Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ticari seçim mi, sansür mü?




Toplam oy: 1086

Küçük bir armağan olarak, bir renk olarak tasarlanmıştı Metis Ajanda. Çok sevildi, yıldan yıla müdavimleri oldu.  Bu yıl toplumun bölünmüşlüğünün, belli ideolojik kalıplara sıkışmışlığının yarattığı suçlara karşı bir duyarlılık geliştirmek amacıyla yayınlandı. Ne ki; ilerleyen günlerde, temasıyla hayli ironik bir ilişki içinde olan gelişmelerin başrol oyuncusu olacaktı.

 

Ajandayı gündeme oturtan şaşırtıcı açıklama Nezih Kitabevi'nden geldi. Simsiyah arkaplan üzerine yazılan kısa ve bürokratik bir metin; ajandanın 10 Kasım gününe denk gelen, sayfaya işeyen bir oğlan çocuğu vinyetinin müşterilerden şikayet almalarına yol açtığını ve Kemalist çizgiyi benimsediklerinden kelli, sözkonusu ajandanın satışını durdurmaya karar verdiklerini duyuruyordu. 

 

Israrlı iletişim çabalarıma rağmen, son derece resmi bir dille yazılmış birbirinin benzeri metinler geçiyordu elime. Bir yandan medyada Nezih'e tepki büyüyordu, sosyal medyanın, edebiyat ve düşünce adamlarının pekçoğu Nezih'i sansürcülükle suçluyordu. Öte yandan; Nezih'in bu kararını destekleyen, ama bu kargaşada sesini pek duymadığımız bir kitle de yok değildi.

 

Akla bir sürü soru getirdi bu olay: Nezih'in yaptığı ticari bir seçim mi, yoksa bir sansür müydü? Her kitabevinin istediği yayını satma, bir duruş geliştirme hakkı yok muydu? Yoksa, bu safça düşünceleri bir kenara bırakıp bu gelişmelerin, kitabevlerinin de siyasi kutuplaşmada saf tutacakları anlamına gelip gelmediğini mi düşünmeliydi? Bir başka müşteri grubu da başka bir yayından rahatsız olduğunu söylese, o yayınlar da mı raftan kaldırılacaktı?  Bu işte hukuki bir ihlal var mıydı? 

 

Dahi, hassasiyetinden söz edilen “vatandaş” özgür bireylerin bir araya geldiği bir topluluk muydu; yoksa “vatandaş hassasiyeti” bir insan topluluğu üzerinde cümleye dökülen bir ideolojiye mi denk düşüyordu?

 

İstikbal Marşı'nın fendi

 

Henüz bu soruları sindirecek vaktimiz olmadan; ülkenin en büyük kitabevi zinciri D&R da, Bir+Bir Dergisi'ni satmayacağını açıkladı. Keza, Bir+Bir dergisi ocak sayısını gecikmeli çıkarınca , durumla alay etmek adına İstiklal Marşı dizelerini esprili bir dille değiştirerek bir özür mektubu yazmıştı: “Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı okur/Kahraman tayfana bir gül ne bu surat bu homur/ Sana olmaz dökülen emeklerimiz sonra helal/Hakkıdır abdala tapan tayfanın kafiye bozmak”.

İşte bu esprili sözler, D&R'ı epey rahatsız etmişti ve artık bu dergi D&R'ın hiçbir mağazında satışa sunulamayacaktı.

 

Bununla da bitmedi, anlaşılan Türkiye yine alışkın olduğumuz şovlarından birini yapıyordu. HEPAR üyesi olduklarını söyleyen bir grup 16 Şubat 2011 Çarşamba günü İstiklal ve Kabalcı kitabevlerini basarak, ajandayı sattıkları için kitabevi görevlilerine hakaret ettiler, satışı durdurmaları için tehditler savurdular. 

