Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Taptaze Bir Edebiyat Cahide Birgül




Toplam oy: 4
Gölgeler Çekildiğinde, Türk edebiyatının erken yaşta kaybettiği özel isimlerinden Cahide Birgül’ün ilk romanı. Yayınlandığı yıl edebiyat camiasında büyük yankı uyandıran roman, insan yalnızlığını, travmaları, tekinsiz, kasvetli ilişkileri oldukça cesur bir şekilde anlatıyor.

Sabitfikir’in Mart sayısında yayınlanan ve Fatih Balkış’ın Karaçam Ormanı’nda kitabını ele aldığım yazının girişinde, Kafka yayınevinin diğer Türkçe edebiyat eserlerinden bahsederken Cahide Birgül’ün de adını anmıştım. Bu defa, müstakil bir yazı ile, ilk baskısı 1998’de yapılan yazarın ilk romanı Gölgeler Çekildiğinde üzerine konuşalım isterim.

 

Edebiyatımızın önemli isimleri Sırma Köksal ve rahmetli Orhan Duru, aynı yıl kaleme aldıkları yazılarında yeni bir yazarla tanışmış olmanın memnuniyetini bildiriyorlardı. Duru, Yeni Yüzyıl’a “Kitaplar arasında dolaşırken yeni bir yazar bulmak yeni bir kapıyı açmağa benziyor,” diye yazmıştı Cahide Birgül’den bahsederken. Ona göre, bireylerin his ve ilişkileri ile kurulmuş metinde yazarın sesi, oldukça “içeriden” bir yerden tınlıyordu; buna karşın toplumu ve gerçekçiliğini yitirmemiş olması takdire şayandı. Baş karakter Esin’in hayatının, evlerine bir anda çıkıp gelen kalıcı bir misafirle baştan ayağa değişmesinin, giz çözücü bir “polis romanı” olacağı beklentisi yarattığını bildiren yazar, nihayetinde, Gölgeler Çekildiğinde’yi “bir ruhsal bilmece romanı” olarak kodluyordu. Köksal ise yazısında, Nasreddin Hoca’nın “ona değdi buna değmedi” oyununu işaret ederek kitabın tüm olası çekincelerden uzak ve cesurca yazıldığını belirtiyor ve uzunca bir aradan sonra iç rahatlığı ile bir kitap önerebileceğini söylüyordu.

Gölgeler Çekildiğinde, kurgusunda birden çok göze imkan tanıyor bana kalırsa. Ne demek bu? Şöyle: Baş karakter Esin ve hasta babasının tekdüze bir hayat sürdükleri eve, zamansız bir mektupla, neredeyse çat kapı gelen Deniz’in hikâyesi başlı başına çok güçlü. Ailevi problemleri olduğunu sandığımız, küçük yaşının kaldırabileceğinden çok şey yitirmiş “dolu” bir karakter olarak, daha ilk anda, o sıradan eve büyük bir ışık getiriyor. Mektubu aldıklarında bu zamansız misafiri istemediğini anladığımız Esin’le, hayatında ufak da olsa bir heyecan yaratabileceği ihtimaliyle Deniz’i çok isteyen babayı çatıştırarak başlıyor. En azından romanın ilk birkaç sayfasında, taşradan üniversite okumaya gelen ve yalnızca kalacak bir yere ihtiyacı olduğu için bu uzak akrabalarını rahatsız etmek durumunda olan muhtaç bir genç kadın olarak resmedilen Deniz’i devam ettikçe çok daha iyi tanıyoruz. Hikâyesinin gücü de böylece ortaya çıkıyor, öyle ki hem Esin’le ilişkisinde, hem kendi hayatında şaşırtıyor bizi.
"Bunca mektubu bir ay gibi kısa bir süreye sığdırmış ve neredeyse hemen hemen her gün bir mektup yazmıştı Deniz. Bundan başka, öznel hemen hemen hiçbir şey düşünmedim. Ne, hangi zaman aralıklarında; geceleri, herkes yattıktan sonra mı, sabahın o çok erken saatlerinde mi yazdığını, nasıl bir fırsat kollayıp Kenan’ın eline tutuşturduğunu, hepsini birlikte mi, yoksa ayrı ayrı mı verdiğini, yazarken ya da ona uzatırken gözlerinde nasıl bir parıltı olduğunu..."

Oradan oraya savrulan bir karakter
Bir başka göz, zaten anlatıcı konumunda olan Esin. Uzatmalı sevgilisinin kararları ile ilişkilerinin durumu her an değişen, babasına tam bağlı bir hayat süren baş karakterin, Deniz’in hayatına girmesiyle dönüşümüne tanık oluyoruz. Değindiğim üzere, Esin birinci kişi durumunda görünse de, roman boyunca Deniz’in, babasının, Aysel’in, Kenan’ın ve Selcan’ın etkisinde oradan oraya savruluyor. Şüpheleri, korkuları ve planları hep bir başka alternatifle varoluyor. Cahide Birgül, onunla, tipik bir “maruz kalan” karakterini çiziyor. Bu işi bir ilk romandan beklenmeyecek ölçüde ustalıkla yaptığını da teslim etmeli.
"Sezgilerim çılgınca bağrışsa da, ben anlatılanları dinler, anlatanların sözlerine öncelik tanırdım. Çok kandırıldım belki. Çok öğrencimin sahte gözyaşlarına, çok ana babanın ona ve çocuğuna bir şans daha tanımam için yalvaran dudaklarına aldandım. Ama gerçi öğrendiğimde, pek çokları gibi, bu “inanma zaafı” yüzünden kendimi aptal hissetiğimi söyleyemeyeceğim. Çok yıllar gerisinde kalmış o günlere, Deniz’in hayatıma izin almaksızın, öylece dalıverdiği o yağmurlu sonbahara gelene değin, zırhımı delecek güçte bir darbe almamıştım henüz. Onca şeyden sonra, hâlâ, madalyonların arka yüzlerinin başka olduğuna inanmıyordum. Eğer görebiliyorsak, her şey ön yüzde anlatılmıştır zaten. (s. 79)" Yazının başında etraflıca değindiğim, geçmiş tarihli iki iyi referansla başlamıştım kitaba. Hiç mi hiç yanılmadım... Sırma Köksal’ınki kadar umutsuz bir ifade olmasa bile, iç rahatlığı ile söyleyebilirim ki, çoktan geç kalınmış olsa da ıskalanmaması gereken bir roman bu.
Kendinden yirmi üç yaş büyük Orhan Duru ile aynı yıl, talihsiz bir şekilde yitirdiğimiz yazarın baskıları bulunmayan, Gölgeler Çekildiğinde’nin ardılı iki romanı daha vardı; ama neyse ki, Kafka yayınevinin bunları da yayınlayacağını öğrendik. Hatta Geceye Uyananlar, dergi sizlere ulaşmadan çıkmış olacak bile!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.