Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Teorilerin Günahından Sinemanın Erdemlerine Sığınmak




Toplam oy: 5
Film izlemek entelektüel bir uğraş değildir. Tıpkı diğer sanat biçimleri gibi onunla kuracağımız ilişki de doğrudan -herhangi bir yorumu, kanaati ya da kuramsal varsayımı dikkate almadan- gerçekleşmelidir. Filmlere hazırlık yapılmış düşüncelerle yaklaşılmaz; Marleau-Ponty’nin dediği gibi, sinema düşünülmez, algılanır.

Teorilerin sefaleti

 

Bir sanat eserini birtakım teorilerle izah etmeye kalkışmak daima hayat kırıklığı ile sonuçlan eksik bir kavrayışı işaret eder. Bu tutum eğitim sürecinin yarattığı bir sekel olarak görülebilir. Zira ilköğretimden yükseköğretime kadar bütün eğitim süreci boyunca öğrenci şu müşkül soru ile baş başa kalmaktan kurtulamaz: “sanatçı bu eserinde ne demek istemiştir, eserin ana fikri nedir? “Bu pedagojik garabet, muhataplarında dolaylı bir “aptallık ikrarı”na sebebiyet verir ki esasen sanat, edebiyat, şiir gibi alanlara mesafeli olmamızın temel sebeplerinden biri de budur: Aptal olmamak için, tümden reddetmek, uzak durmak, zekâ ve kavrayışımızı gösterebileceğimiz daha anlaşılabilir(!) alanlara yönelmek bir kaçış olarak görülebilir. Her an kafasına yiyeceği tokadı bekleyerek bir matematik problemini çözmeye çalışan öğrencinin durumu gibi, sanat eserinin ana fikrini bulmak için muhatap olduğumuz sorular karşısındaki durumumuz da aynı pedagojik barbarlıkla yüzleştirir bizi.

 

İnsan daima ve ivedilikle anlamak ister. Bildiğimiz bir dünyanın sınırlarına çekilerek kendi referanslarımızın kesinliğinden şüphe duymadan anlamak isteriz. Yerine oturmayan her fikir, anlam veremediğimiz her imge; akıl ya da ruh, cismani ya da metafizik olarak bölünmüş bir benliğin yarıklarından sızan müfsit bir eczadır; sahibini sakin sulardan bilinmeze sürükleyen kontrolsüz bir kuvvet ya da bütün temkin hislerimizi yok ederek bizi savunmasız bırakan tanımsız bir fantasmadır. Belirsizlik en tehlikeli yanılgıdan daha az korku verici değildir. Hâlbuki bu hengâmede, anlama’nın kendisinden önce, sırasıyla tezahür edebilecek başka duyguların ve durumların var olduğunu göremeyiz.

Teoriler tam da burada imdadımıza yetişir: Bir kurtuluş reçetesi, bir anlama kılavuzu olarak. Sonuna “-sel” takısı eklenerek çoğaltılmış onlarca teori, işi daha da zorlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Ayrıca akademinin soğuk ve zevksiz fantezileriyle süslenmiş yüzlerce teorinin bu anlamsız gayretkeşliği teşvik ettiğini görebilirsiniz: Göstergebilimsel, toplumsal, feminist, Marksist, dramatik, psikolojik, metaforik, anlatısal, alt-metinsel, kategorik, yayapısal, Bergsoncu, Freudyen, Deleuzyen, dizimsel, psikanalitik, mekânsal, anlam-bilimsel, masalsal… Filmlerin canına okuyan onlarca teori.
Düşünmek ve duymak arasında

