Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Yazıyor Mu, Yazdırılıyor Mu?



Zayıf
Toplam oy: 12
Yazı sanatının ne anlattığınla değil, nasıl anlattığınla belirlendiğini unutmuş genç hikâyeciler, romancılar, ilk kitaplar doldurdu ortalığı...

Chuck Palahniuk anlatıcı zekâsına ve “bakış”ına değer verdiğim bir yazar. Peki, Palahniuk’un kendisi yazarlığına değer veriyor mu, artık bundan emin değilim.

 

Yeni romanları, yeni hikayeleri art arda geliyor ama okurda yeni bir roman, yeni bir hikâye okuduğu hissi uyandıramıyor. Bir garip tat kalıyor geride. Kimselere itiraf edemediğiniz bir his.

 

Bir tür yavanlık.

 

Evet, diyorsunuz, bu sevdiğim Palahniuk’u andırıyor ama sanki başka biri onu taklit ediyormuş gibi.

 

Soluk almaksızın yazıyor Palahniuk. O yüzden de bir “tıkanma” yaşadığı açık.

 

Yoksa yazmıyor da, yazdırılıyor mu?

 

Hatta daha net sorayım; yazmaya mecbur mu bırakılıyor?

 

Anglosakson yayın dünyasında bilinen bir şey bu. Yayınevi yöneticileri tutan ve para kazandıran yazarlarını takvime bağlıyor, zorluyor, hatta “uygun konular” sipariş ediyor.

 

Sanırım, Dövüş Kulübü’nün başarısının üzerinden yıllar geçtikten sonra Palahniuk’un başına da aynı şey geldi.

 

Aşagıya Palahniuk’un romanlarının ilk yayın tarihlerini sıralayayım, gerisine siz karar verin. (Not: Türkçeye çevrilmemiş olanları özgün adlarıyla koydum.)

 

Dövüş Kulübü (1996)
Gösteri Peygamberi (1999)
Görünmez Canavarlar (1999)
Tıkanma (2001)
Ninni (2002)
Günce ( 2003)
Tekinsiz (2005)
Çarpışma Partisi (2007)
Ölüm Pornosu (2008)
Pigme (2009)
Anlat Bakalım (2010)
Lanetli (2011)
Invisible Monsters Remix (2012)
Doomed (2013)
Bir Haz Markası (2014)
Beautiful You (2014)
Make Something Up (2015)

 

Burada kestim ama devam ediyor. Üstelik bunlara bir de Palahniuk’un bitmeyen senaryo çalışmalarını ve hikâye kitaplarını eklemelisiniz. “Noooluyoruz!!” diye geçirdiniz içinizden, değil mi? Bu normal bir yazarlık işi olamaz. Burada resmen edebiyatın canına okuyan bir üretim zinciri var.

 

 

DÖVÜŞ KULÜBÜ
CHUCK PALAHNIUK
ÇEV: ELİF ÖZSAYAR
AYRINTI YAYINLARI

 


 

ARTIK YETİŞKİNLİK ZAMANI

 

Afili Filintalar başlangıçta iyi bir çıkıştı; çalımı, rüzgârı yerindeydi, kendini diğer edebiyat ortaklıklarından ayırabilmişti. Hala öyleler mi, hala eski tarz hava varlığını sürdürüyor mu, emin değilim.

 

Fakat şundan eminim: Hangi kesimden olursa olsun, bütün genç yazarlara olumsuz bir etkisi oldu.

 

Çocukluğunu anlatan “edebiyat” yaptığını; hele hele yeni yetmelik döneminin haylazlıklarını ve hayal kırıklıklarını dile getiren “iyi edebiyat” yaptığını düşünmeye basladı. Ortalık çocukluk, delikanlılık, mahalle hikâyeleriyle doldu ama nasıl?

 

İşte o “nasıl?” önemli.

