Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Akıp giden sular gibi hafızasız, toprak gibi köklü



Toplam oy: 213
Miroslav Penkov // Çev. Kübra Kelebekoğlu
Yüz Kitap
O toprakların çoğu anlatısına yerleşen ve yakışan “humour” duygusu, Penkov’un öykülerinde en hazin olaylar yaşanırken dahi geri planda da olsa var.

Balkanlar, başka bir deyişle Doğu Avrupa (ya da Bulgar yazar Miroslav Penkov’un kitabının adından esinle söylersek “Batının Doğusu”) tarih kitaplarında ve haritada kapladığı yer bir yana edebiyatçıların hikayelerine de sıklıkla giriyor. Üstelik sadece o coğrafyanın yazarları ve sanatçıları değil, çok uzaklardan gelenler de bu topraklardan ilham alıyor. Beri yandan, daha önce yine bu dergide dosya konusu olarak ele alınan Balkan edebiyatının bizim topraklarda yeterince ilgi görmediğini, tanınmadığını, “ıskalandığı”nı söylemek de mümkün. (SabitFikir, sayı 57, Kasım 2015) Söz konusu dosya yazısında, kendi dilinde yazmayan Balkan yazarlardan biri olarak Penkov’dan da bahsedilmişti. O zaman için öyküleri henüz Türkçede yayımlanmamış bir yazarken, yakın bir zaman önce Yüz Kitap tarafından basılan Batının Doğusu kitabıyla “ıskalananlar” listesinden çıkmış oldu! Penkov’un öykülerini okudukça bunun kutlamaya değer bir kazanım olduğuna kanaat getirmemek mümkün değil. Yazar, öykülerden birindeki anlatıcının tarif ettiği gibi, nehir gibi hafızasız akıp gitmek ile toprak gibi kök salıp kalmak arasındaki ince çizginin üzerinde yürütüyor okuru. 


Penkov çocuk olmak, genç olmak, yaşlı olmak gibi evrensel durumlar için şahane nokta atışları yapıyor öykülerinde; o toprakların çoğu anlatısına yerleşen ve yakışan “humour” duygusu, en hazin olaylar yaşanırken dahi geri planda da olsa var. Burada hepsini ayrı ayrı anmak zor olsa da “Makedonya” öyküsünde yaşlılığa, “Batının Doğusu”nda ve “Mektup”ta çocukluğa şairane bir lezzet katan Penkov’un, “Lenin’i Satın Almak” öyküsündeyse çocukluğu/ergenliği/gençliği temsil eden torun ile eskiyi, geleneği, muhafazakarlığı –yani aslında “Batının Doğusu”nu– temsil eden dede arasındaki çatışmayı okurken iki farklı kuşağı izliyoruz. Sekter dede ile yetişkinliğe adım atmaya çalışırken eğitimi için Amerika’ya giden “kaypak” (ya da dedenin deyişiyle “kapitalist”) torunu arasında çocukluktan başlayan çatışma tüm o mizahi ve hüzünlü öğeleriyle okur için hoş bir seyirlik oluyor. Aslında ikisi de içlerinde kopan fırtınalarla mücadele ediyorlar: Bu dünyadan göçüp gitme vakti daha yakın olan dede de, dünyaya sağlam bir adım atarak yerleşmesi beklenen torun da aynı özlemi, sıkıntıyı, yersizyurtsuzluğu çekiyor; Amerika’daki bir eyalette ya da Bulgaristan’daki köylerinde olmaları fark etmiyor, nihayetinde ikisi de “Batının Doğusu” ruh halini her yere taşıyorlar.

 

 

 

Torunun eğitim için Amerika’ya gitmesiyle başlayan telefon görüşmeleri hep didişmeyle, hamasetle bitiyor. Dede ona ödediği bedelleri anlatırken torunu “bırak artık bunları” tınısıyla kendi havasından çalıp söylüyor. Torun Amerika’yı, Amerikalı arkadaşlarını ne kadar övse de, kendini evinde hissettiğini söylese de dede bunu yutmuyor: “Saçmalık,” diyor. “Oradan nefret ediyorsun.” Torun bu sözlerle tokat yemiş gibi sarsılıyor fakat yine de saldırıya geçiyor ve “İdealler ölmez,” diyen dedesine, “Ama insanlar ölür. Sonsuza dek yaşayacağını falan mı sanıyorsun?” diye karşılık veriyor. “Vazgeç artık,” diyor bir Lenin koleksiyonuna sahip olan dedesine, “Koleksiyonunu da kitaplarını da yak gitsin. Hepsinin vakti geçti.” Kılıçların açıkça kuşanıldığı bu diyalogdan sonra ilk teslim bayrağını torun çekiyor: “O gece uyumadım. Sonrasındaki iki hafta boyunca da düzgün uykuya dalmadım. (…) Dedemi arayıp bilmesi gerekenleri söyledim. Amerika’da ne kadar mutsuz olduğumu, buraya ona inat olsun diye değil, farklı bir şey denemek için geldiğimi… ‘Hesaplaşma vakti, ihtiyar. Hadi alay etme sırası sende,’ dedim.” Dedeyse o beyaz uzlaşma/hesaplaşma/dertleşme bayrağını, karşı tarafın zaaflarıyla birlikte görüp, evet belki alaycı (ya da komik) ama aslında saldırgan olmayan sözlerine başlıyor. Torun saçma sapan bulduğu bu sözleri ve eski hikayeleri gözleri kapanarak dinlerken, suskunluk anında dedesinin anlattıklarında odaklanıyor ve “berbat bir his kaplıyor içini, feci bir korku.” Dedesine kendisini, bahçedeki üzümlerin altını beklemesini söyleyecekken gülmeye başlıyor ve sonunda “bir” oluyorlar: “Kahkahalarım dedemi de ele geçirene, seslerimiz telefonda birbirine karışıp tek bir ses gibi yankılanmaya başlayana kadar güldüm.”

 

Kahkahalar öykülerdeki diğer pek çok duygu gibi satırlardan taşıp okuyana varıyor; acılardan geçmiş olsak da, geçmişi yitirmiş olsak da bazı şeylerden vazgeçmemek, bahçedeki asmanın altında buluşabilmek temennisiyle birlikte okuru da ele geçiriyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Onur Atay

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Büyülü gerçekçilik denince akla ilk gelen yazarlardan olan Dino Buzzati’nin yüz elli altı mikro metinden oluşan Tam O Anda kitabı, geçtiğimiz günlerde Eren Cendey’in harika çevirisiyle yayımlandı.

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.