 

Açıklamalar, eylemler, sorular, tepkiler üst üste gelince dayanamadık ve sorduk: Olan bitenler hangi kavramla açıklanmalı: Ticari seçim mi, sansür mü?

 

 

 

Reşat Demirci

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı


'Baskı unsuru yok, sansür diyemeyiz'

 

Kimse yayınına direkt müdahale şansımız yok elbette. Bunu bizden önce kamu kurumlarının yapması lazım. Onlar müdahale ettiğinde bizim yapacak bir şeyimiz kalmayacak. Biz şu an yalnızca bu yayınları basanları / satanları protesto edebiliriz.

Bence, sözkonusu örneklerdeki kitabevleri etik davranmıştır, vatandaş tepkisi karşısında doğru kararı vermiştir. Üstelik yalnızca "Vatandaş öyle istedi" demiyorlar, bizim ilkelerimiz bu yönde diyorlar.

 

Bence bunun adına sansür diyemeyiz. Burada bir baskı unsuru yok; korku dünyasında satışı engellenmiyor hiçbir şeyin.

 

Benzer şikayetler bize de geliyor. Ancak dernek adıyla tepki göstermek önemli değil, asıl tepkiyi toplum zaten göstermiştir. Bu kararı verdiren toplumun hassasiyetidir. 

Kitabevleri ne yaparsa yapsın, ticari işletme zihniyetiyle yapıyor. Ben bunları satmayacağım diyor. Dürüstlükleri varsa satmazlar zaten. İlkelerine bağlılarsa yapmazlar...

 

 

Oral Çalışlar

Gazeteci-yazar


'Bunun başı da, sonu da yasakçılıktır'

 

İsteyen istediğini satar istediğini satmaz, sonuç olarak buna pek bir şey söylemek kolay değil. Ancak, düşüncelere ambargo koymak ise içinde yasakçılığı barındıran tehlikeli bir yaklaşım. Siz diyorsunuz ki, "İslamcı yayınları satmıyoruz." Bir başkası "Atatürküçülüğe aykırı" gördüğünün dağıtımını durduruyor. Bir başkası ise milliyetçiliği eleştiren, ırkçılığı eleştiren yayınlara ambargo koyuyor. Bunun başı da sonu da yasakçılıktır. Böyle düşünenlerin egemen olduğu ortamlar, yasakçı ortamlardır, yaygınlaştıkça yasak da genişler.

 

Türkiye yıllarca bu anlayıştakilerce yönetildi. Biz Nazım Hikmetlerin, Yılmaz Güneylerin yasak olduğu dönemlerden geliyoruz. O nedenle, yasakçılığın ne demek olduğunu iyi biliriz.

 

Asıl olan sizin gibi düşünmeyenin hakkını da savunabilmektir. Diyebilirsiniz ki, "Ben onu satmak zorunda mıyım?" Tabii ki değilsiniz. Ancak bu bir zihniyet meselesi. Bugün "satmam" diyenlerin, yarın biraz daha ileri giderek "sattırmam" demeyeceğinin garantisi yok. Çünkü, Türkiye bir yasakçılar ülkesi. Ben şunu bilirim, bugün Nezih kitabevinde "Nefret Suçları"nı anlatan ve ırkçılığı eleştiren ajandadan "rahatsız" olan, yarın "susturun" şunları diyene destek verir. Bu zihniyeti biliyoruz. Çok gördük, çok yaşadık..

 

Bu nedenle sözünü ettiğiniz "ticari özgürlük" adı altında savunulan yasakçılığın en hafif deyimiyle "tehlikeli" olduğunu söyleyebilirim. Sonuçları da kabul edilir gibi değildir. 

 

 

Semih Gümüş

Eleştirmen – yazar


'Yüzlerce müşteriye ayıp ediliyor'

 

Demek ülkede yasam biçimi artık değisiyor. Başbakanın insanlara, “çok konusma, biz senin yerine konusuruz” diye yaklastığı yerde, demokrasi kültürü de olmaz. Yönetenler zaten demokrat olmaz, ama ticaret, ister istemez demokratik olmak zorundadır. Birinden alıp öbürüne satıyorsunuz. 

