Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Steinbeck'in Nobel konuşması: "Burada kükremem gerek"




Toplam oy: 913

İsveçli kimyacı Alfred Nobel anısına 10 Aralık 1901'den beri ödül dağıtan İsveç Akademisi, Leo Tolstoy, James Joyce, Virginia Woolf, Mark Twain, Joseph Conrad, Anton Chekhov, Marcel Proust, Henry James, Henrik Ibsen, Emile Zola, Robert Frost, W.H. Auden, F. Scott Fitzgerald, Jorge Luis Borges ve Vladimir Nabokov'u atladığı için eleştirildi. Fakat Akademi, ödülü en az bu isimler kadar hak eden William Faulkner, Ernest Hemingway, John Steinbeck, V.S. Naipaul, Doris Lessing gibi birçok edebiyatçıyı ödüllendirdi.

Ödüle layık görülen edebiyatçılar da yazarın sorumluluklarına ilişkin konuştular. Peki, neler söylediler?

Bu soruya cevap olsun diye her hafta bir edebiyatçının, ödül töreni sırasında yaptığı konuşmayı yayınlamaya devam ediyoruz.

İşte, Steinbeck'in ödül aldığı 1962 yılında yaptığı banket konuşması:

 

"Burada bir fare gibi tiz sesler çıkaramam"

 

Çalışmamı bu yüksek onura layık gördüğü için İsveç Akademisi'ne teşekkür ediyorum.

Kalbimde Nobel'i, çok saygı duyduğum diğer edebiyat insanlarından daha çok hak edip etmediğime dair bir şüphe var ama yine de ödülü aldığım için keyif ve gurur duyduğumu yadsıyamam.

Bu ödülü alanların edebiyatın gidişatı ve doğasıyla ilgili kişisel veya bilimsel açıklamalar yapması gelenektir. Bu zamanda, edebiyat yapanların sorumlulukları ve öncelikli görevleri üzerine düşünmek isabetli olacaktır.

Çağrıldığım bu yerde durmak ve Nobel ödülünü almak öyle bir ayrıcalık ki burada minnettar aciz bir fare gibi tiz sesler çıkarmam değil, mesleğim dolayısıyla duyduğum övünçle, yıllardır bu mesleği yürüten daha birçok iyi ve büyük adam adına aslan gibi kükremem gerek.

Edebiyat ne boş bir kilisede ilahilerini söyleyen birkaç rahibin cılızlığı ve güçsüzlüğüdür, ne de kutsal olana düşük umutlarla yapılan düzenbazca bir yalvarmadır.

Edebiyat konuşmak kadar eskidir. Edebiyat, insanın ona olan ihtiyacından doğdu ve doğduğu zamanki koşullar, ona olan ihtiyacın daha da artması dışında değişmedi.

Âşıklar, ozanlar ve yazarlar birbirlerinden bağımsız ya da ayrıcalıklı değildir. Her şeyin en başında, onların işlev, görev ve sorumluluklarını belirleyen insandı.

İnsanlık gri ve ıssız bir bilinç bulanıklığının pençesinde. Burada daha evvel konuşan usta selefim William Faulkner'ın da değindiği gibi evrensel korku trajedisi o kadar uzun zamandır devam etmekte ki artık ruhsal problemler kalmadı, o yüzden insan kalbinin kendisiyle kavgası yazılmaya değer tek şey gibi görünüyor.

Faulkner, insanoğlunun zayıflığı gibi gücünün de diğer bütün insanlardan daha fazla farkındaydı. Yazarın varlık sebebinin korkuyu anlamak ve çözmek olduğunu biliyordu.

Bu yeni bir durum değil. Yazarın tarihi misyonu devam etmekte sadece. Yazar, ilerleyebilmemiz için, başarısızlıklarımızı ve hatalarımızı bizlere göstermekle ve tehlikeli düşlerimizi kazıp çıkartmakla yükümlüdür.

Dahası, yazar insanoğlunun kanıtlanmış kalp ve gönül yüceliğini, yenilgiye gerdiği göğsünü, cesaretini, şefkatini ve sevgisini gösterip kutlamak için atanmıştır. Zayıflığa ve umutsuzluğa karşı sonsuz savaşta, bunlar parlak umut ve ilerleme işaretleridir.

