Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

''Ve Bu Benim Yalnız Bir Kadın'' Fruğ Ferruhzad




Toplam oy: 16
Furuğ’un Türkiye’de çok tanınan, çok sevilen hatta aşkla sevilen bir şair olması hem çok güzel hem de inanılmaz! Onun şiirinin, çevrilirken az kayıp veren bir şiir olduğunu ve dokusundaki içtenliğin asla kaybolmadığını düşünüyorum. Sanırım bu da insanların onunla kurduğu bağın doğrudanlığının zedelenmemesine olanak sunuyor. Furuğ’un inandığı gibi yaşayan bir sanatçı olması, her yerde her koşulda kendisini olduğu gibi sunması, korkusuzluğu, sözcüklerin insanlar arasında sahici bağlar inşa edeceğine ve insanlığı değiştireceğine dair inancı, onun evrensel olmasını sağlayan temel ögelerdir bana göre. Furuğ’un ruhunun kumaşı isyanla ve samimiyetle örülmüştür. Bu samimiyet herkesin hissedebileceği kadar belirgindir.

Bir şair her şeyden önce kurulu düzenle derdi olan kişidir. Furuğ, İran edebiyatının ve hatta dünya edebiyatının görüp görebileceği en isyankâr sanatçılardan biridir. Yalnız modern İran şiirine yepyeni bir soluk getirmekle kalmamış, kadın algısının da büsbütün değişmesinde büyük rol oynamıştır.

 

Ezber algıların tutsağı olmayan Furuğ, kendi algısıyla dünyaya bakmayı başarmış, kendine inanarak yol almış ve nihayetinde gür, her yerden duyulabilen bir sese dönüşmüştür. Küçük yaşlarından itibaren mantıklı bulmadığı her kuralı delip geçen bu cesur kadın, şiirdeki köhne yapıları temelinden sallamaya girişmiştir.

Şairlerin sesiyle büyür

Furuğ, 1950’ler İran’ında şiirin de değişen hayat ritmini yakalaması gerektiğini düşünür. Klasik İran şiirini, Hayyam’ı, Hâfız’ı, Sâdi’yi sever, bu şairlerin sesiyle büyür, hatta yayımlanmayan ilk şiirleri gazel formundadır; ama artık ona göre yeniçağın sesini duyurmak için yeni bir şiir inşa etmelidir. Çağın insanının sesi olabilecek, günlük hayatın ritminin duyulduğu, gerçekçilikle beslenen ve daima samimi bir şiirin peşindedir.
İlk şiirlerinde özgün sesini bulan, ancak büsbütün klasik şiirin ilkelerinden uzaklaşmayan Furuğ, özellikle İsyan kitabından başlayarak Yeniden Doğuş’a kadarki evrede her anlamda yeni bir şiir kurmanın peşine düşer. Şiir yüce duyguları şaşaalı kelimelerle anlatma sanatı değildir. Her kelime girebilmelidir şiire, dizeler içeriğin sesine uyarak öbeklenmeli, ama ölçülü biçili olmaya çalışmak için ezilip büzülmemelidir. Ahenk elbette önemlidir ama şiiri salt sese ve kurallı kafiye dizilimine indirgemek ölü bir şiir doğuracaktır.
Kendi dönemindeki pek çok şaire meydan okur Furuğ, onları hayattan kopuk, kafiye peşinde kargalar olarak adlandırır! Şiirin ütü çizgisini bozma zamanı gelmiştir ve Furuğ bunu ustalıkla yapar. Kelimelerin önündeki gümrüğü kaldırır, her kelime şiire girebilmelidir, gerekiyorsa argo söyleyişler bile! 'Ey Şanlı Vatan' adlı son derece güçlü, eleştirel şiirinde Furuğ, şairlere ve sanatçı geçinenlere dair şunları söyler:
öyle bir yer ki
perdenin aralığından ilk resmi bakışımla
678 şairi görüyorum
ki bu hokkabazlar, garip dilenci kılıklarıyla
vezin ve kafiye peşindedirler çöplükte
ve ilk resmi ayak sesimden ürküp
birdenbire kara bataklıklardan havalanan
iş olsun diye karga kılığına girmiş, rumuzlu 678 bülbül
uyuşuklukla, aylak aylak gündüzün kıyısına uçuyor
ve aldığım ilk resmi nefese
heybetli Plasko fabrikalarının mahsulü
678 kızıl gülün kokusu karışıyor.
Şiir Furuğ için bir var oluş formu

