Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Balık diye bir şey yok sadece boğulmak var”



Toplam oy: 115
Bora Abdo, kendine özgü deneysel diliyle karanlık, kasvetli, absürd bir atmosfer kurmuş Balık Boğulması’nda.

Bora Abdo’nun 2014 yılında yayımlanan ve Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülen Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü, “Beni Unutma Dörtlemesi”nin ilk kitabıydı; dörtlemenin yakın bir zaman önce yayımlanan ikinci kitabı Balık Boğulması’nda da, “tenhada ölenler”i anlatıyor Bora Abdo. 


Bilecik Vapur İskelesi’ne tam cepheden bakan ama onu görmeyen üç katlı hastanenin son katında, Müşfik’in odasındayız. Müşfik intihara teşebbüs etmiş. Aynı odada cebinde üç ölü balıkla bir kadın cesedi bulunuyor. Hemşire son zamanlarda suda boğularak ölenlerin sayısının arttığını söylese de bunun bir cinayet olduğu hemen anlaşılıyor ve ellerini bir kazada kaybeden polis memurunun yürüttüğü soruşturma başlıyor. Behice’yi kim öldürdü?

 

Kendisi doğmadan önce ölen ağabeyinin adını alan ve mahzene kapatılmış kaçık dedesiyle de aynı adı taşıyan Müşfik, şehir hatları iskelesinde çımacılık yaparken çarkçıbaşı tarafından işten atılmış. Bir yandan polis sorgularıyla bir yandan da yüksek ateş sebebiyle sürekli sayıklayan Müşfik’in anlattıklarıyla aktarılan hikayede birer birer tanıdığımız karakterlerin ortak özelliği hatırlamaktan yorulmuş ve yaşamaktan bıkmış olmaları. “Bir başkasının hayatı giydirilmişti üzerime, kendi hayatımı yaşayamadım o yüzden,” diyen ve intiharı bile beceremeyen Müşfik, oğlunun ölümünü bir kurtuluş gibi gören ve ölmek için oğlunun ölümünü bekleyen Müşfik’in babası, cinayeti çözmek için en ufak bir istek duymayan ve aslında ellerini arayan polis memuru, oğlunu kendine verilen bir ceza gibi gören ve eski kocasından intikam almak için yanıp tutuşan Müşfik’in annesi, aklını oynatmış kocasını bir mahzene kapatan histerik anneanne, Behice’nin babası, hemşire, hastabakıcı, garson… Hemen hepsi karanlık, kendilerine biçilen hayatı sevmeyen ve istemeyen, sevilmeyen, varlığı yokluğu bir karakterler.

 

 

 

“Müşfik, oğlum, iki gözüm, onlar bizi bu dünyanın bu şehrinde bir deniz olduğuna ve içinde balıkların yüzdüğüne inandırmaya çalıştılar, bense sana aslında bu dünyanın bomboş bir leğen, bomboş bir kova olduğunu ve ne kadar da iyi baksan, hatta başını bu leğenin içine soksan dahi yine de hiçbir balığı göremeyeceğini anlatmaya çalıştım… Balık diye bize yutturmaya çalıştıkları her şey bir boğulmaydı, balık diye bir şey yok sadece boğulmak var…”

 

Bora Abdo, kendine özgü deneysel diliyle karanlık, kasvetli, absürd bir atmosfer kurmuş Balık Boğulması’nda. Sanırım roman türünde yazılmış olması sebebiyle dörtlemenin ilk kitabı kadar dağınık, iç içe ve karmaşık değil; daha ritmik bir metin. Ama gelgitli, metaforik ve kolay kolay sindirilemeyecek üslubu bu kitapta da sürdürüyor Abdo. Bilecik’e denizi getirerek ikame hayatlar için ikame bir şehir kurmuş yazar; balık toplayıcılar, evin arka bahçesinde duran hurdaya çıkmış Beşiktaş adlı vapur, odunlukta biriktirilen ve pis kokusu sayfalardan buram buram sızan ölü balıklar… Aslında bir “yokyer” diyebileceğimiz şehirde, yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi, Ada’nın izlerini sezebiliyoruz. Bir yandan da roman mekanının belli bir şehir olarak adlandırılması, romandaki imkansızlık duygusunu güçlendiriyor. Bilecik’te deniz olması ne kadar mümkünse, iyi ve mutlu bir hayat da o kadar mümkün.

 

Behice cebinde neden üç tane ölü balık taşıyordu, biliyoruz, Behice’yi kim öldürdü, biliyoruz. Peki Çağanoz kim? Günün birinde karşılaşacak mıyız Çağanoz’la, yoksa bir metafor mu yalnızca, şimdilik sadece yazar biliyor, bize dörtlemenin diğer kitaplarını beklemek düşüyor.

 

 


 

 

Görsel: Ömer Faruk Yaman

 


 

 

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü kitabı ile ilgili yazı için tıklayınız.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.