Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Bu konuya dalan, aklını yitirir…”



Toplam oy: 18
Gabor T. Szanto // Çev. Leyla Önal
Kafka
Kafka’nın Kedileri’nin ardından, bu zamana kadar okuduğumuz ve bundan sonra okuyacağımız Kafka metinlerine bambaşka bir gözle bakacağımız kesin.

Macar yazar Gábor T. Szántó’nun romanı Kafka’nın Kedileri, anlatıcımızın üniversitedeki ofisine beklenmedik bir ziyaretçinin, “80 yaşlarında, sakalları karmakarışık, siyah ceketli bir Yahudi”nin girmesiyle başlıyor. Bu yaşlı adam, Budapeşte uçağında yolculara dağıtılan bir edebiyat dergisinin kapağında Kafka’nın fotoğrafını görüp, söylendiği gibi Kafka’nın 1924 yılında ölmüş olamayacağını, çünkü kapaktaki adamı –yani Kafka’yı– bu tarihten 20 sene sonra Auschwitz toplama kampında gördüğünü iddia eder. Romanın başkahramanı olan derginin editörü de, ofisine gelip bunları anlatan yaşlı adamı dinledikten sonra merakla araştırmaya başlar ve yollara koyulur. Kafka’nın Kedileri, hepimizi bu merakın peşinde Budapeşte’den Prag’a, Viyana’ya, Berlin’e ve hatta Tel Aviv’e kadar sürüklüyor.

Kafka’ya ne olmuş olabilirdi? Ölüm haberinin geldiği Viyana’daki sanatoryumdan nereye gitmiş olabilirdi? En son nerede yaşamıştı? 20 yıl boyunca ne yapmıştı? Ne işle meşguldü, neyle geçinmişti? Bütün bu yıllar boyunca neler yazmıştı ve yazıları nerede olabilirdi? Öldüğünde ya da ölüm haberi geldiğinde, 41 yaşına basmasına bir ay kalmıştı. (s. 18) Eğer yaşlı adamın anlattıkları doğruysa, Kafka’nın, Auschwitz toplama kampında bu yaşlı adamla karşılaşana dek yaşadıklarının yarısı kadarını daha yaşamaya yetecek ömrü olmuş olmalıydı. Sararmış kağıtlar ve şüpheli ayrıntılar peşinde oradan oraya sürüklenirken bir yandan da Kafka’nın tüm eserleri ve yaşamı arasında derin kazılara girişiyoruz.

Kafka’nın günlükleri ve mektuplarını okuyarak, kütüphaneden biyografilerini ve Kafka üzerine incelemeleri ödünç alarak yola çıkıyoruz. Beklenmedik ziyaretçinin verdiği bilgiyi irdelemek ve bu şüpheli gerçekliği destekleyecek herhangi bir bilgi ya da açıklığa kavuşturulmamış herhangi bir olay olup olmadığını araştırmak üzere bir edebiyat müfettişi gibi her detayın peşinden koşuyoruz. Örneğin Deleuze ve Guattari’ye göre Kafka, bir çocuk olarak, güçlü ve katı babasının karşısında azınlıktaydı ve babasıyla, onun diğer arkadaşlarıyla, babalar ve oğullarıyla, anneler ve kızlarıyla birlikte büyük babasının, yani uygarlığın ağır ve nevrotikleştiren yükünün karşısında da son kertede azınlıktaydı. (s. 52) Duygusal olarak ailesine bağımlı bir hayat süren, babasının baskısı altında boğulan Kafka, kapalı bir toplumda olmaktan; kimliğini kaybetmiş Yahudi bir entelektüel olarak toplumsal beklentilerin altında ve Yahudi azınlığın bir mensubu olarak da, çoğunluk milliyetçiliklerinin arasında kalmaktan da boğuluyordu. Romanda, içgüdüleriyle hareket eden nevrotik bir varlık olarak, elbette medeniyetin baskısından da boğulan ve yazılarında bundan sıklıkla hayvan biçimine bürünerek kaçış aradığı, ancak bulamadığının altı birkaç kez çiziliyor.