 

Yazı sanatının ne anlattığınla değil, nasıl anlattığınla belirlendiğini unutmuş genç hikâyeciler, romancılar, ilk kitaplar doldurdu ortalığı…

 

Haklarını verelim, Afili Filintalar’ın ilk kusagı bu konuda çok etkileyiciydi. Nasıl anlatacaklarını da biliyorlardı. Hatta birbirlerine benzer bir coskuyla, hiperaktif bir anlatma arzusuyla yazıyorlardı. Okur da bunu sevmisti.

 

Sonra tadı kaçtı. Gitgide yavanlastı. Bana kalırsa, artık yapılacak en dogru is “içimizdeki çocuk” konusunu kapatıp büyümeye geçmek…

 

 


 

 

20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren sınırları bulanık bir sekülerizm, Batı yayın dünyasını da hâkimiyeti altına aldı ve Katolik yazarlar kıyıya itildi. Christian Bobin de bunlardan biriydi. Hâlâ Fransa’da pek tanınmaz ama ne iyi ki son yıllarda Türkçede birçok kitabı yayınlandı.

 

Neden iyi?

 

Çünkü damıtılmış bir anlatım tadı ve eşsiz bir bakışı vardır Bobin’in…

 

Okunmalı. Özellikle Eksik Parça’sı ve Neşe-İnsan kitapları okunmalı.

 


 

DAMAKTAN DİMAĞA LEZZET

 

Pilavı yemeden, zevk ehli onu önceden tabaklarında kaşık veya çatalla biraz bastırırlardı; sonra aralarlar, hususi tabiriyle tanelerlerdi.

 

Neden acaba?

 

Sebebini bilmesek de bu ince zevkler şüphesiz bir hikmete dayanır, taklidi lazımdır. Taneleme taklidi yapmak kolay. Kim olsa yapar. Fakat tanelendikçe, yani karıştırıldıkça canlı gibi kabaran, irileşip dirileşen o pilav nerede?

 

(REFİK HALİD KARAY / Mutfak Zevkinin Son Günleri)

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Arthur Schnitzler (1862-1931) ülkemizde az tanınmasına rağmen Alman dilinin en güçlü öykücülerinden biridir. Erken dönemde bilinç akışı tekniğini, iç monolog anlatım imkânını ustalıkla kullanan yazar, aşk ve ölüm üzerine derinlikli öyküler ortaya koyarken özellikle XIX. yüzyıl sonu Avrupa ve Viyana’nın çöküş dönemini belgelemiştir.

28 ağaçtan oluşan küçük bir orman yarattın. Yeni kitabın Ağaç Alfabesi’nden söz ediyorum. Nereden aklına geldi bu fikir?

 

Köklerimizi, kendi isimlerimizin yazdığı karton kahve bardaklarında aradığımız bugünlerde masallara, masallarımızı okumaya, dinlemeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var gibi görünüyor. Mesafenin kaybolduğu, ben ve öteki, özne ve nesne, gerçeklik ve görüntüler arasındaki sınırların tamamıyla birbirine karıştığı günümüzde, doğru yolu, kendi yolumuzu bulabilmek çok daha zor.

Yıllar önce Hatice Meryem’in İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar’ını okuduğumda bir hazineyle karşılaştığımın farkındaydım. Bu romanda “Sıradan Bir Eteğin Harikulade Geçmişi” başlıklı kısacık bir bölüm vardır. Bir eteğin satın alınışından toz bezine dönüşene değin geçirdiği sergüzeşti anlatır.

“Dışarıdan geçen her uçağa gözüm takılıyor. Şimdi ayaklarımın altına bir Boeing çakılsa… Yerden yükselen kara duman, duvarları eriten sıcak, patlayan pencereler, havasızlıktan boğulmak, panik, intiharlar, alevler içindeki merdivenlere doğru koşmak, gözyaşları ve çığlıklar, umutsuz telefon konuşmaları neymiş öğrenirdim. Oysa oldu bu. Bu olay oldu ve olanı anlatmak mümkün değil...”

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.