Her iki yana da aynı uzaklıkta, aynı tutum içinde olmalısınız. Nezih Kitabevi’nin Metis Ajandası’nı satmama kararı alması, “ırkçılığa, nefret suçlarına” karşı olmayı gereksiz bulan bir anlayıştır, ama onun kadar önemlisi, ticaretin da yasalarına aykırı olmasıdır. 

D&R’ın Bir+Bir dergisini satmama kararı da aynı. Çok büyük bir olasılıkla bir iki aymaz müsterinin kışkırtısı yüzünden, Bir+Bir’i D&R’dan satın alan yüzlerce müşteriye ayıp edilmiş olmaktadır. 

Bir+Bir’in “İstikbak Marşı” esprisinin yanlıs anlaşılması da cabası. Bunlar eskiden yoktu. Eğer olacaksa, bu anlayıştaki kitabevlerinin raflarını gözden geçirmesi durumunda, sattıkları kitapların en az onda birini raflarından çıkarması gerekecektir. 

 

 

Celal Üster

Gazeteci – yazar


'Farklı düşünene hayat yok'


Her şeyden önce, yaşamı boyunca sansür ve yasaklamalara karşı savaşım vermiş biri olarak, sansürün herhangi bir biçimini kabul etmemin olanaksız olduğunu söylemeliyim. İster devletten gelsin, ister “vatandaş” baskısıyla özel bir kuruluştan, sansüre, yayın ve kitap yasağına boyun eğmek, giderek insanları otosansüre yöneltir. Bu da, toplumu, eleştiri ve mizah gibi onsuz edilemeyecek öğelerden yoksun kılar. Devlet, kendi ideolojisini dayatmak, eleştirel ya da farklı düşünceleri bastırmak için sansür uygular. Özel kuruluşlar ise, belirli bir dünya görüşüne bağlı olmaktan çok, “vatandaş”ı “müşteri” olarak algıladıkları için, müşteri kaybetmemek için sansür uygularlar. Ama ikisi de aynı kapıya çıkar: Benim gibi düşünmeyene hayat yok!

 

İkincisi, birbirlerinden farklı düşünen insanların aşırı duyarlılıklar, aşırı tepkiler, aşırı hoşgörüsüzlükler gösterdikleri keskin bir dönemde yaşıyoruz. Böylesi gergin bir ortam, insanların önlerine gelen metinleri sağlıklı ve doğru bir biçimde okuyamamalarına, nesnellikle değerlendirememelerine yol açıyor. Hiçbir konu eleştiri ölçütleri içinde tartışılamıyor. Kimi zaman, suçlamalar, bir yazı ya da kitabın sansürlenmesinin istenmesine kadar varabiliyor. Bu tür isteklerin, kimileyin, devletten değil de yurttaşlardan gelmesi daha da içini burkuyor insanın. Ben, gerçek özgürlükçülüğün, karşıt ya da farklı düşüncelerdeki insanların özgürlüğünü savunmaktan geçtiği kanısındayım. Eleştiriye sonuna kadar evet! Yasakçılığa sonuna kadar hayır!

 

 

Serkan Uygun 

Can Kitabevi yetkilisi


'Kitabevlerinin kimliği değil, hedef kitlesi vardır'


Evet, eskiden kitabevlerinin kimliğinden bahsedilebilirdi. Şu anda da sayılı kitabevinde bu kimliğin varolduğunu söyleyebiliriz. Ama bir kitabevinde oyuncak, cd, kırtasiye satılıyorsa zaten bir kimlikten bahsedemeyiz diye düşünüyorum. Müşteri ne istiyorsa o konmuştur zaten, bu yüzden kitap dışında herşeyi bulabilirsiniz bu yerlerde. Müşteri istemediği zaman da ürün raftan kaldırılır doğal olarak. Günümüzde kitabevlerinin kimliği değilde tabiri caizse hedef kitlesi vardır maalesef.

