Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Aşk: Kendimle aramdaki en kısa mesafe



Toplam oy: 113
Haz. Seval Şahin, Tevfika İkiz
Bağlam Yayıncılık
31 yazar/şair tarafından kaleme alınmış, her biri aşkın farklı boyutuna, biçimine değinmiş; hazla, gözyaşıyla, mürekkeple yazılmış aşk mektupları…

İlk okuduğum aşk mektupları annemle babama aitti. Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum; sanırım ortaokula gidiyordum. Üzerinde ayçiçek motifleri olan yaldızlı büyük bir çikolata kutusunun içinde yer alan ve salondaki vitrinin en üstünde saklanan aşk mektupları… Bolca özlem, tutku, sevgi içeren…


Kutunun saklandığı yer çok da gizli bir yer değildi aslında. “Gel beni oku” diyen kışkırtıcı sesi duymamı sağlayacak kadar ulaşılabilir bir yerdi orası. Annemle babamın evde olmadığı zamanlarda sandalyenin üzerine çıkıp vitrindeki o kutuyu almak ve gizli gizli, satır satır her mektubu okumak en büyük haz kaynaklarımdan biriydi. Evde Pandora’nın kutusu vardı yani! Bu durum elbette yıllar sonrasının itirafı olarak bir yerde saklı tutulacaktı.



Okuduğum ilk aşk mektuplarının annemle babama ait olma hadisesi, beni yıllar sonra bir psikolog olarak epey düşündürdü tabii. Bu şans mıydı, yoksa şanssızlık mı? Bu tartışmanın yeri burası değil biliyorum ama aklıma yeniden bu soruyu getiren ve aşk mektuplarını okumanın hazzını hatırlatan bir kitap ile haşır neşirim günlerdir: Seval Şahin ile Tevfika İkiz tarafından yayına hazırlanan Aşk Mektupları. 31 yazar/şair tarafından kaleme alınmış, her biri aşkın farklı boyutuna, biçimine değinmiş; hazla, gözyaşıyla, mürekkeple yazılmış aşk mektupları… Kimi cevapsız kalan, kimi hiç tanınmayan birine yazılan, kimi sıra dışı kimi sıradan aşklara yazılmış…



Kitabın ortaya çıkış hikayesi, Uluslararası Psikanaliz Etkileşimleri Derneği İstanbul grubunun “Aşk Mektuplarından Sosyal Medyaya” konulu toplantısı. Söz konusu toplantının hazırlıkları sırasında, konu ile ilgili olarak “edebiyat açısından ne yapılabilir” diye düşünüldüğünde ortaya işte bu kitap çıkmış.

 

 

Tıpkı aşk gibi…

 
Kitap, psikanalist Ayça Gürdal Küey’in “Aşk Mektuplarından Psikanalizi Yazmaya” başlıklı makalesi ile başlıyor. Burada Freud’un 14 Temmuz 1882 tarihinde nişanlısı Martha Bernays’a yazdığı bir aşk mektubuna yer veriliyor ve psikanalizin edebiyat kokan sokaklarında dolaşılıyor. “Aşk Mektuplarından Robotik İlişkilere” başlıklı makalesiyle psikanalist Tevfika İkiz ise, ilişkilerdeki dijitalizasyon, sanal gerçeklik bağlamında çağımızın ve ruhsallığımızın geldiği noktayı irdelemiş: “Aşk mektuplarını nerede ve hangi şartlarda yazıyorduk diye sorulabilir; odamızda, masamızın başında ya da yatağımızın köşesinde. Öteki ile sadece iki kişilik bir anın paylaşılmak istenmesi söz konusu olup yazarken sevgiliyi hayal etmek, başka hiçbir dış etkenin araya girmesine izin verilmemesi gerekiyor.”



Psikanalitik iki makaleden sonra, sayfaları edebiyatçılar devralıyor ve bizler de okuyucu olarak kendimizi binbir türlü duygunun içinde yuvarlanırken buluyoruz. Mektupları okurken, aşkla her karşılaşmanın, aslında en çok da insanın kendisiyle karşılaşması olduğunu görüyoruz. İç hesaplaşmalar, çatışmalar, doyumsuzluklar, yüksek duygular, yüksekten uçuruma yuvarlanmalar derken yaşadığınız ya da yaşıyor olduğunuz aşklara şöyle bir gülümsemeyi de ihmal etmiyorsunuz.


Aşk sözcüklerinin sosyal medyadaki iletişim kanallarından iletildiği, hatta aşkların bile ekranlardan yaşandığı, mesajlara anında yanıt beklendiği, özlemin görüntülü konuşmalardan giderildiği düşünüldüğünde; diğer bir deyişle kimselerin eli gitmezken mektup yazmaya, bu kitap, kaybedilen bazı naiflikleri yeniden hatırlamaya aracılık edebilir. Kitabın yazarlarından Buket Uzuner mesela, yazdığı metinde mektupların kanlı canlı haline bir selam gönderiyor: “İnsanın kelimeleri seçerken dirseğini dayadığı, yazarken elinin değdiği kağıda, sevdiği birinin de dokunacağını düşünmesi hâlâ heyecan verici değil mi?”

Kitabın son sayfasını çevirdiğinizde vakti zamanında kendi yazdığınız, yolladığınız veya yollamadığınız; yazmasaydınız nefes alamayacak olduğunuz; cevapsız kalan, görmezden gelinen, hoyratlığa uğrayan ya da öpüp koklanıp saklanan, duygunuzu çoğaltan, sizi büyüten, uğruna uykusuz kaldığınız satırlarınızla da kucaklaşıyorsunuz aslında. Ki bence bir kitabın en önemli işlevlerinden birisi de bu olsa gerek; kendimize ayna tutması, bazen acıtması, bazen de sırtımızı sıvazlaması. Tıpkı aşk gibi…

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.