Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Türk Romanın Ara Yüzleri ve Haver




Toplam oy: 57
Roman, çocuk sahibi olamamaları dışında görünürde herhangi bir sorunları olmayan Raci ve eşi Sadiye’nin hayatını anlatarak başlamakta.

Ahmet İhsan Tokgöz (1867), estetik ve epistemolojik düzeyde yarattığı kırılmalarla Türk edebiyatını şekillendiren Servet-i Fünun dergisinin kurucusudur. Daha çok çevirmen kimliğiyle tanınan Tokgöz’ün Ülfet isimli bir tefrikası daha bulunmaktadır. Döneminin edebî üretimine ilişkin önemli ipuçları sunan ancak tüm bunlara rağmen kanona girememiş metinleri okurla buluşturmayı hedefleyen Turkuvaz Kitap, serinin ilk kitabı Haver’i okurlarla buluşturdu.

 

Roman, çocuk sahibi olamamaları dışında görünürde herhangi bir sorunları olmayan Raci ve eşi Sadiye’nin hayatını anlatarak başlamaktadır. Örtük sorunların gün yüzüne çıkıp karakterlerin kaderlerini değiştirmesi, Raci Bey’in evlerinde hizmetçi olan Haver’le bir ilişki yaşamasıyla eşzamanlı gerçekleşir. Bir çerçeve ve iç hikâyeyle roman dünyasına giren okur, Haver’in başına gelenleri Raci Bey’in yaşananları arkadaşlarına anlatmasıyla öğrenir. Anlatım tekniğinin yanı sıra asıl dikkat gerektiren, yazarın değerler dünyasını kurma ve insan ilişkilerini alımlama konusunda döneminden farklılaştığıdır.

 

BİHRUZ BEY SENDROMU

 

Tanzimat dönemi romancılığını aşırı Batılılaşmaya mukavemet göstermek için inşa edilen bir sosyal denetim mekanizması olarak ele alan Şerif Mardin, yazarın romandaki önderliğiyle okurlarını “Bihruz Bey Sendromu”na yakalanmaktan kurtarma mesuliyetinden söz eder. Tanzimat döneminin angajmana bağlı siyasi programı gibi, romancılık da bir amaç doğrultusunda Batı karşısında yaşanabilecek muhtemel sarhoşluğu engellemeyi şiar edinmiştir. Bu sebeple edebî üretimiyle ve edebiyat üzerine söz söyleme yetkisiyle Türk edebiyatının kurucu figürü Ahmet Mithat Efendi olmak üzere, Tanzimat romancılarının genel temayülü, bir iyi ve bir kötü tayin edip kötü karakteri felâketle cezalandırmak olmuştur. Ahmet İhsan, benzer bir dikatomiyi köyden gelen, doğaya ya(t)kınlığıyla saflığı temsil eden müstağni Haver ve ölçüsüz bir biçimde harcamalar yapan, süslenmekten başka bir şey bilmediği için aslî duygulardan uzaklaşan Sadiye Hanım arasında kurmuştur. Erkeklerin hatalarının müsebbibi kadın karakterlerin yerini, Tanzimat edebiyatından tevarüs edilen ekonomik determinist perspektifle maddiyatla ilişkisi ölçülü ve ölçüsüz kadın karakterler belirlemekte ve kadın karakterler birer fail olarak Türk romanının erken döneminde boy göstermektedirler.

 

Tanzimat romancılığında olası bir aldatma hikâyesi, hem kadın hem de erkek için bir felaket sebebi olacakken, bu romanda mutlak yargılarla mahdut olmayan ara yüzler/mekânlar söz konusudur. Maddiyattan ibaret bir eşin sevgiyi yok etmesi, erkeğin tüm bunlardan azade bir karakteri sevmesi, bir anlamda yaşanan mahrumiyetin anlaşılır bir telafisi olarak sunulmaktadır. Okurla metin arasına didaktizmle girmeyen yazar, okura bir nefes ve karar alanı sunmaktadır. Okurunu kötülüklerden menetmeyi ahlakçı bir biçimde şiar edinen Tanzimat romancısının ötesine geçen romancı, bireyin duygulanımına, tercihlerine kendine mahsus hikâyesini göz ardı etmeden yaklaşan Servet-i Fünun edebiyatına yaklaşmaktadır. Zihniyet noktasında Tanzimat romancılığının tek yönlü ve kati anlayışından uzaklaşan, uzaklaştığı ölçüde roman olmaya yaklaşan Haver, çoğaltılabilecek okumalarla siz okurlarıyla buluşmayı bekliyor.

 

 

HAVER
Ahmet İhsan Tokgöz

Turkuvaz Kitap 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.