Kitabevinin amacı mümkün olan en fazla çeşit basılı materyali okuruyla buluşturmaya çalışmak olmalıdır. Okuyan, kitap bilgisi olan çalışanlarla da okura istediği bilgileri hızlı ve güvenilir bir şekilde verebiliyor olmalıdır.  

Tabi ki bizde kitapları seçmek zorunda kalıyoruz ama kriterlerin bunlar olduğunu sanmıyorum.

 

Taylan Devecioğlu

Pan Kitabevi yetkilisi


'Kimliğini ortaya koymak zorunda'


Kitabevi, hangi yayını bulundurup bulundurmayacağı insiyatifine sahip olan bir kurum olarak kimliğini ortaya koymak zorundadır. Duruma bu mantık çerçevesinde baktığımızda bir kitabevi istediği yayını bulundurup bulundurmama hakkını kullanmak zorunda kalıyor. Çünkü her yayını bulundurması,yalnızca ticari çıkar mantığı ile açıklanabilir. Toplumumuzun gittikçe duyarsız ve yozlaştırılmaya çalışıldığı bir sistemde kültürel değerlere sahip çıkmak “Hangi kültür?” sorusunu beraberinde getireceği için insiyatif, sansür veya taraf kullanmak tamamen sahip çıkmak istediğiniz değerler ile çizilmiş bir sınırdır.

Tepkinin kimden geldiği ve sizin bu tepkiyi yaratacak unsura ne kadar inandığınız önemli. “Tepki geldiği için kaldırıldığı” savunulan yayınlardan çok daha fazla tepki alınan kitapların bu mağazalarda satıştan kaldırılmaması, şaşırtıcı ve tutarsız bir durum sergilemektedir.

Kısacası ne düşündüğünüzden çok, ne yaptığınız önemli.

 

 

TÜRKİYE YAYINCILAR BİRLİĞİ 

BASIN AÇIKLAMASI


'En hafif deyimle haksızlık'


Son günlerde basına da yansıyan ve okurların tepkilerine de neden olan; kitap, dergi vb yayınların kitapçı raflarından okuyucuya ulaşmasını kısıtlamaya, engellemeye yönelik tutum ve davranışlar nedeniyle “Düşünce, ifade ve yayınlama özgürlüğü” konusundaki görüş ve tavrımızı bir kez daha yinelemek istiyoruz.

 

Türkiye Yayıncılar Birliği, bugüne kadar düşünceyi ifade, yazarlarımızın yazma ve yaratma; yayıncılarımızın yayma; halkımızın bilgi edinme ve okuma özgürlüklerine getirilen / getirilecek olan her türlü kısıtlamanın, engellemenin karşısında olmuştur.

 

Gerçek demokrasinin karşıt fikirlerin serbestçe ifade edildiği, insanların beğenmeseler dahi bu görüşleri hoşgörü ile karşıladıkları bir rejim olduğuna inanıyor: bu nedenle yazarlar ve yayıncılar olarak “düşünce ifade özgürlüğüne” ve buna bağlı olarak “yazma, yayınlama ve yayma özgürlüğüne” yaşamsal bir önem veriyoruz.

 

İnsanlarımızın yazma, yaratma ve bunları yazılı ve şifahi olarak başkalarına iletme özgürlüklerine getirilen her türlü kısıtlama, baskı ve engellemeye karşı çıkıyor; tamamen yasal biçimde tüm Türkiye’de satışa sunulan kültürel bir ürünün üzerine ‘yasadışılık’ gölgesini düşürmenin en hafif deyimle haksızlık olduğunu düşünüyoruz.  