Film izlemek entelektüel bir uğraş değildir. Tıpkı diğer sanat biçimleri gibi onunla kuracağımız ilişki de doğrudan -herhangi bir yorumu, kanaati ya da kuramsal varsayımı dikkate almadan- gerçekleşmelidir. Filmlere hazırlık yapılmış düşüncelerle yaklaşılmaz; Marleau-Ponty’nin dediği gibi, sinema düşünülmez, algılanır. Öte yandan son zamanların moda kavramlarından biri de Film Okumaları. Bu da diğer yöntem ve teoriler gibi neredeyse aynı anlam arayışının ve entelektüel açlığın tatmin aracı olarak karşımıza çıkıyor. Bir terminoloji olarak bile çok sevimsiz, kibirli ve snop. Öyle ki film okuma teşebbüsü filmin değerinden daha büyük bir anlam ifade ediyor ve yöntemin kendisi öyle bir irtifa kazanıyor ki her şeyi gölgede bırakarak entelektüel bir gösteriye dönüşüyor. Sosyal bilimlerin harcıâlem teorilerinden devşirilmiş bir yöntem olarak film okuma seanslarını, sosyal medyadan kültür merkezlerine, üniversite amfilerinden workshop etkinliklerine kadar geniş bir sahada görebiliyoruz.



Günahlar ve erdemler
Sanatsal formalizmin her biçimi, varoluş’un ilk ve kusursuz halinden izler taşıdığına inandığımız sanatın hakikatini anlama yolunda bir ışık olamayacak; aksine sınırlar, duvarlar ve gölgeli alanlar yaratacaktır. Aklıma Peter Wollen’in, Godard sineması üzerinden ortaya attığı “sinemanın yedi erdemi ve yedi günahı” teorisi geliyor. Kavramsal olarak ne kadar şık ve gösterişli dursa da nihayetinde sınırları öylesine belirsizdir ki, bazen erdemlerin yerine günahları, günahların yerine de erdemleri koyabilmenize imkân tanır. Bu sebeple sinema üzerine metodolojik bir çözümleme yapmak, bir öngörüde bulunmak, bir takım kategoriler ve göstergeler üzerinden tahlillere girişmek, imgelerden mana devşirmek, metaforları eşeleyip altındaki hakikati aramak hem gereksiz bir uğraştır hem de estetik zevki ve hazzı zayıflatan, ruhu yorgun düşüren boş bir gayrettir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

On dokuzuncu yüzyıl, Avrupa karşısında gerileyen Osmanlı İmparatorluğu’nun bu durumu bir tür uygarlık kaybı olarak gördüğü ve buna karşı düşünülen çarelerle toplumsal ve siyasal düzeyde modernleşmenin getirdiği değişimle yüzleşmek durumunda kaldığı bir dönemi kapsar.

Evdeyiz. Bildiğimiz tüm alışkanlıklarımız salgın nedeniyle değişiyor. Tarih yeniden yazılıyor. MÖ ve MS, tarih olacak gibi gözüküyor. KÖ ve KS yani koronadan önce ve koronadan sonra… Evet, böyle bahsedeceğiz belki de… Eskiden bir başka ülkenin vatandaşıyla karşılaşınca en dikkat ettiğim şeylerden biri sosyal mesafeydi.

Geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali İzleyici Ödülü’nü alan The Platform, kısa sürede Netflix’in en çok izlenenler listesinde kendisine yer edinmeyi başardı. Senaristliğini David Desola, yönetmenliğini ise Galder Gaztelu-Urrutia’nın üstlendiği film, uzun süre zihinlerdeki tazeliğini koruyacak gibi.

 

Uzun yıllar kitap tanıtım yazıları kaleme aldım. Kaleme aldığım metnin okuduğum kitabı henüz okumayanları gözeten bir tanıtım yazısı olduğunun da her daim farkındaydım. Ancak kitabını tanıttığım yazarlardan “eleştiri yazısı” için teşekkür mesajları almaya başlayınca bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmeye başladım. Çünkü kaleme aldığım metinler birer eleştiri değildi.

 

Kulis

Postmodern Öykü Denince: Jorge Luis Borges

ŞahaneBirKitap

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Editörden

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.