Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Yazıyor Mu, Yazdırılıyor Mu?




Toplam oy: 21
Yazı sanatının ne anlattığınla değil, nasıl anlattığınla belirlendiğini unutmuş genç hikâyeciler, romancılar, ilk kitaplar doldurdu ortalığı...

Chuck Palahniuk anlatıcı zekâsına ve “bakış”ına değer verdiğim bir yazar. Peki, Palahniuk’un kendisi yazarlığına değer veriyor mu, artık bundan emin değilim.

 

Yeni romanları, yeni hikayeleri art arda geliyor ama okurda yeni bir roman, yeni bir hikâye okuduğu hissi uyandıramıyor. Bir garip tat kalıyor geride. Kimselere itiraf edemediğiniz bir his.

 

Bir tür yavanlık.

 

Evet, diyorsunuz, bu sevdiğim Palahniuk’u andırıyor ama sanki başka biri onu taklit ediyormuş gibi.

 

Soluk almaksızın yazıyor Palahniuk. O yüzden de bir “tıkanma” yaşadığı açık.

 

Yoksa yazmıyor da, yazdırılıyor mu?

 

Hatta daha net sorayım; yazmaya mecbur mu bırakılıyor?

 

Anglosakson yayın dünyasında bilinen bir şey bu. Yayınevi yöneticileri tutan ve para kazandıran yazarlarını takvime bağlıyor, zorluyor, hatta “uygun konular” sipariş ediyor.

 

Sanırım, Dövüş Kulübü’nün başarısının üzerinden yıllar geçtikten sonra Palahniuk’un başına da aynı şey geldi.

 

Aşagıya Palahniuk’un romanlarının ilk yayın tarihlerini sıralayayım, gerisine siz karar verin. (Not: Türkçeye çevrilmemiş olanları özgün adlarıyla koydum.)

 

Dövüş Kulübü (1996)
Gösteri Peygamberi (1999)
Görünmez Canavarlar (1999)
Tıkanma (2001)
Ninni (2002)
Günce ( 2003)
Tekinsiz (2005)
Çarpışma Partisi (2007)
Ölüm Pornosu (2008)
Pigme (2009)
Anlat Bakalım (2010)
Lanetli (2011)
Invisible Monsters Remix (2012)
Doomed (2013)
Bir Haz Markası (2014)
Beautiful You (2014)
Make Something Up (2015)

 

Burada kestim ama devam ediyor. Üstelik bunlara bir de Palahniuk’un bitmeyen senaryo çalışmalarını ve hikâye kitaplarını eklemelisiniz. “Noooluyoruz!!” diye geçirdiniz içinizden, değil mi? Bu normal bir yazarlık işi olamaz. Burada resmen edebiyatın canına okuyan bir üretim zinciri var.

 

 

DÖVÜŞ KULÜBÜ
CHUCK PALAHNIUK
ÇEV: ELİF ÖZSAYAR
AYRINTI YAYINLARI

 


 

ARTIK YETİŞKİNLİK ZAMANI

 

Afili Filintalar başlangıçta iyi bir çıkıştı; çalımı, rüzgârı yerindeydi, kendini diğer edebiyat ortaklıklarından ayırabilmişti. Hala öyleler mi, hala eski tarz hava varlığını sürdürüyor mu, emin değilim.

 

Fakat şundan eminim: Hangi kesimden olursa olsun, bütün genç yazarlara olumsuz bir etkisi oldu.

 

Çocukluğunu anlatan “edebiyat” yaptığını; hele hele yeni yetmelik döneminin haylazlıklarını ve hayal kırıklıklarını dile getiren “iyi edebiyat” yaptığını düşünmeye basladı. Ortalık çocukluk, delikanlılık, mahalle hikâyeleriyle doldu ama nasıl?

 

İşte o “nasıl?” önemli.

 

Yazı sanatının ne anlattığınla değil, nasıl anlattığınla belirlendiğini unutmuş genç hikâyeciler, romancılar, ilk kitaplar doldurdu ortalığı…

 

Haklarını verelim, Afili Filintalar’ın ilk kusagı bu konuda çok etkileyiciydi. Nasıl anlatacaklarını da biliyorlardı. Hatta birbirlerine benzer bir coskuyla, hiperaktif bir anlatma arzusuyla yazıyorlardı. Okur da bunu sevmisti.

 

Sonra tadı kaçtı. Gitgide yavanlastı. Bana kalırsa, artık yapılacak en dogru is “içimizdeki çocuk” konusunu kapatıp büyümeye geçmek…

 

 


 

 

20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren sınırları bulanık bir sekülerizm, Batı yayın dünyasını da hâkimiyeti altına aldı ve Katolik yazarlar kıyıya itildi. Christian Bobin de bunlardan biriydi. Hâlâ Fransa’da pek tanınmaz ama ne iyi ki son yıllarda Türkçede birçok kitabı yayınlandı.

 

Neden iyi?

 

Çünkü damıtılmış bir anlatım tadı ve eşsiz bir bakışı vardır Bobin’in…

 

Okunmalı. Özellikle Eksik Parça’sı ve Neşe-İnsan kitapları okunmalı.

 


 

DAMAKTAN DİMAĞA LEZZET

 

Pilavı yemeden, zevk ehli onu önceden tabaklarında kaşık veya çatalla biraz bastırırlardı; sonra aralarlar, hususi tabiriyle tanelerlerdi.

 

Neden acaba?

 

Sebebini bilmesek de bu ince zevkler şüphesiz bir hikmete dayanır, taklidi lazımdır. Taneleme taklidi yapmak kolay. Kim olsa yapar. Fakat tanelendikçe, yani karıştırıldıkça canlı gibi kabaran, irileşip dirileşen o pilav nerede?

 

(REFİK HALİD KARAY / Mutfak Zevkinin Son Günleri)

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

 

 

Sinik Bir Başkaldırı: Edebiyat Ehlileştirilmeye Karşı


İlk karşılaşmamızda ne benim henüz yayımlanan bir metnim vardı ne de Aykut Ertuğrul’un ilk öykü kitabı raflara düşmüştü. Yayın yönetmenliğini üstlendiği “Ğ” dergisine değerlendirilmesi için gönderdiğim bir öyküyle başlayan edebiyat sohbetimizde yılları devirdik. Sanırım en kıdemli okurlarından biriyim. Bir eleştiri yazısına da bu kadar duygusallık yeter.

 

Roman edebiyatın bukalemunudur. Kanonik olmayan doğası gereği, kılıktan kılığa girme becerisine sahiptir. Bu durum roman kuramına, eleştirisine de yansır. Öyle ki her romanı, romancıyı aynı şekilde açıklayacak bir inceleme yöntemi bulamayız. Romancılığı tartışma götürmez isimler bile ifratla tefrit arasında gidip gelen yorumlara maruz kalabilir.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.