Yayıncılar tarafından satışa sunulan kültürel bir üründe eğer bir suç unsuru varsa bunun yasalarımızın öngördüğü bir şekilde yasal yollardan çözümü gerekmektedir. Baskı, tehdit gibi yöntemlerin gerçek demokrasi ile bağdaşmadığını bir kez daha kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.

 

 

Mehmet Kahraman

İz Yayıncılık yöneticisi


'Kitabevlerinde yer bulamamak nedir, iyi biliriz'

 

İz Yayıncılık gibi daha bir çok kuruluş temsilcileri olarak bizler, kitabevlerinde yer bulamamanın ne demek olduğunu çok iyi biliriz. Kitabevleri istedikleri kitabı satarlar istemediklerini satmazlar. Bunda şaşırılacak bir şey yoktur. Okurlar da bunu gayet iyi bilirler. Hatta bizim satış temsilcilerimiz Anadolunun her noktasında, hangi kitabı hangi satış noktasının satacağını görmeden de bilebilirler. Bu yeni bir şey değildir. İdeolojik ve dinsel ayrımın en belirgin yapıldığı yerler kitabevleridir. Toplumsal saflaşmaların en belirgin örnekleri maalesef kitabevleridir.

 

Asıl hayret ettiğim, Metis'in ya da bazı kuruluşların bu durumla yeni karşılaşmış gibi yapmalarıdır. Türkiye'nin en işlek caddelerindeki kitabevlerinde hiç bir kitabını bulamayacağınız yüzlerce önemli yayınevi sayabilirim. Burada yeni bir sorun yok. On yllardır bu böyle.

 

Sorun birilerinin kitabevlerine neyi satacağını ya da neyi satmayacağını dayatmasındadır. Ben her kitabevinin tercihine saygı duyarım. Ama bu tercihleri etkilemeye çalışan zorbalıklara ülkenin tahammülü yoktur.

 

Medyanın da genel anlamda masumiyetinden sözedilemez. Yıllarca suç unsuru ve suç aleti olarak resmettikleri kitaba pek saygılı değildir medya. Herbirinin kitap eki vermesi de değiştirmez durumu. Böyle bir sicile sahip medyanın insanlara neyi okuyup okumayacakları noktasındaki yönlendirmeleri bu sözkonusu olay kadar tehlikelidir. İnternet bu anlamda kısmi de olsa bir özgürlük alanı açmaktadır.

 

 

Robinson Crusoe Kitabevi


 'Eleme yapması kaçınılmaz, ama...'

Kitabevlerinin bir seçme ve eleme yapması doğal ve kaçınılmaz. Bu elemeyi yaparken kurumun düşünce yapısı, ticari kaygılar kadar belirleyici olabilir.

Bunun sansür olarak adlandırılabilmesi için sizin tekel olmanız ya da başka bir takım yerlerin de aynı tavrı sergilemesini sağlayacak gücünüzün olması gerekiyor.

Ama yaşanan olaylardaki tepkiler hem abartılı, hem de zorlama. Asıl sorun da yaşanan gelişmeler sonrası başka kitabevlerinin de benzer tavrı göstermeye zorlanması.

Asıl bu aşamada ''sansür''den bahsetmek gerekiyor.  

 

 

Zeynep Oral

Gazeteci – yazar 


'İlkellik, çağdışılık!'

2011 yılında hala bu gibi sorunlarla uğraşmak, kitap, ajanda , düşünce, ifade biçimlerini yasaklamak, yasaklanamadığı zaman bunun dağıtımını engellemek, alıcıya ulaşmasını engellemek; bütün bunlar benim midemi bulandırıyor. Kusma isteğimi arttırıyor. Nefretimi öfkemi biliyor. Tek kelimeyle ilkellik ve çağ dışılık olarak niteliyorum. İçerikte beni rahatsız eden bir şey olmadı. Eğer olsaydı da yine bu söylediklerim geçerli olurdu.

