Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Aynasını yutan kitap



Toplam oy: 907
Bir okur olarak, hikayenin çizgi roman formunda, kareler içinde anlatılmasıyla, düz metin olarak anlatılması arasındaki farkı anlayamadım. Daha doğrusu yazarın neden bunu tercih ettiği sorusuna, kendimi tatmin edecek bir cevap bulamadım.

Mimetik sanat anlayışı, sanatçının eserini inşa ettiğinde doğayı ve dolayısıyla dünyayı taklit etmiş olduğunu söyler. Platon’a göreyse nesneleri taklit eden sanat, zaten idealar aleminin bir gölgesi olan dünyayı kopyalayarak kendini değersizleştirmiş, “gölgelerin gölgesi” pozisyonuna düşürmüştür. Mimetik sanat anlayışına kafayı takmış diğer adamımız Hegel de Platon’un izinden gitmiştir desek ayıp etmiş olmayız. Hegel’e göre güzellik, ideanın duyusal görünüşü ve temsilidir, bu yüzden sanat asla tam anlamıyla hakikati veremez fakat sadece onun somut ve duyusal alanda bürünebileceği formu verir. Yine bir “gölgenin gölgesi” durumu yani. Cevizci’nin Felsefe Sözlüğü’nde bunlar hep yazıyor. Hegel bu sanat/güzellik anlayışından Tin’e yürüyor, Platon İyi İdeası’na. Ve malum olduğunuz üzere sanat tarihi bu çıkış noktasından itibaren sonu gelmez temsil tartışmalarıyla sürüp gidiyor.

 

 

 

 

Bunca girizgah, Dedalus Kitap’tan Sabri Gürses imzasıyla çıkan Maceraperest Turan Sözlüğü v 2.12 içindi. Sabri Gürses, gölgelerin gücü adına ortaya çıkarak, amansız bir çizgi romana yürüyüp tüm bu karmaşaya mütevazı bir katkıda bulunuyor. Çünkü Maceraperest Turan Sözlüğü (MTS), Divan-ı Lugati’t Türk’ün (DLT) bu hesapla kopyanın kopyasının kopyasını, kopyanın kopyasının kopyasının kopyasını, kopyanın kopyasının kopyasının kopyasının kopyasını biz bahtsız okurlarına sunarak rahat koltuğumuzda şöyle bir silkinmemizi istiyor bizden. Kabaca şöyle oluyor: DLT, 1982 yılında Eyüp’te atadan kalma ahşap bir evde, kitaplar hakkında konuşmayı seven, yine de çok konuşan, bu yüzden sohbetinden pek de haz alınmayacak bir katip tarafından yeniden yazılıyor. Lakin baştan söyleyelim, yeniden yazılan sözlüğün orijinali ortada yok; anlatıcının imalarından bu katibin sözlüğü varlığıyla yazdığı, yani bir çeşit “sözlük insan” olduğu sonucuna bile varabiliriz. Öyle mi acaba? Bir süre sonra “bilgiyi her çağın kılığında tereddütsüz rahat görebilen” sözlük yazarı; geride yağmalanmış bir ev bırakarak ortadan kayboluyor. Böylece DLT’nin bir yeniden yazımı olan MTS’yi yeniden yazma görevi, anlatıcımıza düşüyor.

 

 

 

 

Diğer kopyada (bölümde) Gaziantep, Karşıyaka’da yeniden vücut bulan sözlük, yani MTS, yine kayboluyor; bu defa evi mirasçılar dağıtıyor; “o çılgınsı kağıtlar yığını” kayıp olduğu için, anlatıcı ilk bölümde olduğu gibi bu bölümde de sözlüğü hafızasında kaldığı kadarıyla kaleme aldığının altını çiziyor ve bir yerde şöyle diyor: “Kim söyleyebilir bu kitabı benim yazmadığımı?” Ve başka bir kopya daha, o da ne; MTS bu defa Ankara, Şehreküstü’de ortaya çıkıyor. Anlatıcı hepten şüpheye düşmüş durumda: “Belki de sözlüğün bir maddesi oldum?” Sonra bir daha. Her karede zaman ve mekan algımız biraz daha yerle bir oluyor. Sonunda olan bizim gerçeklik algımıza oluyor. Gerçekten okuyor muyuz? Okuduğumuz DLT mi, MTS’mi? Temsil neydi, bir metin neyi temsil ediyordu, temsilin temsili gerçeğin ne kadar yakınında sayılırdı? Gerçekten burada mıyız? Gerçekten yaşıyor muyuz?

