Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Anka'nın aradığı



Toplam oy: 984
Edip Cansever
Yapı Kredi Yayınları

“Yakama hiçbir zaman çiçek takmadım. Ama Çiçek Pasajı’nın bizleri takındığı yeni koparılmış çiçekler gibiydik. Bin dokuz yüz altmışlardaydık.” Bir otobiyografik metinde böyle yazar Cansever, 70’li yılların sonuna doğru. Her şeyin bir kez daha kuşkuya boğulduğu, kırılganlaştığı, tükeniş sezgisinin hükmünü icra etmeye başladığı bir noktada, yakın ama artık çok uzak geçmişi, uzun bir zafer ânı olarak yaşanmış bir dönemi anıyordu: Ben hiç çiçek takmadım, ama ben ve arkadaşlarım, olgunlaşan günün koparıp yakasına taktığı henüz genç çiçeklerdik: Işıyorduk. Bu gözlem, utançsız ve yekpare narsisizmiyle, fazla ağdalı mı gelecektir bugünün okurlarına? Üstelik, bu cümlelerin yazıldığı 70’li yıllarda nice genç çiçeğin buruşturulup atıldığı biliniyorsa eğer? O yıllarda İkinci Yeni’nin başka şairleri gibi Cansever de daha “güncel” şiirler yazdı; Sonrası Kalır’a (1976) giren “Suçtur Çocuğun Olmak”, “Mendilimde Kan Sesleri” ve “Ölü mü Denir” gibi parçalar, 90’lı yıllarda bazı sol dergilerde yeniden yayımlanacak, böylece ölümünden bir süre sonra Cansever de yeni bir kültürel solun referansları arasına katılmış olacaktı. Hem sosyalistlerin hedef olduğu devlet şiddetini acıyla kaydeden hem de umudun kıpırdanışlarına açık kalmaya çalışan bu şiirler öncekilerle ve sonrakilerle birlikte okunduğunda, Cansever’in solun güncel kaygılarıyla duygudaşlık kurduğu, ama bu kaygıları kendi daha derin varoluşsal tasalarıyla tam özdeşleştirmediği görülür. Bundan bilinçli olarak mı kaçınmıştı, siyasal bir sorunu bireysel bir serüvenin terimleriyle kapsamaya çalışmanın sonuçta o sorunu küçültmek, bayağılaştırmak olacağını mı düşünmüştü? Şu söylenebilir: Sonrası Kalır Cansever’in en dışa açık, en az solipsist kitabıdır; ama böyle olduğu için de, kitaptaki şiirlerin hepsi değilse bile çoğu, Cansever külliyatının biraz dışında kalmış gibi durur. Belki şöyle demek daha doğru olacak: Turgut Uyar ve Ece Ayhan, şiddetlenen siyasal çatışmanın terimlerinden yeni bir biçimsel atılım imkanı devşirdiler (sadece Toplandılar ile Devlet ve Tabiat’ı düşünmek yeter) ve bunu örneğin bir Kemal Özer gibi eski tematiklerinden tümüyle vazgeçmeden yaptılar; Cansever’in “siyasal” şiirleriyse yeni bir atılımdan çok, yeni bir şiirsel daralma evresine yöneldiğinin habercisi gibiydi – özellikle Kirli Ağustos’un kızışmış şiirlerinden sonra okunduğunda.

Tragedyalar ile Sonrası Kalır arasında Çağrılmayan Yakup var, ama asıl Kirli Ağustos var: günlerin şairin eline nedensiz bir ödül gibi düştüğü, şairin de günün yakasına muzaffer bir çiçek gibi iliştiği o “bin dokuz yüz altmışlar”ın kitabı. Bir kamaşma deneyiminin ürünü gibiydi, havasız ve karanlık bir yerden birdenbire gün ışığına çıkan birinin ürünü. Şairin burada bir fetih deneyimini araştırdığı da söylenebilir, ama sadece şimdi ve burada olanın fethi değil, geleceğin de fethini içeriyordu bu: Cansever ilk kez burada ölümsüzlük fikrini adı konmuş bir izlek olarak yoklamaya başlar. Bir bütün olarak bakıldığında, mutlu, hatta gururlu bir kitaptır Kirli Ağustos. Şu halde, önceki bütün şiirsel üretimini belirleyen o temel endişeyi, kendi kendini doğur(ama)ma endişesini nihayet aşmış mıydı Cansever? Hayır. Ama bu endişeyle başa çıkma biçimi değişmişti. Bunun bir tür olgunlaşma olduğu da söylenebilir: Öncülün etkisini ve basıncını görelileştirme yeterliliği artmıştı. Bu yeterliliğin bazı görünümleri saptanıp ayrıştırılabilir.

Her şeyden önce, kendisi için asıl selefin, asıl şiirsel babanın boşluk olduğunu artık sezmeye başlamış gibidir. Bu seziş göreli bir kudret de getirir: Boşluğun karşısında sadece büyülenmiş bir halde kalakalmıyor, onunla oynuyor, kışkırtıyor, adlandırıyor, mecazi dönüşümlere uğratıyordur: Ondan doğmuş olmakla yetinmeyip, kendisi onu doğurmaya yelteniyordur. Bu uçurum oyununu kriz şiiri olarak nitelemiştik, kendisinin de –sonradan kitabına almayacağı– “Oyun Oynayanlar” dizisindeki temel figürü “Menzil Cambazı” olarak adlandırdığını hatırlayarak. Şair ve şiir böyle bir oyundan sağ çıkmayabilir: Sağ çıkmama olasılığı, oyunun özüdür. Harold Bloom, Coleridge ile Wordsworth’ün “büyük buluşu” olduğunu söylediği bu kriz şiirini şöyle tanımlar: “Şairin kendini bir sonraki şiir için, en azından daha dolu bir hayat için kurtardığı şiir.” Cansever’in bu “en az”a razı olması imkansızdı, şiir yoksa hayat da yoktu onun için; Ahmet Oktay, arkadaşının ölümünden sonra yazdığı bir yazıda şunu belirtir: “1958’de şöyle demişti bana Edip: ‘Şiirdir artık vatanım.’” Bloom’un tanımının sadece ilk yarısı geçerliydi Cansever için. Sonunda ölüme (susuşa) varabilecek bir oyun oynarken, kendini sadece bir sonraki şiir için kurtarıyordu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Söyleşi

Melike Yıldırım: Bazı kitaplar isimleriyle öylesine bütünleşirler ki sanki o kitabı başka hiçbir isim öylesine doğru bir şekilde anlatamaz gibi gelir.

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Her ne kadar kitabın 5000 yıllık serüveni desek de, birçok iyi okur için kitabın tarihi, kendi serüveniyle birlikte ilerlemiştir aslında. Bizi kitaplara çeken şey, biraz da kendimizden dışarı çıkmak isteğidir. Okuduğumuz her macera, her tez ya da antitez, kitapla bizim aramızdaki gizemli bir sözleşme gibidir. Bu anlamda okumak soylu bir eylemdir de.