“Bilinmez uzaklar”ın yerlileri ve yabancılar | www.sabitfikir.com
Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Bilinmez uzaklar”ın yerlileri ve yabancılar



Toplam oy: 50
Dorothee Elmiger
DeliDolu
Elmiger, bilinmez uzaklar ile bilindiği sanılan yakınlar arasındaki gerilimi bizzat yaşayanların dilinden romanlaştırıyor.

Felsefeci ve siyaset bilimci Dorothee Elmiger’i kısa sürede Avrupa’nın önemli romancılarından biri haline getiren şey; günceli, uzak ve yakın geçmişle, politikayla ve kültürel sorunlarla bir arada ele alması. İlk kitabı Cesurlara Davet’te, bilinemezlik teması öne çıkarken; ikinci romanı Uykuyayatanlar’da ise ana izlek, bilme isteği. Bu da yazarın, dümeni distopyadan hakikate kırmaya çalıştığını gösteriyor.



Yirminci yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve 1990’larla beraber en önemli tartışma konularından (ve sorunlardan) birine dönüşen kimlik (aidiyet) ve buradan türetilen çokkültürcülük (çokkültürlülük değil) probleminin bir ayağı, hem coğrafi hem de kültürel yersiz-yurtsuzluk. İşte Elmiger’in Uykuyayatanlar’da bir grup insan arasında kurguladığı sohbetin en belirgin konusu da bu.


“Biz kimiz ve nereliyiz?”


“Uykuyayatanlar”; on dokuzuncu yüzyıldan itibaren (romanın geçtiği) İsviçre’de, gerek yakın geçmişteki yoksul proletarya gerek yirminci yüzyıldan itibaren ülkeye gelmeye başlayan göçmenler için kullanılan, yatacak sabit yeri bulunmayanlara işaret eden tarihsel bir niteleme. Elmiger, bu tarihle günceli buluşturduğu kitabında; farklı meslekten bir grup insan (yazar, çevirmen, lojistikçi, gazeteci vd) arasında, yakın geçmişten yola çıkıp bugüne ulaşan uzun bir sohbet kurguluyor. Konuşmanın “nesnesi” ise, sınırları binbir güçlükle aşarak Avrupa’ya ve özellikle İsviçre’ye ulaşan, yersiz-yurtsuzluğu derin biçimde hisseden göçmenler. Sohbet edenler de dünyanın dört bir yanını gezip deneyim biriktirmiş kişiler. Ancak mültecilerin yaşadıklarını bir noktaya kadar kavrayabiliyorlar. Üstelik Avrupa’nın ikircikli tavrını kimi anlarda eleştirirken mültecilerin maruz kaldığı muameleyle ilgili itirazsızlığı da tartışıyorlar.


Kafalarındaki resim ile sokaktaki fotoğrafı karşılaştıran Elmiger’in karakterleri, mültecilerin bilinmez uzaklara gelişine dikkat kesiliyor. Bu “yeni memleket”; farklı bir dili, politik çeşitliliği, belirsiz yolları, karanlıktan çıkma ihtimalini, yeni kuralları ve kuralsızlıkları temsil ediyor.



Koyu sohbetin omurgasını oluşturan mültecilerin “yabancılığı,” bu “sorunla” baş etmeye çalışan Avrupa’nın mesafeli tavrını çağrıştırıyor. Fakat Elmiger, bu netameli ve ağır konuyu dramatize etmeden işlerken her iki taraf için de geçerli olan “Biz kimiz ve nereliyiz?” sorusunu canlı tutuyor. Gezgin konuşmacılar ve mülteciler için bir ütopya olan yolculuk, bu soruyla birlikte distopyaya dönüşüyor. Elmiger romanda, bu anlamda ince geçişler ve manevralara girişiyor.

 

 

 

Yüzeysellik-derinlik ikilemi


Roman karakterlerinin sohbeti, ütopya-distopya arası bir yolculuk kıvamındayken okurun yüzleştiği tanıdık olma halini ve “ötekiliği” ayıran ince çizgi, Avrupa’nın mültecilik karşısındaki savruluşunu/yalpalayışını yansıtıyor. Belirsiz bir zaman ve mekanda konuşan roman karakterleri, bilinmeze yollanan mültecilere bakarken doğal olarak sınır(lar) gündeme geliyor. Bu da kaçınılmaz biçimde felsefi, politik ve kültürel tartışmalar doğuruyor: Kimlik, yabancılık, çokkültürlülük ve çokkültürcülük; ilk anda dikkat çeken kavramlar.


Elmiger, didaktik bir biçemle okura seslenmektense “yerlilerin”, “yabancıları” tartıştığı ve bu bağlamda Avrupa’daki açmazları, roman karakterleri arasında kurguladığı sohbete yedirmeyi tercih edince mültecilik ve göç konusunda canlılığını koruyan yüzeysellik-derinlik ikilemi belirginleşiyor Uykuyayatanlar’da. Kısacası Elmiger, bilinmez uzaklar ile bilindiği sanılan yakınlar arasındaki gerilimi bizzat yaşayanların dilinden romanlaştırıyor.

 

 

 


 

 

Görsel: Jon Tyson (Unsplash)

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Macar yazar Gábor T. Szántó’nun romanı Kafka’nın Kedileri, anlatıcımızın üniversitedeki ofisine beklenmedik bir ziyaretçinin, “80 yaşlarında, sakalları karmakarışık, siyah ceketli bir Yahudi”nin girmesiyle başlıyor.

Çok satma kaygısı taşıyan romanların bazı ortak özellikleri var; bunlardan ilki, en basmakalıp haliyle söylersek, okurunun keyifli zaman geçirmesine imkan tanıması. Keyif öznel bir kavram olduğundan, burada biraz duralım.

Aşk, bitimsiz sorularıyla çözülemeyen bir esrar gibi. Öte yandan hakkıyla da konuşulmaz. Ya abartılı bir şekilde kalpler, güller, nasihatler havada uçuşur ya da dudak bükülür, hasır altı edilir. Ama öyle ya da böyle, hep gündemdedir aşk; görmezden gelinmesi bile popülerliğindendir.

İnsanın doğadan gitgide uzaklaşarak mahkum olduğu modern yaşamı hedef alan, o modern yaşamın mağduru bireyi merkeze koyup onu yiyip bitiren sisteme hunharca saldıran ve nihayetinde kahramanımızı doğayla buluşturan neredeyse bütün hikayeleri seviyoruz.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.