Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Sonsuza dek mutsuz: Masalların ardındaki gerçekler




Toplam oy: 1099

Masalları sever misiniz? Eminim seversiniz. Sahi kim sevmez ki? Yatmadan önce annemizin okuduğu, kimi zaman babaannnemizle koyun koyuna bir yer yatağına kıvrılmışken kulağımıza fısıldanan bir parça umuttur masal. Kötülerin eninde sonunda yenildikleri, iyilerin muhakkak sonsuza kadar mutlu yaşadıkları bir evrene aittir onlar. Belki de bu keskin iyimserlik sebebiyle yaşımız ilerledikçe bize gerçeklikten uzak ve çocukluğa ait görünmeye başlar masallar. Peki, size bu masalların her birinin gerçek bir hayat hikayesine dayandığını söylesem?

 

1800’lerin başında Jacob ve Wilhelm Grimm, nam-ı diğer Grimm Kardeşler, çoğunun sonu bilinmeyen yaşam deneyimlerini bir araya getirdiler ve ortaya hepimizin yakından bildiği o müthiş derleme çıktı: Grimm Masalları. Grimm Kardeşler’in temelde yaptığı unutulmaya yüz tutmuş Alman söylencelerini derlemek ve koruma altına almaktı. Derlemelerinin ilk hali gerçek ve ürkütücü olaylara dayanıyordu. Fakat Grimm Kardeşler yine de bu olaylara daha pozitif bir pencereden bakmayı tercih ettiler ve bu söylenceleri yeniden yorumladılar. Bu doğrultuda kendilerine öncü kabul ettikleri isim, peri masallarının babası kabul eden ve meşhur balkabağından arabanın da yaratıcısı olan Fransız yazar Charles Perrault’tu. Perrault’un kaleme aldığı masallar da gerçek hadiselere dayanıyordu ve çoğunlukla yetişkinlere hitap eden metinlerdi. Ne de olsa takvimler henüz 17. yüzyılı gösteriyordu ve çocuk edebiyatından bahsetmek pek de mümkün değildi doğrusu. Çoğu gerçek hayat hikayelerine dayanan ve 17. yüzyıldan günümüze daha pozitif, daha hayalci ve daha çocuksu bir hal kazanan bu masalların ardında yatan gerçeklere gelin beraber bir göz atalım.

 

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler

 

 

Bu masalın temeli 16. yüzyılda yaşamış Margarete von Waldeck adlı bir asilzadenin trajik yaşamına dayanıyor. Margarete, abisinin küçük çocukları bakır madeninde işçi olarak çalıştırdığı Bad Wildungen’de büyümüş. Madende çalışmanın etkisiyle vücutları ciddi ölçüde deforme olan çocuklar cücelere benzerlermiş o vakitler. Meşhur zehirli elma da yaşlı bir adam tarafından işçi çocuklara dağıtılan çürümeye yüz tutmuş meyvelerin bir metaforu imiş. Margarete’in üvey annesi onu sürekli küçümser, hor görürmüş. Sonunda da başından def etmek için Margarete’i Brüksel’e göndermeye karar vermiş. Margarete güzelliğiyle göz kamaştıran bir genç kızmış ve İspanya Kralı’nın oğlu prens II. Philip, Margarete’e kör kütük âşıkmış. Bu aşkı onaylamayan İspanya Kralı gizli ajanları vasıtasıyla Margarete’i zehirletivermiş. Görünen o ki Margarete ve Prens Philip pek de öyle sonsuza kadar mutlu yaşayamamışlar.

