Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

BaşkaDünyalar // Uygarlığın Arızaları



Toplam oy: 705
Triffidlerin Günü, modern insanlık adına tartışmaya açık ve sorgulanmaya değer bir öykü anlatıyor ve uygarlığın paradokslarını görünür kılıyor.

2016’nın, bilimkurgu okurlarını sevindiren önemli sürprizlerinden biri de, İngiliz yazar John Wyndham’ın önde gelen iki romanının yayımlanması oldu. Önce Krizalitler, sonra da Triffidlerin Günü romanları yayımlanan Wyndham’ı çok önemli bir bilimkurgu uyarlaması vesilesiyle de tanıyoruz aslında. 1960’ta Lanetliler Kasabası (Village of the Damned) adıyla beyazperdeye uyarlanan The Midwich Cuckoos adlı bilimkurgu romanı da Wyndham’ın adını dünyaya duyurduğu romanlardan biriydi. İlk filmin ardından bir devam filmi ve 1990’lı yıllarda John Carpenter yönetmenliğinde yeni bir uyarlama da çekilince, eserin popüler kültürdeki yeri de pekiştirilmiş olmuştu.


Krizalitler ve Triffidlerin Günü, kıyamet-sonrası bir dünyada geçen distopik öykülere sahne olması bakımından ortak bir paydada buluşan, 1950’li yıllarda kaleme alınmış iki roman. Krizalitler’i günümüzün genç yetişkin distopya romanlarının öncülerinden biri olarak değerlendirmek mümkün. Muhafazakarlığın ve ırkçılığın karşısında dik bir duruşu var bu romanın. Triffidlerin Günü ise, bugünden bakıldığında, çağdaşlarına göre daha Amerikanvari bir final sunuyor bize. Bu iki kitaptan hareketle Wyndham’ın etkileyici bir çıkış fikri bulup, romana sadece bilimkurgu okurunu değil genel okuru içine alacak sürükleyici bir biçimde başladığını ve finaldeki ders niteliğindeki mesajlara kadar asıl odağına serüveni aldığını söyleyebiliriz. O nedenle, yazarın çağdaşlarına göre daha naif bir yaklaşımı olduğunu, kahramanı ve karakterlerini değil serüveni anlatmayı tercih ettiğini belirtebiliriz.


Krizalitler’i, bugünün genç yetişkin distopya romanlarıyla karşılaştırırsak, günümüzün kurgu kahramanlarının daha devrimci, öykülerinin de daha destansı olduğunu görmek mümkün. Triffidlerin Günü ise kullandığı kıyamet-sonrası unsurlarla daha “klasik” bir bilimkurgu romanı ve bu nedenle günümüzün okurlarını, Soğuk Savaş’ın şekillendirdiği bir dönemin edebiyatına tanıklık etmek adına da daha çok tatmin edecek bir eser.

İkinci Dünya Savaşı’nın ertesindeki yıllarda yazdığı bu iki distopyada, John Wyndham’ın kahramanları daha az melodramatik, belki daha ham bir gerçeklik içinde vücuda geliyor ki yazıldığı dönem bu iddiayı aklar mı, o da ayrı bir tartışma konusu. En önemli eserlerinden birini (Çocukluğun Sonu) aynı yıllarda yazan Arthur C. Clarke, meselesini anlatırken, çekirdek öyküyü adeta bir filiz olarak kullanıp çağdaş toplumdan tüm insanlığa uzayan bir yol izliyordu. “Devrim” demek aşırı bir yorum olabilir ama en azından Clarke’ın derdinin bir “değişim/dönüşüm” öyküsü anlatmak olduğunu görebiliriz. Yazar aynı kanalı yıllar sonra 2001: Bir Uzay Efsanesi’nde de açacaktı. En önemli eserlerine (Fahrenheit 451, Sonbahar Ülkesi, Resimli Adam, Güneşin Altın Elmaları ve Mars Yıllıkları) bu yıllarda imza atan Ray Bradbury ise Clarke’tan tamamen ayrı bir yolun yolcusuydu. O, her türlü toplumsal-siyasi-kültürel yozlaşmayı, baskıyı, haksızlığı, yanlışlığı, toplumsal öyküyü bireyin ve ailenin çekirdek öyküsüne indirerek gösteriyordu. Eğer Clarke’ın anlattıklarını başvuru kaynağı niteliğindeki makaleler, Bradbury’ninkileri başucu kitabı niteliğindeki meseller veya masallar olarak görürsek, John Wyndham’ın bu iki distopyasını, geleceğe dair umutsuzluğa kapılmamak için kendimizi kaptıracağımız maceralar olarak değerlendirebiliriz.

