Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Afgan kadınından, tüm kadınlara...



Toplam oy: 1321
Atiq Rahimi
Can Yayınları

Bir eve, evin küçük bir odasına bütün Afganistan’ı, Orta Asya toplumlarını sığdırmış Atiq Rahimi. Kabil’de doğan, Sovyet-Afgan savaşı süresinde de 1984’de Fransa’ya sığınan Atiq Rahimi anlattığı toplumun içinden geliyor. Sabır Taşı, adından da anlaşılacağı gibi, kapalı toplumların, Doğu’nun, kültürel, mistik dünyasına özgü bir metafor olmasının yanında, bastırılmış kişiliklerin, yargılanmadan, suçlanmadan tüm iç dünyasını ve sırlarını dışa vurmasının da bir yolu, önemli bir aracı niteliğinde. Ancak, Rahimi’nin Sabır Taşı’nda anlattıkları sadece yukarıdaki tanımlamayla sınırlı değil. Rahimi’nın, kitabının ismini taşıyan Sabır Taşı, ironik bir anlatıma sahip olmakla birlikte kapalı toplumların kendi yarattığı kanallardan soluklanmasının yanı sıra; hoşgörüye, iradeye ve anlamaya dayalı hiç bir çözümün yakınına uğramadığı insan ilişkilerine yönelik de bir son nokta işlevi görüyor. Zira sabır taşının yeri geldiğinde artık dayanamayıp çatladığı göz önünde bulundurulursa,  kitapta anlatılanların aciliyeti ve yoğun trajedisi daha bir anlaşılır hale geliyor.

Ancak ne yazık ki, başka toplumlarda az biraz ya da fazla bulunan kadının ikincil konumda olma durumunun, Afganistan ve benzeri toplumlarda korkunç bir yaraya dönüşmesi anlatılanların ana noktasını oluşturuyor. Dolayısıyla, Afganistan’da insanlık büyük bir tehlikede olduğuna dair alarm veriyor.  Söz konusu alarmın ise, insanlığın önemli diğer yarısının hiç bir fiziki şiddettin başaramayacağı bir yok edilme gerçeğiyle ilgili. Elbette ki, kadınların psikolojik, sosyal, fiziksel şiddetin uzağında ya da yakınında oluşu erkeklere ve hakim değerle bağlıyken, fiziksel anlamda yok edilmelerini ise sürecin doğal bir sonucu olarak görmek gerekiyor. Dişil canlıların doğdukları andan itibaren tüm kötülüklerin ve uğursuzlukların atfedildiği ‘lanetli’ bir cins olması, kitabın leitmotifi niteliğinde. Yine bundan kaynaklı, kadınların  asıl zulme de yaşadığı sürece  uğraması vurucu bir etkiye sahip.Yaşanan gerçekliği neredeyse görüntüsel bir destekle betimliyor Rahimi. Görüntüyü tüm netliğiyle anlatacak vurucu, kısa cümleler kullanıyor. Üçüncü bir kişi bir evi, evde ve hemen evin çevresinde yaşananları izliyor ve aktarıyor. İki kız çocuğu olan, sık gittiği savaşların birinde yaralanmış ve bitkisel hayata girmiş kocasına bakmakta olan bir kadın çevresinde gelişiyor olaylar. Ağzında, tüple bir çeşit serumla beslenen ve bir döşekte yarı ölü yatan bir adam ve karısıyla tanışıyoruz ilkin.

Değişen roller...


Yüzündeki “alaycı ifade”den ve soluk alıp verişinden başka hiç bir yaşama emaresi göstermeyen adamla karısı arasında yeni bir ilişki başlamıştır artık. Söz konusu kadın, var olmak için, erkeğin sahip olma ayrıcalığından başka seçeneği olmayan kadını, dolayısıyla tüm Afgan kadınlarını temsil edecektir. Ama anlatılan evde göreceli de olsa roller değişmiştir, kadının kocası bitkisel hayattadır ve nefes alıp vermesi karısına bağlıdır. Bu istenmedik güçle kadın ne yapacaktır? Kadının zaman zaman öfke, ama daha çok merhametine ve tüm yaşamını, geçmişini gözden geçirmesine tanık oluruz.

