen o güzel boşluğun hizasına, büyük hanesine yazıldığı anlaşılıyor merak ve zekayla beslenen, üretilen, yaratılan büyük yapıtların.

 

İnsan ömrüyle (ölümüyle) bir sayfayı kapatıyor ama, yapıtlarıyla da bir defteri açıyor. Seyhan da o mucizelerden biri. Merak fazlalığı, zekanın bir zaafa dönüşmesi, insanı yaralıyor, öldürüyor, ama aynı zamanda bir çocuk doğuruyor, o çocuğu büyütüyor ve o büyük çocuktan, çocukluktan tekrar kendisi olarak, kendini bir sanat yapıtına dönüştürmüş biri olarak neş’et ediyor, şiire dönüşüyor. Seyhan şair olarak ölmedi, şiir olarak öldü. Çoğunluk şair olarak doğmaz, şair olmak için yaşar, olur olmaz, zaten çoğunluk şair de olmaz, olursa da şair olarak ölür, belki de yaşamının ereği de budur, çoktur böyleleri. ‘Az azınlık’sa, ben böyle diyorum onlara, tıpkı Seyhan’ın seçtikleri gibi, Oktay Rifat, Ece Ayhan, İlhan Berk, Cemal Süreya, Nilgün Marmara, Kavafis, Mandelstam, Yeats, ve elbette Yunus Emre, birer şiir olarak ölmüşlerdir, daha doğrusu şiir olmuşlardır. Şiir olarak sonsuzluğa göçüp oradan yeniden şiir olarak yeryüzüne dağılmışlardır. O yüzden dünyamızda kıyamete kadar yetecek şiir vardır, onlarla nefes alıyoruz işte. Kimbilir belki de şairlerin fazla oksijene ihtiyaç duymamasının ‘metaforik’ nedenlerinden biri de bu olabilir mi? İşte Seyhan da bu ‘şiir olmuşlar antolojisi’ne eklendi.

 

Şiirin bir ‘takıntı’ olduğunu düşünürüm bazen, kibarlık etmeyeyim, aslında ‘takıntı’ olduğu hiç aklımdan çıkmaz diyeyim. Bu ‘takıntı’yı orda bırakmamak için uğraşırız şiirle, onu farklı, özgün, değişik, yeni, çarpıcı, her neyse, kılma çabası, bence, onuu bir ‘takıntı’ olmaktan da kurtarma çabasıdır, ama aynı zamanda ona ulaşma, onu yeniden yaratma ve onunla birlikte de yeniden varolma çabası sayılabilir. Seyhan Erözçelik şiiri elbette çok katmanlı bir şiir olmasının yanında, pek çok farklı biçimde de okunabileceği gibi, bir de takıntı bağlamında iki şiirin yanyana durma halidir. Hem bir takıntı olarak hem de bu takıntıdan kurtulmuş bir şair olarak. Şimdilik, yayımlanan son kitabı Pentimento (Everest Y.,Ocak 2011) ile ilgili Emine Elif Kotan’ın Yeni Şafak Kitap Eki için yaptığı söyleşide Seyhan “Yazdıklarımda, tesadüf değil, yaşadıklarım ve hislerim vardır, Pentimento’da ben hayatımı gözden geçirdim.” der. Devamında da şunları söyler: “Geçmiş hatırlamaktır. Her şeyi hatırlayabilirsiniz, bir bakışı, bir kan damlasını, bir kokuyu. Bu biraz da benim çocuk yanımdan kaynaklanıyor olsa gerek. Elli yaşıma geldim, maşallah görsel hafızam çok kuvvetli. Kitabı bitirdiğimde, her zaman yaşadığım sorunu yaşadım: Adı ne olacak? Biraz deşince, Yeis ile Tabanca’daki bir bölümün adının Pentimento olduğunu ‘hatırladım.’ Ben ezbere şiir okuyamam, yazdıktan sonra da sadece bazı kırıntılar, sözcükler aklımda kalır, o kadar. Pentimento, aslında bir süreci ifade eden bir tabirdir. Tuval üzerine yapılmış bir resmin, sanatçı tarafından beğenilmeyip, tekrar boyanıp üzerine yeni bir resmin yapılması… (Elbette, İtalyancadır.) Ardından süreç şöyle işler, eski dönemlerde kullanılan ve sanatçının kendi formülüyle hazırladığı boya, zamanla saydamlaşır, alttaki resim ortaya çıkar. İki, üç yüzyıl sonra. İki ayrı resim, hemhâl olur. Ben süreyi kısalttım sadece.”

