Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tezer Özlü: Tiyatro sahnesinde bir roman kahramanı




Toplam oy: 836
Seyyar Sahne’nin farklı bir bakış açısıyla, hem okuyucuya hem de seyirciye başka bir kapı aralayarak sahnelediği Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni izledikten sonra insan bir kez daha anlıyor ki, Tezer Özlü’nün aile, toplum, birey, kadın, erkek ve cinsellik sorgulamaları güncelliğini kolay kolay kaybetmeyecek.

Ailenizden miras ahlak anlayışının ve toplumsal normların dışına çıktığınızda, en önce en yakınlarınızdan ayrılırsınız. İğretiliği bir yaşam biçimi olarak bellemek, yalnızlık demektir, alışırsınız. İnsanların sizi bıkmadan “normalliğe” davet ettiği, hatta “deli” diye etiketlediği hayatın bu sıkışık noktalarında edebiyat bir sığınak, Tezer Özlü gibi yazarlar ise kurtarıcıdır. Peki, hangi kavramın içine sığdırılır Tezer Özlü? Hangi kategoriye girer? Deli, tutkulu, ayrıksı, aykırı, depresif, melankolik, neşeli, intihara meyilli?

 

Seyyar Sahne’nin 2010 yılından bu yana sahnelediği, Celal Mordeniz’in yönettiği ve Nesrin Uçarlar’ın oynadığı Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı romanından aynı adla sahneye uyarlanan oyununu seyredene kadar benim içinde dünyanın yükünün altında kalmış, depresif bir kadındı Tezer Özlü. Alternatif okumalarla, kahramanla özdeşlemek yerine metnin asıl derdini anlamaya uğraşan Seyyar Sahne, daha fazlasını fark etmeme vesile oldu. Meğer o “Küçük dünyanız sizin olsun,” dediği an bu bir son değil bir başlangıçmış. Ölümü arzulayan bir kadından öteymiş Tezer Özlü, yaşamak arzusuna ket vurulmasına karşı kendisini haksızlığa uğramış hisseden ve buna öfkelenen biriymiş. Öfkesiyle kendi hayatını sonlandırmak ya da etrafını yıkmak yerine onu kullanmayı öğrenmiş; yani yazmaya başlamış.  

 

 

Nesrin Uçarlar, çalışmaya ilk başladığı zamanlarda ağır bunalımlara gebe bir metin olarak görünen romanın oyunda nasıl bir enerji yakalayacağını merak etmiş. Zamanla Özlü’nün depresif bir kadından ibaret sayılamayacağını hayatla ve etrafındakilerle bir hayli dalga geçen ve başına gelen kötü şeyleri yazarak hafifleten bir kadın olduğunu keşfetmiş. Uçarlar, Tezer Özlü’nün ölümü çok uzak bir şey olarak değil, yaşama dahil gördüğünü ve o yüzden de ölümden korkmadığını ya da bir ölme arzusu duymadığını dile getiriyor. 

 

Yaşadığı dönemin ve coğrafyanın kadını olmayı “beceremeyen” Tezer Özlü’nün romanı da zamansız ama tutarsız değil. Kitapta anlattıkları arasında sürekli bir geçmiş ve gelecek bağlantısı kuruyor Özlü. Tek kişilik oyunda bu bağlantılar Nesrin Uçarlar’ın başarılı oyunculuğuyla büyüyor. Tezer Özlü’nün zekası, Nesrin Uçarlar’ın oyunculuğuyla birleşince metin ete kemiğe bürünüyor. Dekorsuz oyunlarıyla da bilinen Seyyar Sahne’nin bu oyununda da sahnede birkaç çarşaf dışında hiçbir şey yok ve bir tek ışık kullanılıyor. Yani her şey anlatıcının üzerinde ama ne hikaye oyuncunun üzerine çıkıyor, ne oyuncu metni büyütüp yazarı gölgede bırakıyor. Sanki bu oyunla yazar olan Tezer Özlü değil bir romanın kahramanı olan Tezer Özlü anlatılıyor. Zaten Tezer Özlü’nün kendisinden ve hayatından ziyade, romandaki Tezer’den daha rahat bahsediyor Uçarlar: “Çocukluğun Soğuk Geceleri otobiyografik bir roman elbette ama ben metinde anlatılan kadını konuşmak istiyorum. Tezer Özlü’yü oynuyorum, canlandırıyorum diye düşünmüyorum. Onun yazdığı romandaki Tezer adlı kadını canlandırıyorum ben.” 

