Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Bu konuya dalan, aklını yitirir…”



Toplam oy: 36
Gabor T. Szanto // Çev. Leyla Önal
Kafka
Kafka’nın Kedileri’nin ardından, bu zamana kadar okuduğumuz ve bundan sonra okuyacağımız Kafka metinlerine bambaşka bir gözle bakacağımız kesin.

Macar yazar Gábor T. Szántó’nun romanı Kafka’nın Kedileri, anlatıcımızın üniversitedeki ofisine beklenmedik bir ziyaretçinin, “80 yaşlarında, sakalları karmakarışık, siyah ceketli bir Yahudi”nin girmesiyle başlıyor. Bu yaşlı adam, Budapeşte uçağında yolculara dağıtılan bir edebiyat dergisinin kapağında Kafka’nın fotoğrafını görüp, söylendiği gibi Kafka’nın 1924 yılında ölmüş olamayacağını, çünkü kapaktaki adamı –yani Kafka’yı– bu tarihten 20 sene sonra Auschwitz toplama kampında gördüğünü iddia eder. Romanın başkahramanı olan derginin editörü de, ofisine gelip bunları anlatan yaşlı adamı dinledikten sonra merakla araştırmaya başlar ve yollara koyulur. Kafka’nın Kedileri, hepimizi bu merakın peşinde Budapeşte’den Prag’a, Viyana’ya, Berlin’e ve hatta Tel Aviv’e kadar sürüklüyor.

Kafka’ya ne olmuş olabilirdi? Ölüm haberinin geldiği Viyana’daki sanatoryumdan nereye gitmiş olabilirdi? En son nerede yaşamıştı? 20 yıl boyunca ne yapmıştı? Ne işle meşguldü, neyle geçinmişti? Bütün bu yıllar boyunca neler yazmıştı ve yazıları nerede olabilirdi? Öldüğünde ya da ölüm haberi geldiğinde, 41 yaşına basmasına bir ay kalmıştı. (s. 18) Eğer yaşlı adamın anlattıkları doğruysa, Kafka’nın, Auschwitz toplama kampında bu yaşlı adamla karşılaşana dek yaşadıklarının yarısı kadarını daha yaşamaya yetecek ömrü olmuş olmalıydı. Sararmış kağıtlar ve şüpheli ayrıntılar peşinde oradan oraya sürüklenirken bir yandan da Kafka’nın tüm eserleri ve yaşamı arasında derin kazılara girişiyoruz.

Kafka’nın günlükleri ve mektuplarını okuyarak, kütüphaneden biyografilerini ve Kafka üzerine incelemeleri ödünç alarak yola çıkıyoruz. Beklenmedik ziyaretçinin verdiği bilgiyi irdelemek ve bu şüpheli gerçekliği destekleyecek herhangi bir bilgi ya da açıklığa kavuşturulmamış herhangi bir olay olup olmadığını araştırmak üzere bir edebiyat müfettişi gibi her detayın peşinden koşuyoruz. Örneğin Deleuze ve Guattari’ye göre Kafka, bir çocuk olarak, güçlü ve katı babasının karşısında azınlıktaydı ve babasıyla, onun diğer arkadaşlarıyla, babalar ve oğullarıyla, anneler ve kızlarıyla birlikte büyük babasının, yani uygarlığın ağır ve nevrotikleştiren yükünün karşısında da son kertede azınlıktaydı. (s. 52) Duygusal olarak ailesine bağımlı bir hayat süren, babasının baskısı altında boğulan Kafka, kapalı bir toplumda olmaktan; kimliğini kaybetmiş Yahudi bir entelektüel olarak toplumsal beklentilerin altında ve Yahudi azınlığın bir mensubu olarak da, çoğunluk milliyetçiliklerinin arasında kalmaktan da boğuluyordu. Romanda, içgüdüleriyle hareket eden nevrotik bir varlık olarak, elbette medeniyetin baskısından da boğulan ve yazılarında bundan sıklıkla hayvan biçimine bürünerek kaçış aradığı, ancak bulamadığının altı birkaç kez çiziliyor.