 

 

'BİR SANSÜR REALİTESİ VAR'

Merve Erol/Bir+Bir Dergisi

 

- D&R'ın sansür süreci nasıl işledi. Önceden de bir uyarıları olmuş muydu?

 

Anladığımız kadarıyla, dergi sayfalarını karıştıran bir şube yetkilisi “ne olur ne olmaz” diye merkezi uyarmış, merkezdeki yetkililer de fazla üzerinde düşünmeden bu kararı almış. Biraz olsun düşünseler, şiirin İstiklal Marşı'nın içeriğiyle, bu şiire atfedilen değerlerle ilgisi olmadığını, basit, hatta çocuksu bir şaka mahiyetinde okura yönelik bir özür mektubu olduğunu görürlerdi. D&R yetkililerinin derginin iade kararını bize bir tebligatla bildirmemesi de, bu tür kurumların, genelde de serbest piyasa mantığının totaliter eğilimlerini gösteriyor.

 

-”Vatandaş hassasiyeti” ifadesi size ne hissettiriyor?

 

"Vatandaş hassasiyeti" denen şey, suiistimal mekanizmasının göbeğinde duran bir kavram. Türkiye'nin son on-yirmi yılına damga vuran çeşitli linç olayları, aklı başında herkesi dumura uğratan mahkeme kararları, baskıcı güvenlik politikaları bu deyişle meşru kılınmaya çalışılıyor, bizzat başbakan linç olaylarını bu deyişle haklı gösterebiliyor. Ama ne anlama geldiği belli olmayan bu tür ifadeler, devlet yönetiminden, devletin bizatihi kendisinden dine ve çeşitli kültürel alışkanlıklara, hakim zihniyetin varlığına dayanak kılabileceği herhangi bir şeyin sorgulanmasının önüne geçiyor.

 

-Bundan sonra Bir+Bir Dergisi'nin D&R'a karşı tutumu nasıl olacak?

 

Öncelikle D&R'dan bir açıklama bekliyoruz. Şimdi nasıl altından kalkacaklarını bilemiyor olabilirler, ama ortada sonuçları düşünülmeden alınmış bir karar, bir sansür realitesi var. Aklıselim sahibi insan, aldıkları kararın arkasında durmanın ne kadar zor olduğunu görebilir. Ancak ne derlerse desinler, Bir+Bir muhtemelen bir daha D&R'lara girmeyecek, Bir+Bir okuyucuları da öyle. 

 

- Bir+Bir'e uygulanan yaptırım ile Nezih Kitabevi'nin Metis Ajanda'yı satmama kararı arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

 

Hemen hemen aynısı. Piyasa denen mekanizmanın kamusal alandaki tartışmaları nasıl boğabileceğinin de göstergesi. Aynı zamanda, giderek iki kutuplu hale gelen siyasî arenada otoriter tutumların tek bir cenaha atfedilemeyeceğini, üstten, baskıcı politikaların genelleştiğini de gösteriyorlar. Varsayılmış, inşa edilmiş kutsallara dokunmak suç addediliyor ama Hrant Dink'in yanlış anlaşılmış, anlaşılmamakta direnilmiş cümlesinde olduğu gibi, her iki vakada da bu tür sansürcü bir reaksiyonda bulunmak ancak bu metinleri okurken aklı devre dışı bırakmakla mümkün olabilir.

 

 

'BİR KİTABEVİ BU ZİHNİYETLE ÇALIŞAMAZ'

Semih Sökmen/Metis Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

 

-Metis Ajanda'yı yıllardır hazırlıyorsunuz. Daha önce benzeri tepkiler almış mıydınız?

 

Türkiye çok bölünmüş bir toplum. Değer yargıları temelinden sarsıldı. O yüzden herkesi memnun edemiyorsunuz. Herkes birşeylere tepki duyuyor ve kendini madur hissediyor. O yüzden böyle tepkiler olabiliyor. Ancak hiçbirisi bu ölçüde hırçın değildi. Bu sonuncusunda da söz konusu şahıslar bağımsız kişiler değil. Söylemlerinden Atatürkçü, "ulusalcı" oldukları anlaşılıyor. Büyütmemek de lazım. Sonuçta ajanda bir ay içinde 30 bin adet satıldı.