Şiir üzerine kafa yoran, şiirle yatıp şiirle kalkan bir şairdir Furuğ! Bütün hayatını arzu ettiği güçlü şiire adamıştır. Şiir, onun için bir var oluş formudur. Kafelerde sabahtan akşama oturup hep aynı şeyleri söyleyen ve sanatçı geçinenlerle yolları hep ayrıdır.
Furuğ’daki en dikkat çekici duygulardan biri telaştır, boşa geçirilecek bir dakikası yoktur, hep yaratmak ister. Şiir yazar, film çeker, birkaç sinema filminde, birkaç tiyatro oyununda rol alır, dublaj yapar, resimle ilgilenir. Hatta geriye dönüp baktığında bir yol göstereni olmadığı için boşa geçtiğini düşündüğü zamanları için hayıflanır. Kehanet gibi dilinden düşürmediği bir şey vardır, erken öleceğine inanır, erken ölüp de tasarladığı işleri yapamadan gitmekten kaygılanır. Ve maalesef ki erken ölür Furuğ, henüz 32 yaşında. Birkaç hayata yetecek kadar güçlü bir sanatsal üretim bırakır geride. İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adlı abidevi şiirinde de erken öleceğine dair sezgisinin izlerini görürüz:
yine tarayabilecek miyim saçlarımı rüzgârda
yine menekşe dikebilecek miyim bahçelere
ve sardunyaları
pencerenin ardındaki gökyüzüne dizebilecek miyim?
dans edebilecek miyim yine kadehler üzerinde
Furuğ Ferruhzad çevirmeni, yazar.
acaba yine kapının zili bir ses beklemeye sürükleyecek mi
beni?
anneme dedim ki: “bitti artık!
hep düşündüğünden önce gerçekleşir olacak olan
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz”
Özgür olmanın hakkını veren Furuğ, özgürlüğü bütün sınırları bozarak kendi istediği şekilde ve emekle kurar. İnşa ettiği özgürlüğün sesi de şiirleridir. İnsan kendi var oluşunu tamamlamadan başkalarının hayatında bir değere dönüşemez. Furuğ her şeyden önce iyi okuyan, dünyayı merakla ve iştahla kavramaya çalışan bir kadındır, içindeki isyanın kayda değer bir sese dönüşmesi ancak böyle mümkün olur.
Şiir serüveni baba evinde başlar
Furuğ, albay Muhammed Bakır Ferruhzad’ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelir, 29 Aralık 1934’te. Baba, kurallara bağlı ama bir o kadar da duygusal bir adamdır. Yedi kardeş, babanın sert otoritesi altında büyürler. Babaya en çok karşı çıkma cesareti gösteren ve bu yüzden çok hırpalanan Furuğ’dur. Bu gereklilikler evinde her şeyin bir kuralı, bir ölçüsü vardır, gülmenin, yemek yemenin, oynamanın… Bu katı sınırlar içinde zaman zaman sinir krizleri geçirerek, kendini yerden yere vurarak büyür Furuğ. Aslında babası tarafından sevilmeye ve anlaşılmaya muhtaçtır. Bu açlık, özellikle Avrupa’dan babasına yazdığı mektuplarda kendini gösterir:
“Bazen aklınıza geldikçe, ama yalnızca sizin konuşmaya ihtiyaç duyduğunuz ama bizim dinlemek istemediğimiz zamanlarda öğüt verdiğinizi hatırlıyorum! İçinde bulunduğumuz koşulların ve durumun hepsinden önemlisi halet-i ruhiyemizin nasihatlerinizi idrak etmeye uygun olup olmadığını dikkate almadan ve sonra hiçbir açıklama yapmadan doğrudan nasihat etmeye başlardınız. Kafanız önde, sürekli çatılmış kaşlarla sanki korkuyor gibiydiniz. Eğer gözlerimize bakıp yüzümüze gülseydiniz ve biz sizin sevginizi ve duygusallığınızı sezseydik, bu sizin için kötü olurdu, o zaman bizleri nasıl korkutup yönetecek ve kendinize itaat ettirecektiniz?”