 

Tezer Özlü’nün döneminin siyasi eleştirisini de büyük büyük laflarla değil onunla dalga geçerek yaptığını söylüyor Uçarlar. Asker sevgisi, devrimci mücadelenin içerisinde yer al(a)maması, toplumsal ahlakın yanı sıra siyasi ortamın baskısının da üzerinde olduğunu yazınına bunun da yansıdığını dile getiriyor. Metinde geçen cinselliği ve Özlü’nün tutkusunu ise şöyle anlatıyor: “Cinselliğin aslında yaşama dahil, ölüme yakın, hatta yaşamın ve ölümün aynı anda yaşandığı bir an olarak tarif ediyor. O yüzden onun için çok güçlü bir şey cinsellik. Cinsel özgürlük arayışı yaşam arzusunu bulduğu yer, yaşama ve ölüme çok yakın bir an olması ve bence romanın böyle çok yüksek bir yerde orgazm sahnesiyle bitmesi oldukça etkileyici. Sahnelerken bu da bizim fikrimizi değiştiren etkenlerden biri oldu. Ben de oynaya oynaya fark ettim Tezer Özlü’yü. Zeki bir kadın; istediği her şeyi yapabilecek biri ama yapmak istemiyor.” 

 

Seyircilerin oyuna tepkileriyse bir hayli ilginç… Uçarlar, seyircilerin büyük bölümünden bu kadar ironik ve mizahi bir oyun değil de, ağır ve dramatik bir oyun beklediklerini duymuş. Aslına bakarsanız Tehlikeli Oyunlar’ı sahneledikleri zaman da seyirci benzer bir tepki vermişti. Romantik okuyucu süper kahramanlarının sıradanlaşmasından hoşlanmıyor çünkü.  Tepkilerin cinsellik boyutuyla ilgili ise şunları söylüyor Uçarlar:

 

“Hangi devirde yaşıyoruz hâlâ seyrederken erkeklik organı, ıslaklık, boşalma kelimelerini duyunca ya da kadının cinsel özgürlüğünden bahsederken rahatsız olan, özellikle yanında sevgilisiyle geldiyse sevgilisinin oyunu seyretmemesi dikkatinin dağılması için çaba gösteren erkekler var. Sıkılıyor sıkıldığını belli ediyor, üstüne üstelik İstanbul’da oluyor bu. Taşrada erkekler daha saygılılar. Belki ilk defa kamusal alanda bir kadının ağzından bu kelimeleri duydukları için, belki misafiriz diye, ama tepkisiz bir şekilde seyretmeye devam ediyorlar. Kadınlarsa çok daha etkilenmiş olarak çıkıyorlar oyundan, çünkü Tezer Özlü’nün romanında bahsettiği kadınlığa dair sıkıntıları her daim güncel ve hiçbir zaman konuşulamayan sıkıntılar.” 

 

Tezer Özlü’ye yönelik önyargı ise oyunun seyredilmeme nedenlerin biri Uçarlar’a göre: “İnsanlara oyuna neden gelmiyorsunuz diye sorduğumda ‘Okurken neler hissettiğimi düşününce, bir de oyunu seyredemem gibime geliyor’ cevabı alıyorum. Ayrıca Tezer Özlü’nün dertlerini küçük burjuva dertleri olarak görenler de var. Oysa hâlâ birçoğumuzun dile getiremediği insani duygulardan ve kadınları daha çok yıpratan cinsellik, tatmin ve tutkulardan bahsediyor. Sanırım biz bu toplum içerisinde yaşadığımız cinsel baskıyı normalleştirdik. Bir sürü meselenin temelinde yatan bir konudan bahsetmekten ve bahsedilmesinden hoşlanmıyoruz. Üstüne üstelik Tezer Özlü bunu çok ironik, estetik ve neşeli bir şekilde ifade ediyor.”

 

Seyyar Sahne’nin farklı bir bakış açısıyla, hem okuyucuya hem de seyirciye başka bir kapı aralayarak sahnelediği Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni izledikten sonra insan bir kez daha anlıyor ki, Tezer Özlü’nün aile, toplum, birey, kadın, erkek ve cinsellik sorgulamaları güncelliğini kolay kolay kaybetmeyecek.

 


 

Oyun programı için: www.seyyarsahne.com

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.