Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Aşk: Kendimle aramdaki en kısa mesafe



Toplam oy: 98
Haz. Seval Şahin, Tevfika İkiz
Bağlam Yayıncılık
31 yazar/şair tarafından kaleme alınmış, her biri aşkın farklı boyutuna, biçimine değinmiş; hazla, gözyaşıyla, mürekkeple yazılmış aşk mektupları…

İlk okuduğum aşk mektupları annemle babama aitti. Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum; sanırım ortaokula gidiyordum. Üzerinde ayçiçek motifleri olan yaldızlı büyük bir çikolata kutusunun içinde yer alan ve salondaki vitrinin en üstünde saklanan aşk mektupları… Bolca özlem, tutku, sevgi içeren…


Kutunun saklandığı yer çok da gizli bir yer değildi aslında. “Gel beni oku” diyen kışkırtıcı sesi duymamı sağlayacak kadar ulaşılabilir bir yerdi orası. Annemle babamın evde olmadığı zamanlarda sandalyenin üzerine çıkıp vitrindeki o kutuyu almak ve gizli gizli, satır satır her mektubu okumak en büyük haz kaynaklarımdan biriydi. Evde Pandora’nın kutusu vardı yani! Bu durum elbette yıllar sonrasının itirafı olarak bir yerde saklı tutulacaktı.



Okuduğum ilk aşk mektuplarının annemle babama ait olma hadisesi, beni yıllar sonra bir psikolog olarak epey düşündürdü tabii. Bu şans mıydı, yoksa şanssızlık mı? Bu tartışmanın yeri burası değil biliyorum ama aklıma yeniden bu soruyu getiren ve aşk mektuplarını okumanın hazzını hatırlatan bir kitap ile haşır neşirim günlerdir: Seval Şahin ile Tevfika İkiz tarafından yayına hazırlanan Aşk Mektupları. 31 yazar/şair tarafından kaleme alınmış, her biri aşkın farklı boyutuna, biçimine değinmiş; hazla, gözyaşıyla, mürekkeple yazılmış aşk mektupları… Kimi cevapsız kalan, kimi hiç tanınmayan birine yazılan, kimi sıra dışı kimi sıradan aşklara yazılmış…



Kitabın ortaya çıkış hikayesi, Uluslararası Psikanaliz Etkileşimleri Derneği İstanbul grubunun “Aşk Mektuplarından Sosyal Medyaya” konulu toplantısı. Söz konusu toplantının hazırlıkları sırasında, konu ile ilgili olarak “edebiyat açısından ne yapılabilir” diye düşünüldüğünde ortaya işte bu kitap çıkmış.

 

 

Tıpkı aşk gibi…

 
Kitap, psikanalist Ayça Gürdal Küey’in “Aşk Mektuplarından Psikanalizi Yazmaya” başlıklı makalesi ile başlıyor. Burada Freud’un 14 Temmuz 1882 tarihinde nişanlısı Martha Bernays’a yazdığı bir aşk mektubuna yer veriliyor ve psikanalizin edebiyat kokan sokaklarında dolaşılıyor. “Aşk Mektuplarından Robotik İlişkilere” başlıklı makalesiyle psikanalist Tevfika İkiz ise, ilişkilerdeki dijitalizasyon, sanal gerçeklik bağlamında çağımızın ve ruhsallığımızın geldiği noktayı irdelemiş: “Aşk mektuplarını nerede ve hangi şartlarda yazıyorduk diye sorulabilir; odamızda, masamızın başında ya da yatağımızın köşesinde. Öteki ile sadece iki kişilik bir anın paylaşılmak istenmesi söz konusu olup yazarken sevgiliyi hayal etmek, başka hiçbir dış etkenin araya girmesine izin verilmemesi gerekiyor.”



Psikanalitik iki makaleden sonra, sayfaları edebiyatçılar devralıyor ve bizler de okuyucu olarak kendimizi binbir türlü duygunun içinde yuvarlanırken buluyoruz. Mektupları okurken, aşkla her karşılaşmanın, aslında en çok da insanın kendisiyle karşılaşması olduğunu görüyoruz. İç hesaplaşmalar, çatışmalar, doyumsuzluklar, yüksek duygular, yüksekten uçuruma yuvarlanmalar derken yaşadığınız ya da yaşıyor olduğunuz aşklara şöyle bir gülümsemeyi de ihmal etmiyorsunuz.


Aşk sözcüklerinin sosyal medyadaki iletişim kanallarından iletildiği, hatta aşkların bile ekranlardan yaşandığı, mesajlara anında yanıt beklendiği, özlemin görüntülü konuşmalardan giderildiği düşünüldüğünde; diğer bir deyişle kimselerin eli gitmezken mektup yazmaya, bu kitap, kaybedilen bazı naiflikleri yeniden hatırlamaya aracılık edebilir. Kitabın yazarlarından Buket Uzuner mesela, yazdığı metinde mektupların kanlı canlı haline bir selam gönderiyor: “İnsanın kelimeleri seçerken dirseğini dayadığı, yazarken elinin değdiği kağıda, sevdiği birinin de dokunacağını düşünmesi hâlâ heyecan verici değil mi?”

Kitabın son sayfasını çevirdiğinizde vakti zamanında kendi yazdığınız, yolladığınız veya yollamadığınız; yazmasaydınız nefes alamayacak olduğunuz; cevapsız kalan, görmezden gelinen, hoyratlığa uğrayan ya da öpüp koklanıp saklanan, duygunuzu çoğaltan, sizi büyüten, uğruna uykusuz kaldığınız satırlarınızla da kucaklaşıyorsunuz aslında. Ki bence bir kitabın en önemli işlevlerinden birisi de bu olsa gerek; kendimize ayna tutması, bazen acıtması, bazen de sırtımızı sıvazlaması. Tıpkı aşk gibi…

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.