Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Aşk: Kendimle aramdaki en kısa mesafe



Toplam oy: 83
Haz. Seval Şahin, Tevfika İkiz
Bağlam Yayıncılık
31 yazar/şair tarafından kaleme alınmış, her biri aşkın farklı boyutuna, biçimine değinmiş; hazla, gözyaşıyla, mürekkeple yazılmış aşk mektupları…

İlk okuduğum aşk mektupları annemle babama aitti. Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum; sanırım ortaokula gidiyordum. Üzerinde ayçiçek motifleri olan yaldızlı büyük bir çikolata kutusunun içinde yer alan ve salondaki vitrinin en üstünde saklanan aşk mektupları… Bolca özlem, tutku, sevgi içeren…


Kutunun saklandığı yer çok da gizli bir yer değildi aslında. “Gel beni oku” diyen kışkırtıcı sesi duymamı sağlayacak kadar ulaşılabilir bir yerdi orası. Annemle babamın evde olmadığı zamanlarda sandalyenin üzerine çıkıp vitrindeki o kutuyu almak ve gizli gizli, satır satır her mektubu okumak en büyük haz kaynaklarımdan biriydi. Evde Pandora’nın kutusu vardı yani! Bu durum elbette yıllar sonrasının itirafı olarak bir yerde saklı tutulacaktı.



Okuduğum ilk aşk mektuplarının annemle babama ait olma hadisesi, beni yıllar sonra bir psikolog olarak epey düşündürdü tabii. Bu şans mıydı, yoksa şanssızlık mı? Bu tartışmanın yeri burası değil biliyorum ama aklıma yeniden bu soruyu getiren ve aşk mektuplarını okumanın hazzını hatırlatan bir kitap ile haşır neşirim günlerdir: Seval Şahin ile Tevfika İkiz tarafından yayına hazırlanan Aşk Mektupları. 31 yazar/şair tarafından kaleme alınmış, her biri aşkın farklı boyutuna, biçimine değinmiş; hazla, gözyaşıyla, mürekkeple yazılmış aşk mektupları… Kimi cevapsız kalan, kimi hiç tanınmayan birine yazılan, kimi sıra dışı kimi sıradan aşklara yazılmış…



Kitabın ortaya çıkış hikayesi, Uluslararası Psikanaliz Etkileşimleri Derneği İstanbul grubunun “Aşk Mektuplarından Sosyal Medyaya” konulu toplantısı. Söz konusu toplantının hazırlıkları sırasında, konu ile ilgili olarak “edebiyat açısından ne yapılabilir” diye düşünüldüğünde ortaya işte bu kitap çıkmış.

 

 

Tıpkı aşk gibi…

 
Kitap, psikanalist Ayça Gürdal Küey’in “Aşk Mektuplarından Psikanalizi Yazmaya” başlıklı makalesi ile başlıyor. Burada Freud’un 14 Temmuz 1882 tarihinde nişanlısı Martha Bernays’a yazdığı bir aşk mektubuna yer veriliyor ve psikanalizin edebiyat kokan sokaklarında dolaşılıyor. “Aşk Mektuplarından Robotik İlişkilere” başlıklı makalesiyle psikanalist Tevfika İkiz ise, ilişkilerdeki dijitalizasyon, sanal gerçeklik bağlamında çağımızın ve ruhsallığımızın geldiği noktayı irdelemiş: “Aşk mektuplarını nerede ve hangi şartlarda yazıyorduk diye sorulabilir; odamızda, masamızın başında ya da yatağımızın köşesinde. Öteki ile sadece iki kişilik bir anın paylaşılmak istenmesi söz konusu olup yazarken sevgiliyi hayal etmek, başka hiçbir dış etkenin araya girmesine izin verilmemesi gerekiyor.”



Psikanalitik iki makaleden sonra, sayfaları edebiyatçılar devralıyor ve bizler de okuyucu olarak kendimizi binbir türlü duygunun içinde yuvarlanırken buluyoruz. Mektupları okurken, aşkla her karşılaşmanın, aslında en çok da insanın kendisiyle karşılaşması olduğunu görüyoruz. İç hesaplaşmalar, çatışmalar, doyumsuzluklar, yüksek duygular, yüksekten uçuruma yuvarlanmalar derken yaşadığınız ya da yaşıyor olduğunuz aşklara şöyle bir gülümsemeyi de ihmal etmiyorsunuz.


Aşk sözcüklerinin sosyal medyadaki iletişim kanallarından iletildiği, hatta aşkların bile ekranlardan yaşandığı, mesajlara anında yanıt beklendiği, özlemin görüntülü konuşmalardan giderildiği düşünüldüğünde; diğer bir deyişle kimselerin eli gitmezken mektup yazmaya, bu kitap, kaybedilen bazı naiflikleri yeniden hatırlamaya aracılık edebilir. Kitabın yazarlarından Buket Uzuner mesela, yazdığı metinde mektupların kanlı canlı haline bir selam gönderiyor: “İnsanın kelimeleri seçerken dirseğini dayadığı, yazarken elinin değdiği kağıda, sevdiği birinin de dokunacağını düşünmesi hâlâ heyecan verici değil mi?”

Kitabın son sayfasını çevirdiğinizde vakti zamanında kendi yazdığınız, yolladığınız veya yollamadığınız; yazmasaydınız nefes alamayacak olduğunuz; cevapsız kalan, görmezden gelinen, hoyratlığa uğrayan ya da öpüp koklanıp saklanan, duygunuzu çoğaltan, sizi büyüten, uğruna uykusuz kaldığınız satırlarınızla da kucaklaşıyorsunuz aslında. Ki bence bir kitabın en önemli işlevlerinden birisi de bu olsa gerek; kendimize ayna tutması, bazen acıtması, bazen de sırtımızı sıvazlaması. Tıpkı aşk gibi…

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.