Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Siz Casus Romanı Sanıyorsunuz, Oysa Casus Romancı Onlar




Toplam oy: 21
Sadece ilginç şeyler yaşayanlar mı, sadece dilini uzun süre tutmak zorunda olanlar mı, aslında herkes anlatmak ister, herkes hikâye etmeyi sever. Niye? Zamanın ele avuca sığmaz akışı bizi huzursuzlandırır. Ona şekil vermek isteriz.

Boş gevezeliklere katılmayıp köşesinde bekleyen suskunlara ne zaman baksam, şöyle bir duyguya kapılırım. Sanki içlerinde muazzam bir hikâye birikmektedir. Anlatmak için bir çılgınlık anını bekler gibidirler. O an bir türlü gelmez ve onlar da dillerini tuttukça, sessizlikleri de gitgide koyulaşır. Bir hikâye oluşturup kâğıda dökmek de çoğu zaman böyle bir dürtünün sonucu mudur, bilemiyorum. Adam Phillips, kesif bir sessizliğe bürünen ve “çok sıkıcı biriyim, değil mi?” diyen hastalarının psikanaliz sürecinde yavaş yavaş çözülüp sonunda bütün yaşadıklarını çok renkli bir dil ve ilginç detaylarla dile getirdiklerini söyler.

 

Neyse, işin bu yanını psikanalistlere bırakalım… Ama tanıdığım kimi hikâyecilerin sohbet ortamlarında susup dinlemeyi tercih etmeleri hep dikkatimi çekmiştir. Romancılar mı? Onlar biraz farklı. Onlarda bir tür “müteahhit” konuşkanlığı var. Eh, ne de olsa sadece hikâye anlatmakla kalmıyor, birkaç yüz sayfaya koca bir “evren” inşa etmeye çalışıyorlar.

 

BİRİNCİ SINIF CASUSİYELER

 

Yazıya niye böyle başladım? Şundan…

 

Geçenlerde Robert Fulford’un Anlatının Gücü/ Kitle Kültürü Çağında Hikâyecilik kitabını karıştırıyordum. Bir yerde aradığım izi buluverdim. İngiliz gazeteci ve yergi ustası Malcolm Muggeridge (1903-1990) İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz gizli servisi için istihbaratçılık yapmış.

 

Olay ne peki? Muggeridge sadık bir İngiliz olmasına karşın içten içe Almanlara gidip bildiği her şeyi anlatmak için dayanılmaz bir istek duyduğunu ve her seferinde kendini zor frenlediğini günlüğüne kaydetmiş. Fulford şöyle yazıyor: “Muggeridge’in hissettiklerinin o yabanıl çarpıklığını anladım. O bir hikâyeciydi. Hikâyeler anlatmak istiyordu. Ve Almanlara giderse, bunun son derece karmaşık bir öykü yaratacağının farkındaydı.”

 

 

 

Casusluk, yazarlık, hikâyeler, romanlar… Nereden nereye geldim… Lakin bu noktaya kadar gelmişken Graham Greene’e değinmemek olur mu? Sessiz Amerikalı, Üçüncü Adam, Meselenin Kalbi, Havana’daki Adamımız… Bunlar birinci sınıf “casusiye”lerdir. Bilmeyenler de “edebiyat dışı” çok satar romanlar sanmasın bu kitapları sakın!

 

Hemen hepsindeki işçilik ve kahramanlarının derinliği Anglosakson edebiyatının burnundan kıl aldıramayan yazarlarına taş çıkartır. (Ama bana hangi Greene romanını özellikle seversin diye sorarsanız, hiç duraklamadan The End Of Affair/Zor Tercih derim, o ayrı.) Yazmış da yazmıştır Greene. Ama sadece yazmış mıdır? Ya da girişte söylediklerimden yola çıkarak şöyle sorayım: Niçin bu “casusiye”leri yazmıştır? “Dünyanın haline bakarsak, tam şu sıralarda en iyi hikâyeler casus hikâyeleri, gideri var” deyip daktilo başına oturmuş olabilir mi? Böyle yazanlar da var, şüphesiz, hem de sürüyle.