Kaybolan bir oyuncak bebek…


Tüm Kafka külliyatını da hallaç pamuğu gibi atan Gábor T. Szántó, Kafka’nın biyografisinde fark ettiği en ufak bir çelişkinin bile uzun uzadıya ardına düşüyor: Bir keresinde Kafka ve Dora (Dwojra Diament), çocuk parkında, kaybolan oyuncak bebeği yüzünden ağlayan küçük bir kızla karşılaşırlar. Küçük kızın kederi Kafka’yı derinden sarsar. Bebeğin sadece seyahate çıktığını ve gittiği yerden kesinlikle haber vereceğini söyleyerek küçük kızı hemen avutmaya çalışır. Ertesi gün yine orada buluşmayı kararlaştırırlar ve Kafka eve gidip bebeğin ağzından bir mektup yazar. Seyahate çıkması gerekiyordur –böyle yazar–, dünyayı görmesi gerekiyordur, çünkü önceki yaşamı artık ona dar geliyordur. Küçük kız onu merak etmemelidir; yine mektup yazacaktır. Böylece küçük kız yeni mektubu beklemeye başlar ve Kafka da ertesi gün bir mektup daha yazar. Bebek yeni arkadaşlar edinir –hayatından bahseder– ve küçük kızı, ders çalışması, kitap okuması, arkadaşlar edinmesi ve dünyayla tanışması konusunda cesaretlendirmeye çalışır. Üç hafta boyunca her gün Steglitz’deki parkta bu şekilde buluşurlar ve Kafka her gün yeni bir mektupla çıkagelir. Küçük kız mektupta anlatılanları sonuna kadar dinler, oyuncağı kaybolduğu için artık daha az üzüldüğü görülür. Bebek, son mektubunda, bir ailesinin olduğunu, evlendiğini, kendi evinin olduğunu, çocuk doğurduğunu ve artık küçük kızın onu beklememesini, geri dönmeyeceğini yazar. (s. 59-60) Kafka sanki bu mektuplarda kendi arzularını, son aylarını ve geleceğe dair beklentilerini, erişkinliğe adım atmasını anlatır; tüm bunların pekala gerçekleşebileceği konusunda kendisini ikna etmeye çalışıyor gibidir.

 

Çevirmenin ve editörün detaylı ve yerinde notlarıyla Kafka’nın Kedileri’ne kendinizi kaptırmanız çok daha kolay oluyor. Macar yazar Gábor T. Szántó’nun üslubunda farklı bir rüzgar var. Hem kelimeleri yan yana getirişinde hem de kendisini romanın içinde fark ettirirken bu farkındalığı asla kibre dönüştürmemesinde bu özellikle kendisini hissettiriyor.

 

 

Yaka iğnesi, kafe ismi ve tişört yazısı…


Prag’da Kafka’nın yaşadığı yerlerden geçiyoruz bir bir. Gezdiği kafelerde oturup hangi pencerelerden nerelere baktığına dek kıymetli bir seyahat bekliyor okuru. Prag’da, Krank’la buluştuğunda Avrupa, kimlik vb üzerine sohbetleri çok değişik noktalara gidebilirken, konuşmaları esnasında farklı Kafka algılarına ilişkin şu cümlelere dikkatinizi çekmek isterim: “Macar edebiyatçılar ise, yani Kafka ile ilgilenenler, soykırımdan sonraki tabuları incitmemek için fazlaca temkinli davrandılar. Kafka’yı, olsa olsa, kimliksizliği açısından ve Freudyen çerçevelerde okudular. Ya da Fransızlar gibi: Onu, varoluşçuluğun erken gelen Mesihi olarak gördüler. Modaya uygun olan buydu; basit olan da. Böylece Kafka, kimlik yitiminin simgesi oldu. Böylece yaka iğnesi, kafe ismi ve tişört yazısı da oldu. Bu konuya dalan, aklını yitirir… (s. 86)” Roman ilerledikçe Kafka’nın didiklenmedik ne bir kuyusu kalıyor ne de uçurumu. Sert mizaçlı babasının çocukluğundan beri kendisini küçük gören tutumu, aşağılayıcı tavırları ve gerçekleştirilemez beklentileri; erkek kardeşlerinin hastalığı ve trajik ölümleriyle ilgili olarak hissettiği vicdan azabı; tek erkek çocuk olmanın güçlükleri; İbranice bilmediğinden tek kelimesini bile anlamadığı kasvetli duaların monotonluğunda ebeveynleri tarafından üzerine yüklenen matem hissini öğrenince bu zamana kadar okuduğumuz ve bundan sonra okuyacağımız Kafka metinlerine bambaşka bir gözle bakacağımız kesin. Ki sırf bu yüzden bile bu yaz okumalarınız arasına Kafka’nın Kedileri’ni almalısınız.

 

 


 

Görsel: Sanem Karadayı

 


 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.