“Kadın nefesini tutup yaranın üzerine bastırıyor. Adamda yine hiçbir tepki yok. Kadın biraz daha sertçe bastırıyor. Adamda hiçbir sızlanma yok. Ne gözlerinde ne de nefesinde. ‘Acı bile hissetmiyorsun değil mi?’ Adamı yeniden sırtüstü çevirip gözlerine bakmak için üzerine eğiliyor. ‘Zaten hiç acı çekmezsin ki! Asla acı çekmedin, asla!’ diyor. ‘Birinin ensesinde bir kurşunla yaşayabileceğini hiç duymamıştım! Kanın bile akmıyor, ne bir cerahat, ne bir ağrı, ne bir sancı! ‘Bu bir mucize!’ diyordu annen... ne lanet bir mucize!’ Ayağa kalkıyor. ‘Yaralıyken bile acı yanına uğramıyor.’ Sesi düğümlenmiş boğazında çatallaşıyor. ‘Ve her şeyin ceremesini ben çekiyorum! Gözyaşı döken her zaman benim!’ Bunları söyledikten sonra kapıya yöneliyor. Gözlerindeki yaşlar ve öfkeyle koridorun karanlığında gözden kaybolurken, gaz lambası adamın duvara yansıyan gölgesini titreştiriyor, ta ki gün tam olarak doğana ve güneş ışıkları perdenin sarı ve mavi göğünün deliklerinden içeri sızıp lambayı hükümsüz kılana dek.”

Beden ve ruh...


Kitaba hakim olan ‘sabır taşı’ metaforu, Afgan kadınının mahkum edildiği yaşam biçiminin de bir anlatımı niteliğinde. Bir tersinleme yapıyor yazar, yaşananlara asıl dayanamayanların erkekler olduğunu göstererek. Bir anlamda, mahkum edenin mahkumiyetini açığa çıkaran, zindan edilen yaşamın, zindan edenlere nasıl bir zindan yaşattığı izleği üzerinden gidiyor. Kadının kocasıyla konuşması, -onun anladığını  düşünerek- bir itirafa dayanır. Böylelikle kadın, bastırdığı ve gizlediği her şeyi konuşarak, geçmişte kocasıyla yaşadıklarını, kırgınlıklarını, yok sayılışını tamir ettiğinin farkına varır. Kendilerine yaşam olarak dayatılanların içinin ne kadar boş olduğu bir yana, kadının itiraflarından da anlaşılacağı gibi yaşananların koca bir yalana dayanması gerçeği ağır basmaktadır Asıl gerçek ise, gizlenen, alabildiğine bastırılanların altında yatmaktadır. Diğer genç kadınlar gibi aynı süreçten geçmiş kayıvalidelerin gelinleri üzerindeki çirkin, zalim iktidarı bir yana, namus kavramının kadınla özdeşleştirilmesi, fuhuşun yaygınlığıyla at başı gitmektedir.

Anlatıcıyla birlikte izlediğimiz ev ve çevresi zaman zaman kadının monologlarıyla beslenir. Kadının kocasına anlattıkları, aynı zamanda sonunu da hızlandıracaktır. Zira en söylenmemesi gereken gerçekler dile gelmektedir. Bunun yanı sıra, bir kezliğine bile olsa her şeyi göze almış, cesaretli bir kadın örneği vardır karşımızda. Ama sonunun ölüm olduğunu bilen. Yazar kadına yaptırdığı bu atılımla, şartlar uygun olduğunda tüm -olumsuzluklara rağmen-  kendini ifade etmeye ve özgürleşmeye hazır bir insan boyutu çıkarır karşımıza.  “Bağışla!... Seninle... seninle ilk kez böyle konuşuyorum... kendimden utanıyorum. Bunlar nereden çıkıyor, gerçekten bilmiyorum. Önceleri böyle şeyleri asla düşünmezdim. İnan bana. Asla! Biraz ara verip devam ediyor; ‘İlişkiden yalnızca senin haz aldığını gördüğümde bile sana hiç gücenmiyordum. Tam tersine, bundan mutluluk duyuyordum. Bunun bizim doğamızdan kaynaklandığını düşünüyordum. Bu bizim farklılığımızda. Siz erkekler tatmin olur, biz kadınlar ise sizin tamin olmanızdan haz duyuyorduk. Bu, benim için yeterliydi...”

Tümüyle Afgan toplumu gerçeğini anlatsa da kitap, kadının sıkıştırılmışlık durumunu genelleştirdiğimizde, birçok toplumların da kendinden bir parça bulabileceği bir öz taşıyor. Söz konusu özün, cinsel, psikolojik noktada daha bir genelleştiğini söyleyebiliriz. Ayrıca yazarın ruh-madde ikileminden yola çıkarak, beden gerçeğiyle ilgili getirdiği yaklaşımları göz önünde bulundurmakta fayda var.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.