 

Ama sıkı durun! Graham Greene yaşamış ve tam da o yüzden yazmadan da yapamamıştır. Çünkü Greene’ler aile boyu casuslardır. Mesela kız kardeşi Elizabeth, 1938’de MI6’e girmiş, Graham’ı teşkilata girmeye 1941’de ikna etmiştir.

 

Graham Greene: Ajan 59200.

 

MI6 ÇALIŞANI YAZAR

 

Susmaya zorlanmak, dilini tutmaya mecbur kalmak ve içinde hikâye çavlanları büyütmek… Bu öyle yabana atılacak bir hal değil. John Le Carre mesela… Nitelikli casus romanlarının kralı… Soğuk Savaş’ın arka sokaklarından başyapıtlar çıkaran yazar…

 

Carre uzun süre meslekten geldiğini saklamış fakat 2000 yılında, 69 yaşındayken üzerine yönelen meraklı sorulara yenilip gerçeği itiraf etmiştir. O da şizoid düzeyde suskunluğuyla tanınan bir MI6 çalışanıdır.

 

Ve düşünebiliyor musunuz, nasıl bir dürtüyse artık… Carre’nin teşkilattan ayrıldığı 1963 yılı aynı zamanda ilk romanı The Spy Who Came in From the Cold / Soğuktan Gelen Casus’un yayınlandığı tarihtir.

 

Malum klişe… “Bir roman gerçek değil, kurgudur” ya… MI6 da şöyle hafif bir bozuk atmış ama fazla ses çıkartmamıştır. Sadece ilginç şeyler yaşayanlar mı, sadece dilini uzun süre tutmak zorunda olanlar mı, aslında herkes anlatmak ister, herkes hikâye etmeyi sever. Niye? Zamanın ele avuca sığmaz akışı bizi huzursuzlandırır. Ona şekil vermek isteriz.Hatta belki Graham Greene’nin de dediği gibi asıl istediğimiz “yaşadıklarımıza bir başlangıç ve son uydurmak”tır ki, zamanın baskısı dağılsın. Ama bunu yapmak için hikâye anlatmaya kalkışmak yetmez. Her şey ele yüze bulaşabilir.

 

Yapabilenler sadece iyi anlatıcılardır.

 

Bir Hışımla!

 

Yazarlar üzerine yazılmış edebi metinler bana çok çekici geliyor. Tam da bu yüzden Geoff Dyer’in D.H.Lawrence’in Gölgesinde- Bir Hışımla’sını iki yıldır elimden düşürmüyorum.

 

Otobiyografik roman diyorlar. Gerçekten öyle…

 

Dyer’in, Lawrence üzerine bir inceleme yazmaya karar verip bir türlü yazamayışının, Paris’ten Roma’ya, oradan Yunanistan’a uzanan hikâyesi. Geçen gün sayfa aralarına yapıştırdığım renkli bantları saydım; on iki. Altını çizdiğim satırlar ise yüzden fazla…

 

Meraklısına tavsiye ederim.

 

 


Filmini izle!

 

Romanları, onlardan uyarlanan filmlere değişmem. Fakat bazı istisnalar da var elbet. İşte size son derecede kişisel/öznel küçücük bir liste. (Bazılarınız çok kızacak biliyorum ama doğruya, doğru!)

 

• Kazuo Ishiguro iyi bir romancı ama biraz “soğuk” bir anlatımı var. Bana sorarsanız, onun Beni Asla Bırakma adlı romanı yerine, romandan uyarlanan ve yönetmenliğini Mark Romanek’in yaptığı filmi izlemek daha etkileyici. Konunun sarsıcı yanları filmde daha baskın biçimde dile geliyor.

 

• Ian McEwan’ın Kefaret’ine başlayıp henüz ilk sayfalarındaysanız, hemen bırakıp internetten filmini bulup izleyin, derim. Film de pek muhteşem değil ama romanından kat kat iyi ve incelikli.

 

• Philip K. Dick’in fanatik okurları var, tamam! Ama kim yazmış olursa olsun Blade Runner gibi bir filmi “yazı”yla aşmak imkânsız gibi bir şey. Roman asla bir başyapıt değil ama Ridley Scott’un 1982 yapımı filmi hakiki şaheser. Bir kez izlemek yetmez. Defalarca izlenmeli.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.