 

 

 

 

 

 

 

(Görsel çalışma: Austin Long)

 

 

 

 

 

 

Kopyanın şahane kopyası

 

 


Yoksa Barthes’ın kehaneti gerçek mi oluyor: “Bugün geleneksel anlamda yapıtların artık üretilmiyor olacağı bir dönem tasavvur edilebileceğini düşünüyorum; geçmişin yapıtlarının ‘sürekli olarak’ yani ‘sonsuza kadar’ tekrar yazılacağı bir dönem: temelde, hızla artan, filizlenen, geri dönen bir yorumlama etkinliği bulunacak, içinde yaşadığımız dönemin asıl yazı etkinliği bu olacak. ( … ) Bouvard ve Pécuchet’yi sürekli olarak tekrar yazmak, farkında olmaksızın basmakalıp düşünceleri tekrarlamaktan çok daha iyidir.” Ya da Baudrillard’ın Sanat Komplosu’nda yaptığı çağrıya verilmiş bir cevapla mı karşı karşıyayız: “Her kuramın bir ‘anlam aldatması’ olması gibi sanatın da her şeyden önce bir göz aldatması olduğunu, bir ‘yaşam aldatması’ olduğunu bilen illüzyonistlere; ve her resmin, anlatımsal, dolayısıyla sözümona hakiki bir dünya versiyonu olmak şöyle dursun, dünyanın varsayılan gerçekliğinin, içine düşecek kadar naif olduğu kapanlar yaratmaktan oluştuğunu bilen illüzyonistlere. (…) Yanılsama yoluyla temel bir ayartma formu bulmak.” Sanatın bir yaşam aldatması, kopyanın kopyası olduğunu bilen illüzyonist anlatıcı, her yeni kopyayla gerçeklikten uzaklaşılacağına inanan modern aklı şu dehşetli derecede muzip soruyla kurmaca kapanına çekiyor: “Ya doğru söylüyorsam istemeden? Ya kopyasını şahane kopyaladıysam?”

 

 

 

MTS, girift bir kurmaca olmasının yanı sıra çizgisiz bir çizgi roman olma özelliğiyle de bir kült eser olma enerjisi taşıyor. Ama şahsen bunun gerekliliği konusunda şüpheye düşmedim desem yalan olur. Bir okur olarak, hikayenin çizgi roman formunda, kareler içinde anlatılmasıyla, düz metin olarak anlatılması arasındaki farkı anlayamadım. Daha doğrusu yazarın neden bunu tercih ettiği sorusuna, kendimi tatmin edecek bir cevap bulamadım. Deneysel edebiyat? Çizgi romanlara saygı? Yeni formlar deneme, yaratma arzusu? Hepsi ya da hiçbiri. Diğer yandan bu formun metnin okunması açısından bariz bir rahatlık sağladığı da kesin.

 

 

İtiraf etmek gerekirse bugüne kadar Sabri Gürses’i sadece yaptığı nitelikli çevirilerden tanıyordum. Az şey değil elbette. Şu sıralar elimin altında üç kitap var mesela; bir Dostoyevski, Joseph Campbell’dan Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, son olarak Klasik Yayınları’ndan çıkan Sanat ve Kuram. Üçünün çevirisi de Gürses’e ait. Çevirideki başarısı, yaptığı iş hafife alınacak gibi değil ama şiir ve roman gibi farklı türlerde eserler vermiş olan bir yazarı hem de MTS gibi zor bir eserin yazarını tanımıyor olmak gerçek bir kayıp.

 

 

 

 

Maceraperest Turan Sözlüğü, hafife alınmayacak bir kitap. Sabri Gürses’in dildeki ustalığı, kurmaca mahareti ve metinsel cesareti sayesinde belki yepyeni bir türe merhaba diyecek ve artık hakkında daha çok düşünebileceğimiz yeni bir alana gireceğiz. O da eski metinlerin yeniden yazımı.

 

 

 

Son olarak evinde Divan-ı Lugati’t Türk bulunan okurlar galeyana gelip bir koşu kitaba yüklenmesinler. Kapağının üzerindeki tozları sertçe ve merakla üfledikten sonra, kapakta yaldızla “Maceraperest Turan Sözlüğü V 2.12” yazılı olduğunu görürseniz size ben bile yardımcı olamam!

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.