 

Evet, her anlamda süreyi kısaltmıştır. Söyleşide ‘elli yaşıma geldim’ derken de, gelme yolundadır oysa, ‘iki pentimento’ arasındaki sürenin, ne yüzyılı, sadece 25 yıl olması da bunu gösterir. Onun ‘hemmhal’ olma arzusundaki kuvveti gösterir bir de. Türk şiirinin başyapıtlarından olan ilk kitabı Yeis ile Tabanca’nın (Şiir Atı Y., 1986) ‘Pentimento’sundaki, ilk pentimentoda yani, yer alan ‘Koleksiyon’ şiiri “İlkokul kokan bir yerde unuttum defterimi” dizesiyle biter. İkinci Pentimento, ise bir ‘palimpsest’le tamamlanır, ‘Il mio amarcord’ dizesi eşliğinde, ‘hatırlar’, ‘hatırlıyorum’ der. ‘Palimpsest’, daha önce birşeyler yazılmış bir kağıdı silerek üzerine yeni bir şey yazmaktır. Eski yazılanların silik olarak görüldüğü ve her iki metnin birbirine karıştığı yazıdır. Orta çağ keşişleri, parşömenleri, üzerindeki eski metinleri kazıyarak, yeni metin yazmakta kullanırlarmış. Baudelaire de hafızayı ve  gerçekliği "yazıldıkça silinen"e benzetir ve onu palimpsest olarak adlandırır. Seyhan’ın yaptığı da budur, hem hatırlamak, hem de onların üzerine yeni hatıralar yazmak. Çünkü şiir de onun için bir ‘hatıralar dükkanı’dır. Öyleyse pişmanlıkların adı hatıra olacak, ‘pentimento’ pişmanlıkların gözden geçirilip hatıraya çevrilme işlemi olarak daha baştan yapılacak, yani bir taraftan yaşanırken bir taraftan da anında hatıra adını alacak, şiir ve hayat diyelim ya da pişmanlık ve hatıra, iki katman olarak üstüste, içiçe, yanyana duracak ve şiirin hayatı da ‘palimpsest’ olarak adlandırılacktır Seyhan Erözçelik şiirinde.

 

Son yıllarda “Seyhan Erözçelik’ten Siyasi Şiirler” üstbaşlığıyla şiirler yazıyordu, siyasi şirlerin ustası değildi ama, şiirlerinin her anlamda siyasi dozu yüksekti, bunu en iyi Vural Bahadır Bayrıl’ın Pentimento’nun arka kapağına yazdığı cümleler açıklar: “Hatırlama, düş, pişmanlık, isyan, dil sürçmeleri, biçim deformasyonu, düzyazı, yas, politika, tiyatro (Lilian Hellman), eleştiri, oyunlar, çocukluk, baba, anne, arkadaşlar, yoldaşlık, sırlar, özel hayat, ideoloji, bilinçdışı, kırgınlıklar, arzular, simgeler, kutsal sözler, alfabeler, şarkılar, diller, kastrasyon, aşk, ergenlik...” Kitapta hepsinin ve daha fazlasının var olduğunu ekler Bayrıl bu cümlelere. Öyleyse baştan beri de ‘politik’ bir şiir yazdığını söylememek için hiçbir sebep yok. Günlük politika anlamında da seçimini soldan yana yapmıştır, “Maarif” şiirinden okuruz bunu: “O, TEP’liydi ama bağımsız/Ben, TKP’liydim./Kimse bilmez” O, Maarif’ten sınıf arkadaşı, şair Serdar Koçak’tır.