Furuğ’un şiir serüveni baba evinde başlar ancak şiir yazması da diğer pek çok şeyi gibi onaylanmaz. Yaşadığı evin dar sınırlarından kurtulmak, gönlünce şiir yazmak ister. Uzak akrabaları Perviz Şapur’a âşık olur, Furuğ on beş yaşındadır, Perviz otuz. Bu evlilik her iki aile tarafından da onaylanmaz, ancak Furuğ açlık grevine girerek dediğini yaptırır ve evlenir. Kanımca baba evinden kurtulmanın da bir olanağı gibi gördüğü bu evlilik, sandığı gibi ona özgürlüğün kapılarını açmaz. On beş yaşında gencecik bir insanın duyguları sağlıklı bir karar almaya yetecek olgunlukta mıdır? Babasına yazdığı mektuplardan birinde Furuğ nasıl bir hayat istediğini kısaca özetler:
“Belki de siz benim hâlâ aşk romanları ve Resimli Tahran Dergisi’nin öykülerini okumaktan aptallaşmış hafif bir kadın olduğumu düşünüyorsunuz. Keşke öyle olsaydım o zaman mutlu olabilirdim! O zaman en küçük bir sorumluluktan, ilerleme yolunda her atılımdan korkan ve ömrünün sonuna kadar işçi kalmak isteyen bir kocayla küçücük bir odacıkta yaşayarak kaynanasıyla kavga eden, komşu kadınların gevezelikleriyle, kısacası artık anlamsız ve berbat şeylerle yetinen, ipek böceği gibi kendi kozasının karanlık ve sınırlı dünyasında kıvrılıp olgunlaşarak daha büyük ve daha iyi bir dünyayı tanımadan hayatını sona erdiren biri olurdum! Ama ben bu şekilde yaşayamam, yaşayamazdım da, kendimi tanıdıkça isyankârlığım ve dik başlılığım da hayatın bu aptalca akışıyla başladı”
Furuğ’un ruhu sıkıştığı yerden çıkıyor
Furuğ, özgürlüğüne giden yolun evlilikten geçmediğini idrak ettiği andan başlayarak bir yol arayışına girer ve en nihayetinde bütün kurumsal yapıları sarsan, toplumun hassasiyet zarını yırtan 'Günah' şiirini yazar, yer yerinden oynar! Günah, Furuğ’un yayımlanan ilk şiiridir ve sene 1951’dir. İran şiirinde ilk defa bir kadın bir erkeğe seslenerek şiir yazar, bununla da kalmaz onunla yaşadığı hazzı son derece çarpıcı biçimde dillendirir. Bu şiirden sonra bir cehenneme düşer Furuğ, evini terk eder, Tahran’da bir kiralık odada çok zor şartlarda yaşamaya başlar ve kısa süre sonra da ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde bulur kendini. Onu ruhsal olarak bu kadar hırpalayanın ne olduğunu anlamak zor olmasa gerek ama biraz detaylandırırsak şunları görürüz: Baba, onursuzca davrandığını, ailesini küçülttüğünü söyler, bu genç ve güzel şair, Tahran’daki ataerkil sanat çevrelerinin iştahını kabartır, magazin dergileri Furuğ’u satış malzemesine dönüştürür, Kum’daki dini odaklardan şiiri yayımlayan Roşenfikr dergisine tehdit telefonları gelir.
Hastaneden çıktıktan sonra tekrar eşi Perviz Şapur’a döner Furuğ. Ve bir yıl sonra oğlu doğar, evlilikteki sorunlar sürmektedir. Furuğ gidip gelip geleneksel aile kurumunun sivri köşelerine çarpar. En nihayetinde Perviz’le evliliğinin kendisine bir özgürlük imkânı olamayacağını bütünüyle anlar. 1955’te ayrılmalarından sonra da Perviz’e mektup yazmayı sürdürür, ona karşı sevgisinin tükenmediğinin göstergesidir bunlar. Furuğ ev işleriyle uğraşacak, akraba ziyaretlerine gidecek, kısacası kurulu aile düzenine sığacak bir kadın değildir, bunu en baştan beri bilir ancak edebiyatçı eşi Perviz’in kendisine alışılageldik aile düzeninin dışına çıkabilecekleri ‘başka’ bir yol arkadaşlığı sunacağını düşünür belki de.
Kuş sadece bir kuştu

