Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Terskarga




Toplam oy: 14

Bir yandan aşının bulunmasına sevinirken öte yandan mutasyona uğramış virüs haberleri ile endişelenmeye devam mı ediyoruz? İki kişi yan yana gelip sohbet edemiyoruz. Ne yapıyoruz? Birileriyle konuşmak istiyoruz. Çeşitli mesaj grupları kuruyoruz. Sosyal medyadan kafamızı kaldıramıyoruz. Bir sürü mail alıyoruz. Fotoğraf çekip birbirimize gönderiyoruz. Hayatımız telefonda geçiyor…

 

7 Mart 1876 yılında telefona dair ilk patenti alan Alexander Graham Bell acaba hayatımızı bu kadar etkileyecek bir buluş yaptığının farkında mıydı?

Farkında olsa gerek çünkü 14 Şubat 1876’da patent bürosuna koşarak gitmesinden yalnızca birkaç saat sonra rakiplerinden Elisha Gray de benzer bir buluşla patent bürosuna başvuruda bulunmuştu. Hatta kendisinden çok önceleri 1849-1850 yıllarında İtalyan asıllı Amerikalı Antonio Meucci’nin telefonu icat ettiğini, 1860-1861 yılları arasında tanıtımı ile uğraştığını ve fikrinin korunması gerektiğini belirten başvuruyu yaptıysa da tam bir patent başvurusu olmadığı için tescil alamadığını biliyoruz (Erken kalkan yol alır mı demek lazım bilemedim!). Patentin kendisine ait olduğunu söyleyenlerin itirazları nedeniyle 600’ün üzerinde davayla uğraşmak zorunda kalan Bell ve ortakları sonunda galip gelerek, tarihi günümüze kadar gelen Bell Telefon Şirketini (AT&T) kurmuşlar. Bu şirket kısa sürede çok büyük paralar kazanmış ve dünyanın en büyük şirketleri arasına girmiş.
Mart 1847 yılında İskoçya’nın Edinburg şehrinde doğan Bell’in annesi işitme engelliymiş; babası da dedesi gibi yıllarını işitme engellilere ayıran biriymiş. Babasının kendisine ait çeşitli öğretme yöntemleri varmış. Bell’in de babası gibi seslere karşı özel bir yeteneği varmış. İki erkek kardeşi küçük yaşta veremden ölünce Bell ve ailesi ABD’ye göçmüşler. Graham ismi, 11 yaşındayken, kardeşlerinde olduğu gibi ikinci bir isim istemesi üzerine eklenmiş. Amerika’da işitme engelliler üzerine çalıştığı okullardan sonra kendi okulunu kurmuş. Karısıyla da bu şekilde tanışmışlar. Clarke Okulu’nun kurucularından Gardiner Greene Hubbard’ın 5 yaşında geçirdiği bir hastalık nedeniyle işitme engelli olan kızı Mabel Hubbard, Bell’in öğrencisiymiş. 15 yaşındayken Bell’le çalışmaya başlamış ve kısa süre sonra da evlenmişler. Mabel’in avukat olan babası, aynı zamanda telefon işini finanse etmede ve maddi kaynak sağlamada Bell’e çok yardımcı olmuş.
(Annesi ve karısı… İkisi de işitme engelli… Babası gibi kendisinin de yaptığı çalışmalarda, kadınların izi yok mudur? Dünya tarihine dolaylı veya dolaysız büyük katkıları olan bu iki isim nezdinde 8 Mart “Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun!)
Telefonun patentini aldıktan sonra kurdukları şirketin hisselerinin yüzde 15’i Bell ailesinde bulunuyormuş. İşin çok büyük boyutlara geleceğini tahmin edemediklerinden olsa gerek; 7-8 ay içinde ellerindeki hisselerin çoğunu ortalama 250 dolardan elden çıkarmışlar, ki 1879’un Kasım ayına gelindiğinde hisselerin değeri 1.000 doları bulmuş! Aynı yıl Mart ayında Bayan Bell eşine, hisselerin değeri 65 dolar civarındayken satması için adeta yalvarmış çünkü bir daha bu kadar yükselmeyeceğini düşünüyormuş. 1881 yılına kadar ellerindeki hisselerin üçte birini elden çıkarmışlar. Bu yanlış tercihlere rağmen 1883 yılına geldiklerinde ellerindeki hisselerin değeri bir milyon dolara ulaşmış.
Doğum gününden 4 gün sonra, sadece 29 yaşındayken 174.465 nolu patentini alan Bell’i telefonun icadına götüren olay aslında bir kitapla başlamış(!) İşitme engelliler alanında yaptığı çalışmalarla ve kendi okulunu kurmasıyla artan şöhreti nedeniyle Oxford Üniversitesi’ne konuk öğretmen olarak çağrılmış. İngiltere’de eline geçen, Hermann von Helmholtz isimli Alman bilgenin işitme fizyolojisine ilişkin kitabını okumuş. Bu kitap sayesinde, müziğin sesinin bir tel aracılığı ile aktarılabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaşmış. Bu alanda başkalarının da yaptığı çalışmalar varmış. İngiltere’den dönen Bell, Boston Üniversitesi İnsan Sesi Fizyolojisi dalı profesörlüğüne getirilmiş. Kuramsal bilgisini, teknik bilgisiyle destekleyerek hayata geçirmeye ve işitme engellilerin duymasını sağlayacak aletler yapmaya girişmiş. Tam da bu dönemde Thomas Watson adlı bir elektrik mühendisi ile çalışmaya başlamış. Meşhur Watson! Telefonu çalıştırmak için kullandığı bataryadan pantolonuna dökülen asit nedeniyle aradığı ve tarihin ilk telefon konuşmasında ismi geçen kişi: Tarihe geçen bu ilk telefon görüşmesi 10 Mart 1876 tarihinde yapılmış.
Telefonla iletişim çok kolay yayılmamış. Üzerinde çok uğraş verilmiş. Telefonun icadından ancak sekiz yıl sonra, Connecticut eyaletindeki New Haven ilk telefon ağına sahip şehir olabilmiş. İletişim, filmlerde de gördüğümüz santral memurları tarafından sağlanıyormuş ve memurlar erkekmiş. Daha sonraları kadın memur çalıştırmak gelenek haline gelmeye başlamış. Sistemin gelişmesi ve telefonun otomatik hale gelmesi ise (ki hâlâ günümüzle kıyaslanamaz!) bir cenaze levazımatçısı sayesinde olmuş(!) Almon B. Stowger adındaki cenaze levazımatçısının rakibinin karısı santral memuruymuş. Kadın, santrali arayan ve Stowger’a ulaşmak isteyen cenaze sahiplerini kendi kocasına yönlendiriyormuş. Bunu öğrenen Stowger, santrali aradan çıkarmak istemiş ve santral olmadan kullanılabilecek bir telefon tasarlamış. Fakat üzerinde yalnızca 3 tuş bulunan ve akılda sürekli sayı tutmayı gerektiren bu makine karışıklığa neden oluyormuş. Bu sorunu çözmüşler fakat bu sefer de ortalığı telefon direkleri, kablolar ve tahtalardan oluşan karmaşa sarmış.
Bell aslında telefonla özdeşleşmiş bir isim olsa da çalışmaktan ve yeni icatların peşine düşmekten vazgeçmemiş. 30 kadar patenti bulunuyormuş. Özellikle işitme engellilerin eğitimiyle yakından ilgilenmeye devam etmiş. Havacılıkla uğraşmış, bu alanda da yeni girişimlerde bulunmuş. 1903’te damadı Gilbert H. Grosvenor, National Geographic Dergisi’nin baş editörü olmuş ve Bell, Grosvenor’u dergiyi daha fazla fotoğraf ve daha az akademik makale ile daha popüler bir yayın haline getirmesi için teşvik etmiş. Bell, gömülü olduğu Nova Scotia malikânesinde 2 Ağustos 1922 günü hayata veda etmiş.
İşte Alexander Graham Bell ve telefonun kısa öyküsü… Gerçi bizim bugün kullandığımız ‘şeyin’ Alexander Graham Bell’in bulduğu ‘aletle’ ne kadar ilgisi var acaba(!) Hatta onun bile, yaşamının sonlarına doğru bir itirafında, telefonun bir baş belası olduğunu söylediği ve kesinlikle çalışma odasında telefon tutmadığı söylenir. Biz ise sadece özlem gidermek ya da birilerine acil bir durumumuzu bildirmek için kullanmıyoruz artık onu… Market alışverişinden banka işlemlerimize kadar hayatımızın olmazsa olmaz aktörü haline getirdik. Geçenlerde okuduğum bir yazıda 4,1 milyar insanın dünya genelinde sosyal medya kullanıcısı olduğu ve bunların nerdeyse yüzde doksanının mobilden bağlandığı belirtiliyordu. Hatta 1,8 milyar kişinin de her gün bu sosyal ağlara düzenli olarak girdiğinden bahsediliyordu. Telefonu daha az kullanmak bu zamanda artık mümkün mü bilmiyorum ama kitap okumaya daha fazla vakit ayırmak gerek. Sen yine telefonda konuş, sosyal medyana gir ama bu yazı bitince yapacağın gibi yapmamaya çalış, hemen telefonuna sarılma(!) Unutma! Telefonun icadına giden yol da bir kitapla başladı…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Abdullah Harmancı’nın yeni öykü kitabı Baltan Taşa Değecek, Muhit Kitap tarafından yayımlandı. Yazar, gerek Kurmacanın Büyülü Sureti adlı kuramsal eseriyle gerekse öykü kitaplarıyla öyküyle olan dostluğundan ödün vermedi. Muhteris’te keşfettiğim bir şey vardı onun öyküsüne dair: Hayatın keşmekeşine kapılıp unutulmaması gereken bir bakış vardır onun öykülerinde.

