Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Teorilerin Günahından Sinemanın Erdemlerine Sığınmak




Toplam oy: 6
Film izlemek entelektüel bir uğraş değildir. Tıpkı diğer sanat biçimleri gibi onunla kuracağımız ilişki de doğrudan -herhangi bir yorumu, kanaati ya da kuramsal varsayımı dikkate almadan- gerçekleşmelidir. Filmlere hazırlık yapılmış düşüncelerle yaklaşılmaz; Marleau-Ponty’nin dediği gibi, sinema düşünülmez, algılanır.

Teorilerin sefaleti

 

Bir sanat eserini birtakım teorilerle izah etmeye kalkışmak daima hayat kırıklığı ile sonuçlan eksik bir kavrayışı işaret eder. Bu tutum eğitim sürecinin yarattığı bir sekel olarak görülebilir. Zira ilköğretimden yükseköğretime kadar bütün eğitim süreci boyunca öğrenci şu müşkül soru ile baş başa kalmaktan kurtulamaz: “sanatçı bu eserinde ne demek istemiştir, eserin ana fikri nedir? “Bu pedagojik garabet, muhataplarında dolaylı bir “aptallık ikrarı”na sebebiyet verir ki esasen sanat, edebiyat, şiir gibi alanlara mesafeli olmamızın temel sebeplerinden biri de budur: Aptal olmamak için, tümden reddetmek, uzak durmak, zekâ ve kavrayışımızı gösterebileceğimiz daha anlaşılabilir(!) alanlara yönelmek bir kaçış olarak görülebilir. Her an kafasına yiyeceği tokadı bekleyerek bir matematik problemini çözmeye çalışan öğrencinin durumu gibi, sanat eserinin ana fikrini bulmak için muhatap olduğumuz sorular karşısındaki durumumuz da aynı pedagojik barbarlıkla yüzleştirir bizi.

 

İnsan daima ve ivedilikle anlamak ister. Bildiğimiz bir dünyanın sınırlarına çekilerek kendi referanslarımızın kesinliğinden şüphe duymadan anlamak isteriz. Yerine oturmayan her fikir, anlam veremediğimiz her imge; akıl ya da ruh, cismani ya da metafizik olarak bölünmüş bir benliğin yarıklarından sızan müfsit bir eczadır; sahibini sakin sulardan bilinmeze sürükleyen kontrolsüz bir kuvvet ya da bütün temkin hislerimizi yok ederek bizi savunmasız bırakan tanımsız bir fantasmadır. Belirsizlik en tehlikeli yanılgıdan daha az korku verici değildir. Hâlbuki bu hengâmede, anlama’nın kendisinden önce, sırasıyla tezahür edebilecek başka duyguların ve durumların var olduğunu göremeyiz.

Teoriler tam da burada imdadımıza yetişir: Bir kurtuluş reçetesi, bir anlama kılavuzu olarak. Sonuna “-sel” takısı eklenerek çoğaltılmış onlarca teori, işi daha da zorlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Ayrıca akademinin soğuk ve zevksiz fantezileriyle süslenmiş yüzlerce teorinin bu anlamsız gayretkeşliği teşvik ettiğini görebilirsiniz: Göstergebilimsel, toplumsal, feminist, Marksist, dramatik, psikolojik, metaforik, anlatısal, alt-metinsel, kategorik, yayapısal, Bergsoncu, Freudyen, Deleuzyen, dizimsel, psikanalitik, mekânsal, anlam-bilimsel, masalsal… Filmlerin canına okuyan onlarca teori.
Düşünmek ve duymak arasında

Film izlemek entelektüel bir uğraş değildir. Tıpkı diğer sanat biçimleri gibi onunla kuracağımız ilişki de doğrudan -herhangi bir yorumu, kanaati ya da kuramsal varsayımı dikkate almadan- gerçekleşmelidir. Filmlere hazırlık yapılmış düşüncelerle yaklaşılmaz; Marleau-Ponty’nin dediği gibi, sinema düşünülmez, algılanır. Öte yandan son zamanların moda kavramlarından biri de Film Okumaları. Bu da diğer yöntem ve teoriler gibi neredeyse aynı anlam arayışının ve entelektüel açlığın tatmin aracı olarak karşımıza çıkıyor. Bir terminoloji olarak bile çok sevimsiz, kibirli ve snop. Öyle ki film okuma teşebbüsü filmin değerinden daha büyük bir anlam ifade ediyor ve yöntemin kendisi öyle bir irtifa kazanıyor ki her şeyi gölgede bırakarak entelektüel bir gösteriye dönüşüyor. Sosyal bilimlerin harcıâlem teorilerinden devşirilmiş bir yöntem olarak film okuma seanslarını, sosyal medyadan kültür merkezlerine, üniversite amfilerinden workshop etkinliklerine kadar geniş bir sahada görebiliyoruz.



Günahlar ve erdemler
Sanatsal formalizmin her biçimi, varoluş’un ilk ve kusursuz halinden izler taşıdığına inandığımız sanatın hakikatini anlama yolunda bir ışık olamayacak; aksine sınırlar, duvarlar ve gölgeli alanlar yaratacaktır. Aklıma Peter Wollen’in, Godard sineması üzerinden ortaya attığı “sinemanın yedi erdemi ve yedi günahı” teorisi geliyor. Kavramsal olarak ne kadar şık ve gösterişli dursa da nihayetinde sınırları öylesine belirsizdir ki, bazen erdemlerin yerine günahları, günahların yerine de erdemleri koyabilmenize imkân tanır. Bu sebeple sinema üzerine metodolojik bir çözümleme yapmak, bir öngörüde bulunmak, bir takım kategoriler ve göstergeler üzerinden tahlillere girişmek, imgelerden mana devşirmek, metaforları eşeleyip altındaki hakikati aramak hem gereksiz bir uğraştır hem de estetik zevki ve hazzı zayıflatan, ruhu yorgun düşüren boş bir gayrettir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.