Furuğ’un şiir peşindeki zorlu yolculuğu, bu ayrılıktan sonra hayli yıkıcı mecralara sürüklenir. Maddi zorluklar sebebiyle baba evine tekrar dönmek zorunda kalması onun için hayatı çekilmez hale getirir. Bütün bunlara bir de 1952’de dünyaya gelen oğlu Kamyâr’ın velayetinin babaya verilmesi neticesinde, evladından ayrı kalmanın acısı eklenir. Furuğ, Perviz’in ailesinin özellikle annesinin baskısı neticesinde kendi oğlundan hayatı boyunca ayrı kalacaktır artık. Bu konuda Perviz’e yazdığı mektuplarda ona karşı bir suçlama söz konusu değildir. Öte yandan Kamyâr’la yapılan bir söyleşide, velayet konusunda ısrarcı olmayanın Furuğ olduğunu, bu konuda babasını suçlayamayacağını söyler. Furuğ’un bir özgürleşme mücadelesi verdiği ve bu mücadelede bütün bağlarından kurtulmak istediği de aşikârdır, nitekim kardeşi Feridun’a yazdığı bir mektupta bunu açıkça belirtir:
“Feri, geçmişten bütünüyle koptum. Kami’yi (Kamyar) sokakta gördüğümde Cebrail omuzlarıma konmuşçasına titremeye başladım. Kalbim yerinden oynadı. Ancak onu istemiyorum. Bu ilgilerin ve bağların faydası ne?” Furuğ, 1956’da İtalya’ya gider oradan da kardeşi Mesut’un yanına Almanya’ya geçer. Bir yıldan uzun bir süreyi kapsayan bu yurt dışı seyahati onun inanç konusundaki hesaplaşmalarını tamamlamasına olanak sunar. Bir yılı aşkın süren bu deneyimini Firdevsi dergisine gezi notları olarak yazar, onların bir bölümünde şunları söyler:
“Bugünlerde yerinden yurdundan uzaklaşmış bir kuşa benziyorum. Karanlık göklerde, boş alanlarda kanatlarımı açmış yükseliyorum. Aydınlığın ve uçuşun kaynağına doğru gitmek istiyordum ama yolda yağmurların ipeği ayaklarıma dolaştı ve rüzgarın nefesi uçuş yönümü içine aldı.”
Bu kuş sembolü Furuğ’un pek çok şiirinde de kendini gösterir. En bilinen örneklerinden biri de şu güzel şiirdir:
kuş, ne koku, ne güneş âh! dedi
bahar gelmiş
ve eşimi bulmaya gideceğim ben
kuş sofanın kenarından
uçtu, bir haber gibi uçtu ve gitti
kuş küçücüktü
kuş düşünmüyordu
kuş gazete okumuyordu
kuşun borcu yoktu
kuş insanları tanımıyordu
kuş havada
tehlike ışıklarının üstünde
bihaberliğin irtifasında uçuyordu
ve mavi anları
çılgınca deniyordu
kuş, âh, sadece bir kuştu
Modern İran şiirinde zirve
Furuğ’un hayatındaki önemli olaylardan biri de İran’ın en önemli yönetmenlerinden ve yazarlarından İbrahim Gülistan’la tanışmasıdır. Bu iş arkadaşlığıyla başlayıp aşka evrilen son derece doğurgan, ama Gülistan’ın evli olması sebebiyle de bir hayli zorlayıcı bir ilişkidir. Furuğ, Gülistan stüdyosunda sinemayla tanışır ve neredeyse şiire bağlandığı kadar bağlanır sinemaya da. Montajla başladığı sinema serüvenine oyunculuk, yönetmen asistanlığı eklenir ve en nihayetinde kendisine uluslararası arenada büyük itibar ve şöhret getiren Ev Karadır adlı 22 dakikalık belgeselin yönetmenliği gelir.