İnsanın mükemmelliğine yürekten inanmayan birinin ne edebiyatla bağı olduğunu ne de kendini edebiyata adadığını düşünürüm.

Mevcut evrensel korku, bilgi düzeyimizdeki sıçramanın ve fiziki dünyadaki bazı tehlikeli faktörlerin sonucudur.

Anlayışın diğer aşamalarına henüz geçemediğimiz doğrudur ancak buradan asla geçemeyeceğimiz ya da edebiyatla yanyana yürüyemeyeceğimiz anlamı çıkarılamaz. Aksine bunu yapabileceğimizden emin olmak yazarın sorumluluğunun bir parçasıdır.

İnsanlığın doğal düşmanlarının karşısında gururla durduğu tarihi boyunca, bazen bütün başarısızlıklara ve tükenmelere karşı olası zaferimizin arifesinde korkakça ve salakça sahayı terk etmişizdir.

Eminim şaşırmayacaksınız; bir süredir, kitaplarda yalnız ve düşünceli bir adam olarak tasvir edilen Alfred Nobel'in hayatını okuyorum. Patlayıcıların şeytani bir alana ya da yaratıcı bir potansiyele dönüştürülebilecek gücünü ortaya koymayı başarmış, fakat bir vicdan muhasabesi ya da muhakemede bulunmayarak, seçim yapmamış.

Nobel, icadının zalim ve kanlı kullanımlarına şahit oldu. Hatta belki araştırmalarının nihai sonucu olan sonsuz yıkımı bile öngörmüş olabilir. Bazıları onun zamanla şüpheci birine dönüştüğünü söylüyor ancak ben buna inanmıyorum. Bence bir kontrol, bir güvenlik sibopu incat etmeye uğraştı. Ve yine bana göre o bunun sadece insan beyni ve ruhuyla mümkün olduğuna inandı. Onun düşünce yapısı, Nobel ödüllerinin kategorilerini de belirledi.

Bu kategoriler, insanın bilgi birikimini ve dünyasını artırmak için sunuldu. Anlamak ve iletişim kurmak için ki bunlar edebiyatın da görevlerindendir. Ve bu görevler, insanın barış kapasitesini kanıtlamak ve kalan diğer her şeyin başlangıcı için kullanılmak üzere yerine getirilir.

Nobel'in ölümünün üzerinden 50 yıl geçmeden, doğanın kapısı kilitlendi ve bize seçim yapmanın tüyler ürpertici sorumluluğu yüklendi.

Bir zamanlar Tanrı'ya atfettiğimiz birçok güce el koyduk.

Korku dolu ve hazırlıksız olmamıza rağmen, tüm dünyanın ve yaşayan her şeyin yaşamı ve ölümü üzerinde yetkili olduğumuzu varsaydık.

Seçimin riski de, zaferi de insanındır. İnsan, mükemmelliğini aslında kendi elleriyle test eder.

Tanrısal gücü elimize aldığımıza göre, bir zamanlar Tanrı'dan dilediğimiz bilgeliği kendi içimizde aramalı ve ona yüklediğimiz sorumluluğu üstlenmeliyiz.

İnsanın kendisi en büyük tehlike ve aynı zamanda tek umut haline geldi.

Bugün, havari St. John'u aynen alıntılamak gerekir: Her şeyin sonu, Dünyadadır ve Dünya insanoğludur ve Dünya insanla vardır.




 

Konuşmasından önce, Kraliyet Bilim Akademisi üyesi R.Sandler: "Bay John Steinbeck, birçok ülkede popüler başarıya ulaşarak yazılarınızda, insanlığın hem komik hem de trajik durumlardaki davranışlarını gözler önüne serdiniz. Bunu, tüm dünyayı canlı ve gerçekçi bir şekilde okumak olarak tanımladınız. 'Travels with Charley' adlı eseriniz sadece bir araştırma değil aynı zamanda Amerika'nın da açığa çıkması, sizin deyiminizle: 'Bir kıtanın canavarı, ülkelerin en güçlüsü, geleceğin devi, benim mikro evrenimin makrosu haline geliyor.' Amerikalının ne demek olduğunu zekice anlayabilme içgüdünüz sayesinde burada gerçek bir Amerikan temsilcisi olarak duruyorsunuz" yorumunda bulundu.

 

 


 

 

Çeviren: Nilhan Kalkan

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.