Modern dönemin efsanevî tarihçilerinden biri Fernand Braudel ise, diğeri Arnold Toynbee’dir. Efsane olmalarının nedeni, sadece tarih alanında yaptıkları araştırmalar değildir. Ayrıca bu tarih üzerine düşünce üretmeleridir. Yorumcudur bu iki tarihçi. Tarih felsefesi de yaparlar. Sosyologların birinci derecede kaynakları arasındadır kitapları. Sanatı da bilirler.

Çocuklar için yazmak… Sanırım son yılların en dikkat çekici konu başlıklarından birisi bu. Çocuklar için masallar, romanlar yazmak, resimli kitaplar hazırlamak birçok insan için heyecan verici bir hedef haline geldi son yıllarda. Bu rüzgârın oluşmasında elbette sosyal medyanın etkisi büyük. Ama burada tuhaf bir durumun olduğunu göz ardı etmemek lazım.

Kelimelerin insan ruhunun aynası olduğuna inanıyorum. Kelimeler olmasa neye benzediğimizi tarif etmemiz pek mümkün olmazdı. Başka kişilerle benzerliklerimizi, tanımadığımız kişilerle aslında tanış olduğumuzu kelimeler olmasa nasıl fark ederdik bilmiyorum.

Henüz ilk kez yayımlandığı 1984 yılında kimilerince “21. yüzyılın ilk kitabı” olarak kabul edilen Hazar Sözlüğü’nün önsözünde Milorad Paviç, sanat eserlerini “evrilip çevrilebilir” ve “evrilip çevrilemez” olarak ikiye ayırdığından bahseder.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.