 

 

-Ajanda'ya gelen tepkilerin yıldırıcı etkisi olur mu?

 

Elbette ki hayır. Ajandanın bütün sol sayfalarında olumsuzlukların üzerine işeyen bir oğlan çocuğu, sağ sayfalarda da olumlu, insani değerleri pankart olarak gösteren bir kız çocuğu vinyeti var. Her ajandada olduğu gibi 10 Kasım, milli ve dini bayramlar işaretli. Bunun maksatlı olarak 10 Kasım'ın olduğu yere de konduğunu düşünmek için çok kötü niyetli olmak lazım. Ayrıca Atatürkçülükler (çoğul!) de diğer ideolojiler gibi birer ideoloji, ve kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk'ün şahsıyla da bir alakası yok. Yani Atatürk Atatürkçü değildi; buna ihtiyacı da yoktu. Son yıllarda kendilerini "Atatürkçü" diye tanımlayanlar kendi ideolojilerini doğallaştırmaya ve onlar gibi düşünmeyenleri hırçın bir şekilde suçlamaya alıştılar. 

 

-Metis kitapları Nezih'te satılmaya devam edecek mi?

 

Elbette satılacak. Eleştiri ve baskı karşısında bezmiş, bu yüzden bu kadar yanlış bir iş yapmış olmalılar. Eğer Nezih ya da başka bir kitabevi kendini "Atatürkçülük" ile sınırlamaya kalkmış olsaydı, kitabevinin raflarındaki kitapların en az yarısını dükkandan çıkarmaları gerekirdi. Bir kitabevi böyle bir zihniyetle çalışamaz.

 

 

TWITTER'DAN


cebenoyan:

bir+bir aldınız mı? ihmal etmeyin. d&r'ı boykot etmekten daha mühim!

 

Egemenlimon:

d&r'a nispet(!), tunalı'daki şubelerinin tam karşısındaki kiosktan bir+bir aldık bugün. tabii onlar bunun farkına pek varmadılar ama olsun

 

Dsarpkaya:

sansürün bir başka yüzü:önce nezih ve remzi, şimdid&r.kitapevlerinin sansür kurulu gibi çalışmaları saçma değil mi.

 

 Arca Yılmaz :

Kendi çapımda bir d&r boykotu zaruri olmuştur...

 

PopDedik: 

D&R Bir+Bir'in satışını yasakladı. Aferin onlara. Daha da artsın bu yasaklar ki muassır ve müreffeh memleketler seviyesine hızla yükselelim.

 

Chalarchomar‎:

D&R 'milli hassasiyet' gerekçesiyle Bir+Bir in satışını yasakladı. Dergiye abone olalım, bu zorbalığa boyun eğmeyelim.

 

Evrana:

‎ D&R'in yaptigi yasak sacmaliginda benin en cok sasirtan sey: Sattiklari seyin icinde ne oldugu konusunda bir fikirleri varmis!

 

Yektakopan‎:

 Bir+Bir'in son sayisi yine harika. Satis kartellerinin kararlarina yenik dusmesine izin vermeden hepimiz alalim."

 

bezgin21 :

metis, 2012 ajandasının bir sayfasına hepar kartalına işeyen köpek koysa sizce de güzel olmaz mı?

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Yazıya beylik bir cümleyle başlayacağım: Bütün sanat dallarının temeli edebiyattır. İster ressam olun ister heykeltıraş; ister tiyatrocu olun isterse müzisyen; eserinizle temaşa edecek veya dinleyecek ‘tüketici’ye yaşamınızdan kesitler ya da kimi tespitlerle gözlemler aktarırsınız, tıpkı edebiyatçının yaptığı gibi.

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.