 

 

 

“İçimizdeki canavar” teması

 

Triffidlerin Günü, iki kıyamet alametini bir arada kullanıyor. İnsanların çoğunun bir anda kör olmasına sebep olan bir felaketin ve “triffid” adı verilen, ortalama boyu iki metreyi bulan, yürüyebilen ve insanlara saldıran bir bitki türünün karşısında kurtuluşu arayan insanların kader ortaklığı yaptığı bir hayatta kalma öyküsü bu. Triffidler, kolektif bir zekayı paylaşan, insanların dünyasını işgal eden, evlerinin çevresini saran, hatta evlerin içine kadar girip orayı vahşi bir ormana çeviren zeki ve korkunç canavarlar. İnsanların bu ölümcül tehdidi evcilleştirebilmek için vahşi hayvanlara ya da yabani bitkilere uyguladıkları yollara başvurmaları, modern insanın vahşi doğayla kurduğu ilişkiyi düşünmeye davet ediyor bizi.

 

Modern insan, birçok klasik bilimkurgu ya da korku eserinin gösterdiği gibi, korktuğu canavarı önce evcilleştirmeye, dehşete düşürücü yanlarını törpüleyip, hayranlık uyandıran yanlarını teşhir etmeye çalışıyor. Zaten işin başına dönersek, bu canavarlar fantastik bir “takdiriilahi”nin değil, çeşitli biyolojik deneylerin bir sonucu; yani triffidler, yüzeysel bir şekilde yorumlarsak, modernliğin istemeden de olsa icat ettiği, arıza çıkaran yaratıklar. Ne var ki arızayı çıkaran uygar insanın ta kendisi ve John Wyndham da bu yüzden anlatıyor bu öyküyü, tıpkı Mary Shelley’nin Frankenstein’da, H. G. Wells’in Doktor Moreau’nun Adası’nda ya da Görünmez Adam’da yaptığı gibi. Böylece Wyndham, uygarlığın arızaları insanın başına gelmez, insanın başının altından çıkar diyor. Triffidlerin Günü, en azından çıkış noktası ve birbirine bağladığı temalar bakımından, “klasik” olarak etiketlenmeyi hak etmiş bir bilimkurgu romanı. Bu yüzden, bilimkurgunun altın çağı olarak nitelenen yıllara yakın bir zamanda yazılmış olsa da, eserin yeri bu altın çağın birkaç yıl öncesiyle daha çok kesişiyor. “İçimizdeki canavar” temasını işleyen klasik eserlerin yaptığı gibi, yadırgatıcı bir yaratık üzerinden kendi içimizdeki arızayla nasıl baş edemediğimizin öyküsünü, yüzeyde değil satır arasında veriyor Wyndham. Eserin finalinde ise nispeten mutedil, muhafazakar bir resim çıkıyor ortaya...

 

İyi bilimkurgu romanlarının ortak bir özelliği de paradoksal olmalarıdır. Çözüm önerilerini sorunun kendisi gibi görmek mümkündür ya da bizim öneri sandığımız şey yazarın bilinçli bir ifadesi değil, satır arasından görünen bir “arıza” olabilir. Triffidlerin Günü de, modern insanlık adına tartışmaya açık ve sorgulanmaya değer bir öykü anlatıyor ve uygarlığın paradokslarını görünür kılıyor.

 

 

 


 

Görsel: Nihan Sarı

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi.” 

-Theodor Adorno

 

Kahvenin anavatanı Habeşistan’dır. Efsaneye göre Khaldi adında Habeşli bir çobanın keçileri tatmıştır ilk olarak bu kara-kırmızı meyvelerden. Keçilerin kemirdiği çalı bir arabica ağacıdır aslında.

John Milton kendisine ölümünden sonra haklı bir şöhret kazandıracak Kayıp Cennet’i (Paradise Lost) yazmaya başladığında, artık tamamen kör olmuştu. Bu demek oluyordu ki, otoriteye başkaldırışın vücut bulmuş hali olarak addettiği Oliver Cromwell’in mezarından çıkarılıp yargılanışını, vücudunun paramparça edilip kafasının kazığa oturtuluşunu asla görmedi.

Fransa’nın Paris kentinde 1396 yılının ekim ayında kiliselerin çanları kent sakinlerini uzun sürecek bir yasa davet için hiç durmamacasına çalıyordu. Kral VI. Charles dâhil herkes şiddetli bir mateme tutulmuş; Valois Hanedanı’nın amansız düşmanları bile ‘Son şansımızı yitirdik… Şimdi neler olacak?’ diye titrek mum alevlerinin eşliğinde sabahlara dek düşünüyordu.

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.