Tebriz yakınlarındaki Bababağ adlı cüzamhanede çekilen bu belgesel sarsıcı görüntülerle dolu, Furuğ’un şiirsellikle harmanladığı bir teknikle oluşturulmuş, son derece özgün bir yapıttır. Bütün dünyada pek çok sinemada, festivallerde ve televizyonda gösterilmiş, pek çok ödül almıştır. Annesi babası cüzamlı küçük Hüseyin’i bu filmin çekimlerinde tanımış, ailesinin onayını alarak evlat edinmiş, Tahran’a getirmiştir. Furuğ’un ölümünden sonra bütün aile Hüseyin’i sarıp sarmalamış, eğitimiyle yakından ilgilenmişlerdir. Hüseyin Mansuri şimdi Münih’te yaşıyor, çeviriyle ve müzikle ilgileniyor.
Uluslararası sinema çevreleriyle bağ kurmasını sağlayan bu filmle beraber Bertolucci’yle de tanışır Furuğ, petrol üzerine bir film yapmak üzere Tahran’a gelen Bertolucci, İtalyan televizyonunda yayımlamak amacıyla Furuğ’la, bir kısmı görüntülü olmak üzere, bir söyleşi kaydı gerçekleştirir ancak bu filmi tamamlayıp yayınlatması mümkün olmaz.
Furuğ’un sinemayla, tiyatroyla yakından ilişkisi sürerken şiiri de olgunlaşmaktadır ve İsyan kitabından yaklaşık altı yıl sonra yayımlanan, birbirinden etkileyici şiirlerden oluşan Yeniden Doğuş, hem Furuğ’un şiir yolculuğunda hem modern İran şiirinde zirvedir kanımca. Bu kitapla Furuğ’un artık hedeflediği şiire ulaştığını, gerçekleştirmeye çalıştığını bütünüyle başardığını söylemek mümkündür. Yedi şiiri içeren son şiir kitabı İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adıyla ölümünden çok sonra 1974’te arkadaşlarının çabalarıyla yayımlanır.
13 Şubat 1967’de elim bir trafik kazasıyla bu dünyadan göçüp giden Furuğ, geride kalanlara hiç kaybolmayacak bir ses bıraktı. Onun şiirleri isyanın insanı büyüten sesini hep duyuracak bize. İnanıyorum ki Furuğ’un şiirlerini okuyan herkes ve özellikle kadınlar, onun rüzgârıyla özgürlük ülkesine gidecek gücü ve cesareti bulacaklar kendilerinde! Son sözü, son kitabındaki son şiirle yine Furuğ’a bırakalım:

Kuş Ölümlüdür

içim sıkılıyor
içim sıkılıyor
avluya çıkıyorum ve parmaklarımı
gecenin gergin teninde gezdiriyorum
hiç ışık yok
hiç ışık yok
kimse güneşle tanıştırmayacak beni
kimse serçelerin şölenine
götürmeyecek beni
uçmayı anımsa
kuş ölümlüdür.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.