 

Rapunzel

 

 

Rapunzel, temelde eski bir Hıristiyan öyküsüne dayanıyor. 3. yüzyılda, Akdeniz ülkelerinden birinde pagan bir tüccar yaşarmış. Bu tüccar kızına garip bir tutku ile bağlıymış. Öyle ki kızına evlenmeyi yasaklamış. Kıskanç baba seyahate gitmesi gerektiği zaman da kızını kulesine kilitlermiş. Saç konusunun nasıl bu kadar önemli hale geldiğine dair elimizde bir veri yok ne yazık ki, fakat babası tarafından kuleye kapatıldığı zamanlarda genç kızımızın yüksek sesle Hıristiyan inançlarını dışa vuran dualar ettiği ve dualarının ta kentin öteki yanından duyulduğu biliniyor. Kızının kendi pagan tanrılarını reddettiğini ve Hıristiyan olduğunu öğrenen tüccar, kızını önce inancını terk edip baba inancına dönmeye zorlamış, istediğini alamayınca da kızının kellesini uçurmuş. Bu cinayetten kısa bir süre sonraki bir genel grev sonrasında tüccar da kellesinden olmuş. Sesini bütün kasabaya duyurarak tanrısına dualar eden Rapunzel ise, Azize Barbara adıyla, Ortodoks kilisesinin azizeleri arasına katılmış.

 

Mavi Sakal

 

 

Perrault, öyküsünü, oğlu tarafından katledileceği kehaneti ile uyarılmış bir ortaçağ hükümdarı olan Conomor’un yaşam öyküsü etrafına kurmuş. Bu korkuya kapılan Coromor ne vakit eşlerinden biri hamile kalsa onu öldürürmüş. Perrault bu öyküyü başka bir öyküyle, 15. yüzyılda yaşamış, Yüzyıl Savaşları’nda başarılar kazanmasının yanı sıra çocukları öldüren bir seri katil olmasıyla da ünlenen ve Mavi Sakal olarak da anılan bir asilzade olan Gilles de Rais’in öyküsüyle birleştirmiş. Gilles de Rais’in Mavi Sakal olarak anılmasının sebebiyse gerçekten de mavi sakallara sahip olması değil, atının pürüzsüz kürkünün gün ışığında mavi bir yansımaya sahip olmasıymış. Gilles de Rais kan donduran duruşması sırasında çocukları nasıl avladığını ve onlara nasıl işkence ettiğini de ayrıntılı bir biçimde itiraf etmiş. Bu iki korkunç öyküyü harmanlayan Perrault ise kendi korkunç kahramanı olan Mavi Sakal’ı yaratmış.

 

Hansel ve Gretel

 

 

Hansel ve Gretel’in öyküsünün çocukları başıboş gezintilerden alıkoymak amacıyla tasarlandığı ortada. Fakat 1315-1317 yılları arasında yaşanan ve özellikle Avrupa ülkelerini vuran büyük kıtlığın ölümlerin yanı sıra küçük çocuklara yönelen bir yamyamlığı da beraberinde getirdiğini tahmin etmek mümkün değil doğrusu. Ayrıca o dönemde ailelerin karnını doyuramadıkları çocuklarını ıssız yerlerde terk etmesi de yaygın bir durummuş. Bu hikaye 1600’lerde yaşamış ve yaptığı harika zencefilli kurabiyelerle ünlenmiş Katharina Schaderin’in kıskanç bir erkek aşçı tarafından cadılıkla suçlanması hikayesiyle birleşince olmuş size Hansel ve Gretel. Hikayenin asıl acıklı yanı ise, cadılık iddiası sebebiyle kasabadan kovulan Katharina’nın kasabayı terk ederken bir grup kızgın komşu tarafından yakalanıp eviyle beraber ateşe verilmesi. Demek, cadılar kimi zaman sandığımız kadar kötü olmayabilirler.

