Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Antonio Negri ve Spinoza'nın güncelliği



Toplam oy: 986

Antonio Negri, otonomist hareketin kuramcılarından. Daha çok Michael Hardt’la birlikte yazdıkları ‘İmparatorluk’la (devamla ‘Çokluk’ ve yakın zamanda Türkçede de yayımlanan ‘Ortak Zenginlik’) tanınıyor bizde. Bir de Aldo Moro’nun Kızıl Tugaylar’ca kaçırılıp öldürülmesinin ‘perde arkasındaki adam’ suçlamasıyla yıllarca cezaevinde yatması var ki Kızıl Tugaylar’ın otonomizmden etkiler taşıyan fikirleri dışında hiçbir kanıtın olmaması bunun bir ‘büyük’ devlet politikası olduğunu gösteriyor.



Sıkı bir Milan taraftarı olmasını ayrı tutarsak, Negri aynı zamanda en kaydadeğer Spinoza yorumcularından biri. Bunun akademik bir ilgi olmadığını, gerek ‘İmparatorluk’un gerekse devamındaki kitapların temel kavramlarının Spinoza’dan ödünç alındığı, kendi fikriyatına mal edildiği ve politik faaliyetin aletlerine dönüştürüldüğünü söylemek gerek. Deyim yerindeyse Negri’nin düşüncesi Spinoza’sız düşünülemez.



‘Aykırı Spinoza’, Negri’nin tutukluluğunun ilk yılında hapishanede yazdığı ‘Yaban Kuraldışılık’ın devamı niteliğinde bir çalışma. Ama aynı zamanda kimi eleştirilere bir yanıt ve özeleştiri de içeren makalelerden kurulmuş.



Kitaptaki ilk yazı (‘Spinoza: Güncelliğinin Beş Sebebi’) bugün Spinoza’nın niçin bu kadar güncel olduğunun bir yanıtı niteliğinde. Machiavelli, Galileo, Marx ve Einstein’da da bulduğu, Spinoza’nın güncelliğinin bir sebebi, ‘felsefesinin kahramanlığı’ üzerine şöyle diyor Negri: “ (…) sağduyunun, multitudo’nun içinde ve içinden devrimin, imgelemin ve özgürlük için duyulan arzunun kahramanlığı: hiçbir fanatizmi içermeyen, ama açıklığa kavuşturmanın yalın ve saf gücünü talep eden, oluşun bulanık sularında yüzmeyen, ama bir tür devrimci doğal ışığı savunan kitlesel bir kahramanlık. Bu, entelektüel keşfin ve onun teorik tersine çevrilemezliğinin kahramanlığıdır; iradeye değil, akla dayalıdır. …Kibir ya da gurur duygusu değil bu, aklın sevinci[dir].”



‘Spinoza ve Postmodernler’de ise zamanın ruhunu belirleyen ana eğilimlerden postmodern sinizme yönelik sağlam bir eleştiride bulunuyor: “(Postmodern yaklaşımların bize sunduğu) bir tür vazgeçme savunusudur; sinizmin kıyısına yerleşmiş, kâh eğlenceli kâh acıklı bir geri çekilme savunusudur. Belki de sinik bir ontoloji? … Muzaffer bir iktidar kavramıyla onun kibrinin yeni maskesi olan bu sinik ontoloji, nerede direniş varsa oraya dayatılır.” Bitirirken de, ‘çokluk’un eyleyişinin temel güdüleyicisi olarak ‘sevgi’den söz ediyor: “Filozoflar ‘sevgi’ kelimesinden hoşlanmasalar da, postmodernler onun adını solmakta olan bir arzu fikriyle birlikte ansalar da, Etik’i yeniden okumuş ve Spinozacılar tarafında olan bizler, hiç sıkılıp utanmış gibi yapmadan, en güçlü tutku olarak sevgiden söz etmeye cüret ediyoruz.”



60’larda özellikle Gilles Deleuze ve Alexandre Matheron’un Alman Romantizmi’nin ve Hegel’in geleneksel Spinoza yorumlarına bir alternatif olarak çıkmasında ya da başka bir ifadeyle ‘Spinoza’ya dönüş’te ‘Marksizm’in krizi’nin (ortodoksinin bir kanadı bunu ‘krizin Marksizm’de değil Marx’tan dönenlerde’ olduğunu vazetse de) etkisi olduğu açık. Negri, ‘kudretli bir fikir’ olarak devrimin güncelliğini ‘Spinoza’ya Dönüş ve Komünizmin Dönüşü’nde şöyle anlatıyor: “Spinozacı varlık kendisini, nesnelliği yadsımak yerine onunla bütünleşen, her zamankinden daha derin duyumsadığımız dönüşüm zorunluluğuna etik bir özgürlük alanı sunan bir devrim fikri, radikal bir dönüşüm fikri olarak sunar.” Bu bakış açısı ütopik olana dair bir mesafe anlamına geliyor. Tam tersine Spinozist ontoloji “altüst etmeyi, distopyanın içinde bir dönüşüm süreci” olarak görüyor Negri’ye göre. ‘Marksizm’in krizi’nin aşılmasının ‘bir’ yolu olarak Spinozacı yenilenme bu anlamıyla bir ‘komünizm felsefesi’dir. 



Dünyanın ancak biz kendimiz onu yaşadığımız ölçüde ve yüzden ‘etik’ olduğunu söyleyen, hayatı bütünüyle olumlamayı becerebilen ender filozoflardan birini daha iyi anlayabilmek için Negri’nin Spinoza okumasını okumak gerek.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Kan İzlerinin Peşinde, 2016 yılında önce Man Booker ödülüne aday gösterilmiş, sonraysa ödülün finalistleri arasına kalmıştı. Man Booker ödüllerinde bir polisiye-gizem romanının finale kalmasına pek sık rastlanmıyor; küçük bir yayınevinden çıkan bu polisiye, o dönem insanları bir hayli şaşırtmış ve merak uyandırmıştı.

 

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.