 

Ben Maarif’ten arkadaşı değilim, abisi de değilim, ama o benim küçük kardeşimdi, hayattan diyelim. Seyhan’ı biraz tanıyan herkes onun günün her saatinde telefon ettiğini bilir, konuşmuşlar, bazen açmamışlar, bazen aramamışlardır ama bilirler, benim de tabii 30 yıllık ve yeni bir ‘pentimento’ olacak, dolduracak, silinip yeniden yazılacak, sonra hatırlanmaya bırakılacak, her  zaman unutulmaya bırakılmaz ya, bir hayatım, kardeşliğim oldu Seyhan’la, o yüzden hayli tanırım,  tanışırız. Birlikte dergi çıkarmaktan yayınevine, aynı evde kalmaktan reklam yazarlığı yapmaya, uzun, renkli, tıpkı Seyhan’ın durmadan çocukluğuna yuvarlanan şiirleri gibi, mahalleden diyelim. O Bartınlı, ben Eskişehirli, iki çocuk, İstanbul’da kardeş olacaklardır, birinin payına abilik düşecektir ama kimse kimseden büyük olmayacaktır.

 

Seyhan’dan önceki yazım da Mehmet Günsür’le ilgiliydi. Seyhan Erözçelik ve Salih Ecer, Günsür’ün en yakın iki dostuydu. Kaç yıl aradan sonra, elbette unutmadım ama Günsür’ün birdenbire aklıma gelmesi ve onu yazma isteğim beni de şaşırtmıştı. Seyhan’la ölümünden 10 gün kadar önceydi konuştuk, bir ikindi konuşması, uzun, sıcak, gülüşlü, iyimser, tıpkı ikindi gibi, birbirimizden hoşnut kapattık telefonu. Kızlarımızdan konuştuk, onun 14 yaşındaki kızı Esma Sare’den, benim 4 yaşındaki kızım Nar’dan. Ve onlar kadar sevindirici, mutluluk verici olmasa da yine de hoş şeylerden...’Günsür’ü yazdım, okusana’ diyecektim, onca konuşmanın arasında unuttum, daha doğrusu o ikindiye ince bir sızı, durmadan kanayan bir yara, durmadan ağrıyan bir yer gibi, kül gibi bir şey düşsün istemedim belki de. Aklıma geldiğindeyse vakit hayli geçti. ‘Yarın’ dedim mi bilmiyorum, ‘yarın’ derseniz artık sonsuza kadar susacaksınız demektir, görmeyeceksiniz demektir, demektir, demektir. Yarın çok şey demektir ve bu yüzden hiçbir şey demektir ve bu nedenle de her şey demektir.
Portreler/anılar/yaşantılar/dostluklar çerçevesinde yazdığım, bu nedenle de giderek genişleyen, uzayan, sarkan ve “Yüzlerce” yerine adını “Binlerce” olarak değiştirmem gereken bu yazılar son zamanlarda fazlasıyla, fakat kaçınılmaz olarak, ölümler, yitikler üzerine yazılara dönüştü. Seyhan’ın vefatının ertesi günü küçük bir yazı yazdım Cumhuriyet için. Adını iki kitabından yola çıkarak, Şehir’de Sansar Var ve Yeis ile Tabanca, ‘Şehirde Yeis Var!’ koydum yazının,  hem öyleydi hem de ‘Şiirde Yeis Var’dı, o küçük yazıyı buraya alıyorum:

 

“Neredeyse umumi arzu üzerine Şehir’de Sansar Var! adlı bir şiir kitabı yayımlamıştı.