 

Külkedisi

 

 

Perrault’un hayat verdiği bu peri kızları kadar güzel ve bir o kadar da bahtsız genç kız aslında Rhodopis adlı bir Yunan kızının tezahürü. “Elma Yanak” olarak da anılan bu genç kız, Trakya dolaylarında yaşarken esir alınmış ve köle olarak Mısır’a satılmış. Mısır halkına hiç benzemeyen beyaz tenli yaradılışı onu son derece kıymetli hale getirmiş ve efendisi onu mücevherlerle süsleyerek sergilemeye başlamış, ki bu mücevherlere bir çift altın ayakkabı da dahilmiş. Gerek çarpıcı güzelliği, gerekse altın ayakkabıları sayesinde Rhodopis, Firavun Amasis’in de dikkatini çekmiş ve Amasis de Rhodopis’i eş olarak almış. Her ne kadar onun tek eşi olmasa da Rhodopis firavunun eşlerinden biri olarak saygı görmüş ve resmi seremonilere gereğince katılmış. Ayrıca firavun Amais’in cinsel arzularını tatmin etmek için her daim hazır ve nazır da bulunmuş elbette. Peki sonradan edindiği bu statü genç Rhodopis’in sonsuza kadar mutlu yaşamasını sağlamış mıdır acaba? Sanmıyorum.

 

Görünen o ki masalların arkasındaki gerçek öykülerde mutlu sonlar pek o kadar da yaygın değil, masalların aksine.

Yorumlar

Yorum Gönder


okuduklarıma inanmakta biraz zorluk çektim ama gerçekleri bize anlatığınız için tşk

49%
51%

teşekkürler verdiğiniz bilgiler için. Ancak daha detaylı bilgi edinmek istiyorum bu konu ilgimi çekti acaba bu yazıyı yazarken yararlandığınız ya da bilgi alabileceğim kaynaklar varsa öğrenebilir miyim mümkünse?

49%
51%

Pamuk prenses ve yedi cüceler için Turgut Yüksel'in yazdığı ve Ot Dergisi'nde yayımlanmış olan makaleye de bakmanızı öneririm

http://kankanaber.com/sekizinci-olumcul-gunah/

36%
64%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Mark Twain, hiç şüphesiz Amerikan edebiyatının en önemli ve değerini hiç kaybetmeyen yazarlarından birisi. Babasının bir çiftlik sahibi olması ona doğayı ve canlıları yakından gözlemleme fırsatı sunmuş ve kalemini bu hayal gücü ile besleyerek pek çok ölümsüz eser vermesini sağlamıştır.

SEVİYORUM AMA AÇILAMIYORUM YA DA OKUMUYORUM AMA OKUMADIĞIMI DA SÖYLEYEMİYORUM!

 

Bir haber bombardımanı altındayız. Görüntüler, infografikler, yıkılan şehirler, mülteciler, cinayetler ekranlardan zihnimize bir tsunami dalgası olarak geliyor. İdrakimiz doğal olarak aciz kalıyor zamanla ve kalplerimiz olan biten karşısında taş kesiliyor. Mustafa Kutlu’nun denemelerini bir araya getirdiği Fırtınayı Kucaklamak, tam olarak bu derdimizin şifasını gösteriyor bize.

“İnsan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”


Bazı sanatçılar var ki isimleri sıkça anılmaktan kendileri ve eserleri hakkında tabiri caizse bir körlük oluşuyor. Bir klişeymiş gibi görünse de aslında sanatları ve söylemek istedikleri yüz yıl geçse dahi öneminden hiçbir şey kaybetmiyor. Nesiller büyütüyorlar, nesiller yetiştiriyorlar. İşte Ömer Seyfettin de bu sanatçılardan biri.

Söyleşi

Melike Yıldırım: Bazı kitaplar isimleriyle öylesine bütünleşirler ki sanki o kitabı başka hiçbir isim öylesine doğru bir şekilde anlatamaz gibi gelir.

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Her ne kadar kitabın 5000 yıllık serüveni desek de, birçok iyi okur için kitabın tarihi, kendi serüveniyle birlikte ilerlemiştir aslında. Bizi kitaplara çeken şey, biraz da kendimizden dışarı çıkmak isteğidir. Okuduğumuz her macera, her tez ya da antitez, kitapla bizim aramızdaki gizemli bir sözleşme gibidir. Bu anlamda okumak soylu bir eylemdir de.