Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Seninle bir gün karşılaşacak mıyız?”


İyi
Toplam oy: 183
Unica Zürn // Çev. Kansu Kanber
Dedalus Kitap
Zihnin fonksiyonunu yitirmesini, dış dünyayla iç dünyanın uyumsuzluğunu, iç dünyanın gitgide parçalanışını bütün detaylarıyla adım adım takip ediyoruz.

Alman edebiyatının efsaneleşmiş yazarı Unica Zürn’ün parçalı metinlerden oluşan otobiyografik romanı Yasemin Adam, yakın bir zaman önce Türkçede de yayımlandı. Takıntının, deliliğin, mutsuzluğun, uyumsuzluğun, şizofreninin, sanrıların, hayallerin öne çıktığı roman kurtulmanın, mutluluğun, iyileşmenin ve ideal aşkın imkansızlığını kapkara bir dille anlatıyor.

Unica Zürn’ün pek de kolay bir hayatı olmamış, “efsaneleşmesinin” bir parça da bu hayat hikayesine ve intiharına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Herkesin hayran olduğu ancak görevi sebebiyle uzakta olan bir baba, intihar eden bir anne, kendinden yaşça büyük bir adamla gerçekleştirilen evlilik, peşi sıra doğan iki çocuk ve boşanmanın ardından çocukların velayetinin babalarına verilmesi… Tam da bu sıralarda yazmaya ve çizmeye başlayan Zürn’ün yolu birkaç yıl sonra ressam Hans Bellmer ile kesişiyor; sevgilisinin yanına Paris’e taşınan yazar, burada André Breton, Marcel Duchamp, Henri Michaux gibi Fransız gerçeküstücülerle tanışıyor. O yıllarda şizofrenik belirtiler göstermeye başlayan Zürn, sonrasında ruhsal olarak çökkün bir vaziyette, tedavi gördüğü kliniklerde yazarak ve çizerek hayatına devam ediyor. Bellmer’in 1969’da kalp krizi geçirmesinin ardından Zürn’ün hastalığı da kötüleşiyor ve 1970’te hayatına son veriyor.

 

Kırılgan ruh hali


Yasemin Adam’daki bütün metinler, yazarın ilk kez, kışın bile yaseminlerin açtığı bir bahçede karşılaştığı ve sevginin resmi olarak hafızasında yer eden Yasemin Adam tutkusu ve takıntısı üzerinden ilerliyor. Henüz çocukken Yasemin Adam’la gizlice evlenen yazar, hayatı boyunca bu evliliğe sadık kalıp her erkekte Yasemin Adam’ı arıyor. Yazarın asla peşini bırakmayan bu beyazlık ve saflık imgesi, yazarı hem derin zevklere hem de depresyona sürüklüyor. Bu metinleri Henri Michaux’yla tanışmasının hemen ardından yazmaya başlayan Zürn için “Yasemin Adam”ın, ideal sevgilinin, gerçek sevginin somut karşılığı belli ki Michaux; diğer yandan da iç dünyasını yansıttığı metinlerde hayali olarak Herman Melville’i bu imgeye uygun gördüğünü okuyoruz.

Bu otobiyografik metinlerin üçüncü şahıs anlatıcıyla yazılması, duygusal içerikle aramıza belli bir mesafe koyuyor. Gerçeklikle sanrıların birbirine karıştığı bu parçalı anlatıda belki de bütünlüğü sağlayan şey, yazarın her satırda hissedilen kırılgan ruh hali. Zürn de tıpkı Antonin Artaud gibi hastalığının belirtilerinden kaçmak yerine, bütün safhalarını deneyimleyip halüsinatif bir dille metnine yansıtıyor. Zihnin fonksiyonunu yitirmesini, dış dünyayla iç dünyanın uyumsuzluğunu, iç dünyanın gitgide parçalanışını bütün detaylarıyla adım adım takip ediyoruz. Bu umutsuzluk halinde yazarın tutunduğu tek şey anagramlar. Bir cümlenin harflerinin ya da kelimelerinin yerlerini değiştirerek oluşturduğu yeni cümlelerin getirdiği yeni anlamlar, bazen taze umutlar bazen de derin kederler doğuruyor. Bu noktada belirtmek gerekir, orijinal metindeki anagramların Türkçe çeviride her zaman karşılanamamış olması metnin ritmini yer yer düşürüyor.

1957’de “Başlangıcın başında olmak bir şans. Başımıza hiçbir şey gelemez biz bile kendi başımıza gelemeyiz,” diyerek anlatmaya başladığı ve bir gün Yasemin Adam’la karşılaşma umuduyla sürdürdüğü hikayesini yıllar sonra umudunu keserek “Peki bu bir kurtuluş olabilir mi?” diye bitiriyor Zürn. Belli ki olmuyor.

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.