Kaybolan bir oyuncak bebek…


Tüm Kafka külliyatını da hallaç pamuğu gibi atan Gábor T. Szántó, Kafka’nın biyografisinde fark ettiği en ufak bir çelişkinin bile uzun uzadıya ardına düşüyor: Bir keresinde Kafka ve Dora (Dwojra Diament), çocuk parkında, kaybolan oyuncak bebeği yüzünden ağlayan küçük bir kızla karşılaşırlar. Küçük kızın kederi Kafka’yı derinden sarsar. Bebeğin sadece seyahate çıktığını ve gittiği yerden kesinlikle haber vereceğini söyleyerek küçük kızı hemen avutmaya çalışır. Ertesi gün yine orada buluşmayı kararlaştırırlar ve Kafka eve gidip bebeğin ağzından bir mektup yazar. Seyahate çıkması gerekiyordur –böyle yazar–, dünyayı görmesi gerekiyordur, çünkü önceki yaşamı artık ona dar geliyordur. Küçük kız onu merak etmemelidir; yine mektup yazacaktır. Böylece küçük kız yeni mektubu beklemeye başlar ve Kafka da ertesi gün bir mektup daha yazar. Bebek yeni arkadaşlar edinir –hayatından bahseder– ve küçük kızı, ders çalışması, kitap okuması, arkadaşlar edinmesi ve dünyayla tanışması konusunda cesaretlendirmeye çalışır. Üç hafta boyunca her gün Steglitz’deki parkta bu şekilde buluşurlar ve Kafka her gün yeni bir mektupla çıkagelir. Küçük kız mektupta anlatılanları sonuna kadar dinler, oyuncağı kaybolduğu için artık daha az üzüldüğü görülür. Bebek, son mektubunda, bir ailesinin olduğunu, evlendiğini, kendi evinin olduğunu, çocuk doğurduğunu ve artık küçük kızın onu beklememesini, geri dönmeyeceğini yazar. (s. 59-60) Kafka sanki bu mektuplarda kendi arzularını, son aylarını ve geleceğe dair beklentilerini, erişkinliğe adım atmasını anlatır; tüm bunların pekala gerçekleşebileceği konusunda kendisini ikna etmeye çalışıyor gibidir.

 

Çevirmenin ve editörün detaylı ve yerinde notlarıyla Kafka’nın Kedileri’ne kendinizi kaptırmanız çok daha kolay oluyor. Macar yazar Gábor T. Szántó’nun üslubunda farklı bir rüzgar var. Hem kelimeleri yan yana getirişinde hem de kendisini romanın içinde fark ettirirken bu farkındalığı asla kibre dönüştürmemesinde bu özellikle kendisini hissettiriyor.

 

 

Yaka iğnesi, kafe ismi ve tişört yazısı…


Prag’da Kafka’nın yaşadığı yerlerden geçiyoruz bir bir. Gezdiği kafelerde oturup hangi pencerelerden nerelere baktığına dek kıymetli bir seyahat bekliyor okuru. Prag’da, Krank’la buluştuğunda Avrupa, kimlik vb üzerine sohbetleri çok değişik noktalara gidebilirken, konuşmaları esnasında farklı Kafka algılarına ilişkin şu cümlelere dikkatinizi çekmek isterim: “Macar edebiyatçılar ise, yani Kafka ile ilgilenenler, soykırımdan sonraki tabuları incitmemek için fazlaca temkinli davrandılar. Kafka’yı, olsa olsa, kimliksizliği açısından ve Freudyen çerçevelerde okudular. Ya da Fransızlar gibi: Onu, varoluşçuluğun erken gelen Mesihi olarak gördüler. Modaya uygun olan buydu; basit olan da. Böylece Kafka, kimlik yitiminin simgesi oldu. Böylece yaka iğnesi, kafe ismi ve tişört yazısı da oldu. Bu konuya dalan, aklını yitirir… (s. 86)” Roman ilerledikçe Kafka’nın didiklenmedik ne bir kuyusu kalıyor ne de uçurumu. Sert mizaçlı babasının çocukluğundan beri kendisini küçük gören tutumu, aşağılayıcı tavırları ve gerçekleştirilemez beklentileri; erkek kardeşlerinin hastalığı ve trajik ölümleriyle ilgili olarak hissettiği vicdan azabı; tek erkek çocuk olmanın güçlükleri; İbranice bilmediğinden tek kelimesini bile anlamadığı kasvetli duaların monotonluğunda ebeveynleri tarafından üzerine yüklenen matem hissini öğrenince bu zamana kadar okuduğumuz ve bundan sonra okuyacağımız Kafka metinlerine bambaşka bir gözle bakacağımız kesin. Ki sırf bu yüzden bile bu yaz okumalarınız arasına Kafka’nın Kedileri’ni almalısınız.

 

 


 

Görsel: Sanem Karadayı

 


 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.