 

Herkesin bir adı vardı başkası olarak, en yaygını, en gezgini Seyhan’ın adıydı: Sansar.Tam bir sokak çocuğu edasıyla dalmıştı şiire. Üç Çiçek dergisini çıkarırken getirdiği “Eflatuni Aşk Şiirleri”yle çarpılmıştım ilk. Sonra 1986’da Vural Bahadır Bayrıl, Osman Hakan A., Ali Günvar, Orhan Alkaya, ben ve Seyhan’la 10 yıl kadar süren Şiir Atı macerasının bir bakıma da öncüsü olmuştu. Öncü olan önce mi gider? Şiir Atı, Ece Ayhan hayranlarından Hilmi Yavuz sevdalılarına beş benzemez şairi bünyesinde bulundurmak gibi bir şöhreti de haizdi, İkinci Yeni’yle geleneği bağdaştırmak gibi zorlu bir çabayı da yürütüyordu. Seyhan galiba aramızda, hem Ece’yi hem Hilmi hocayı eşit yakınlıkta seven, hem İkinci Yeni’ye hem geleneğe eşit sevgi besleyen ve eşit etkilenen bir ‘öncü’ oldu. Şiiri ortada, şiir kitapları yeniden yayımlanıyor, açın bakın.

 

Dünya şiirine açıklığı, oradan da beslenmesi, eski Türk şiiri ve Türk dilleriyle uğraşması ve sonunda dilinin de köklerine gidip Bartıncayla şiir yazmaya varan bir cüret ve cesaret, ancak onun işi olabilirdi. Şiir Atı’nı iki sayı yeniden yayımladı, üçüncü ve kallavi sayıyı yayımlayamadı. Son kitabı Pentimento yaşamının bir bölümü olarak da okunabilir. Bilhassa 12 Mart’ta öldürülen devrimcilere karşı özel bir hassasiyeti vardı, Karadeniz yöresinde öldürülen devrimcilerin adlarını tek tek sayardı ve en çok Ömer Ayna’yı hatırlar, hatırlatırdı.

 

Çıkışından itibaren ‘özgün’dü, şiirin  bir ‘dilişi’ ve ‘diliçi’ sorun olduğunu erken kavrayan nadir şairlerdendi. Dille oynardı, bu kelimelerle oynamak gibi bir reklamcı işinden çok, mesleğini ‘dil’ haline getirmiş bir insanın işiydi. Ona artık şair mi denir sansar mı denir Seyhan mı  denir, hiç önemi yok. O eski ve yeni Türkçelerin dili olmuş bir büyük şairdi. Küçük kardeşimdi.”

 

Ve törenin sonunda, onun bir şiirini, bir Seyhan Erözçelik kültü haline gelmiş, gelmekte olan “Jestlerin Ölümü” şiirinden bir bölümü, fakat bu kez bir şarkı olarak mırıldanıyorum: “Gülleri de eskittik./.../Zaten artık almıyoruz. Gül zamanları/ geçti. Rüzgar esti. Sert esti. Jestler bitti./Kendimizi kaybettik./Gül verecek kimse de kalmadı./.../Bazen şunu diyoruz kendi kendimize:/İşte bu bizim hayatımız./Bak işte, biz buyuz,/bunları yaptık./Şimdi nerdeyiz?/.../Ben de şunu diyorum kendime:/Jestlerimi harcadım, artık jest kalmadı./Jestlerle hayat sürmüyor./Net olmak lazım.


   
Şimdi Seyhan için üç kere: Poeta pirata est! Poeta pirata est! Poeta pirata est! (Şairler korsandır! Şairler korsandır! Şairler korsandır!)

Yorumlar

Yorum Gönder


Öncelikle @Murat Nemet-Nejat: "Rosestrikes and Coffee Grinds". Seyhan'ın gözleri parlıyordu o mavi kaplı kitabı gösterirken. Şiir çevrilebilir mi, hala emin değilim ama siz çok değerli (belki "yetkin" demek doğru olur) bir şey yapmışsınız.

Saniyen: Bu yazı için sağol Haydar Ağabey.

60%
40%

Haydar Bey, bu yaziniza çok tesekkürler!kalbimdeki palimpest;erin arasina girdi.

54%
46%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.