Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Zor Zamanlar İçin Bir Nefes Molası: İnsaniyet Namına




Toplam oy: 14
İnsaniyet Namına bütün bir bakışla değerlendirildiğinde şu yaşadığımız karmaşık zaman diliminde insana bir soluk aldırıyor ve yön gösteriyor. Gösterdiği yön ise insanın ta kendisi, sıradan ve gerçek insanın…

Gökhan Ergür bir şair ve psikolog. İlk şiir kitabı Üzüntüden çıktıktan (2016) 3 sene sonra, genel itibariyle İtibar, Lacivert ve Kültür Gündemi’nde neşrettiği düzyazılarını da topladı. Profil Kitap’tan çıkan kitabın ismi İnsaniyet Namına. Tam da ismiyle müsemma bir kitap. İnsanın hem sosyal hem kişisel hem de psikolojik hayatına dair ne varsa psikolog birikimi ve şair nezaketiyle kaleme almış Gökhan. Hâlihazırda Lacivert Dergi’de yayınladığı yazılarının ilk okuru ve editörü olarak kitabı tahlil etmek benim için zor olmadı. Her yazısında yeni bir ışık yakıyor insanda. Bu ışığı kitabı iki bölüme ayırmış olmasından da anlıyoruz. İlk bölümün adı “Yara”, ikinci bö­lümün adı “Şifa.” Önce çağımız insanını neyin yaraladığını, ne gibi sorunlar yaşadığını, ne gibi sebeplerle bu sorunları yaşadığını tespit ve tahlil ediyor. Psikoloji bilimine ne denli hâkim olduğunu bu yazılarda görüyoruz.


Gökhan Ergür’ün bu zamana kadar yazılarında tespit etti­ğim kritik noktalar; sokak, çocukluk, sıradan insanın hayatı gibi kavramların aslında insanın ruhunda ne denli büyük yer ettiğini göstermesi. Özellikle çocukluğuna dair anlattığı hikâyelerden birini gözyaşlarıyla okuduğumu hatırlıyorum. “Yorgun Çocukluk: Tatilya ve Abdülkadir Geylani” yazısı. Yazıdan bir pasaj şöyleydi: “O perşembe akşamı babam koltukta, önündeki sehpada Uyanış Yayınevi’nin 1987 yılında bastığı Abdulkadir Geylânî’nin Sohbetleri isimli kitabı. Aile üyeleri halının üzerine dizilmişiz, ellerim dizlerimde. Başlıyor babam okumaya: ‘Elli ikinci sohbet; Ey ahâli! Allah’a koşu­nuz. Allah’a ilticâ ediniz. İnsanlardan, dünyadan, kısacası Allah’tan gayrı ne varsa hepsinden kaçınız. Allah’a sığınınız. Zahiren onlarla olunuz fakat kalplerinizle Allah’a yöneliniz. O’na bağlanınız.’ Gözlerimden pıtır pıtır yaşlar dökülüyor o an yorgun ellerime, sanıyorlar ki babamın ağzından çıkan sözlere ağlıyorum, aslında bütün yaz Tatilya’ya gitme haya­liyle gece gündüz çalışıp o hayali babası tarafından elinden alınmış birçocuğun kırık kalbine ağlıyorum, hepsi bu...”Yazının tamamını okuduğunuzda bir çocuğun bütün kırgın­lıklarını bulabiliyorsunuz ve sizi tutup en hassas noktanızdan yakalıyor. Kalakalıyorsunuz. Kırıklıklarla dolu bir çocukluk geçirmişseniz mutlaka anlayacaksınız. 


Yara ve şifa 

Sadece çocukluğa dair değil, yetişkin insanlara dair de birçok tespit var Ergür’ün yazılarında. Teknoloji ile sınanan insan, ailelerin yaşadığımız çağda karşılaştığı problemler, şehirleşme, kişiler arası ilişki vs. Bununla birlikte kitabın “Şifa” adlı ikinci bölümünde, ilk bölümde tespit edilen sorunlara dair bütüncül bir bakışla yazılmış, ayağı yere basan tespitler ve çözüm önerileri var. Yine “Şeyhim bana Prozac Verdi” adlı yazısında son yıllarda sıkça karşılaştığımız kişisel gelişim uzmanları ve kişisel gelişim dalına karşı yine geleneksel tasavvufun ne denli önemli olduğunu yerinde ve ciddi tespitlerle anlatıyor.

 

İnsaniyet Namına kitabını ciddi kılan en önemli unsur başta söylediğim gibi hem psikolog hem şair kimliğiyle birlikte alıntı yaptığı bilim adamları, şairler, yazarlar, mısralar, filmler, müzikler gibi birçok unsur. Bütün bir bakışla değerlendiril­diğinde şu yaşadığımız karmaşık zaman diliminde İnsaniyet Namına insana bir soluk aldırıyor ve yön gösteriyor. Gösterdi­ği yön ise insanın ta kendisi, sıradan ve gerçek insanın… 

 

 

İNSANIYET NAMINA
Gökhan Ergür

PROFIL KITAP 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.