Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bellek çatlağını bulur



Toplam oy: 816
Tom McCarthy // Çev. Çiğdem Erkal İpek
Jaguar Kitap
Neleri unutmayı tercih ederiz, hatırladıklarımız nelerdir, nasıl akılda kalırlar?

Unutma, hatırlama, hafıza kaybı sinema ve edebiyatın sık işlenen konularından. Örneğin 2000’li yıllarda anaakım sinema hattından tamamen ayrılmadan bu konuyu işleyen Memento, Vanilla Sky ve tabii öncesinde Abre Los Ojos ilgi uyandıran yapımlardandı. Bu filmler uzak geçmişi hatırlarken yakını hatırlayamamak, rüyalardan uyanamamak, bir ânı daha önce yaşadığımız duygusunu kuvvetle hissetmek üzerine az çok kafa yoran ama ana eksenlerinde kendi kurgusal hikayelerine, buluşlarına, sinemasal sürprizlerine odaklanan filmlerdi. Bu fimlerdekine benzer biçimde hatta belki de daha yoğun olarak, bu gibi sorular sorduran pek çok anlatıya denk gelmişizdir çoğumuz: Neleri unutmayı tercih ederiz, hatırladıklarımız nelerdir, nasıl akılda kalırlar? 

 

Rüyaları neden bazen hemen unutur bazense yıllarca hatırlarız. Bir anı daha önce yaşadığımız hissinin, bu kuvvetli hissin nedenini hepimiz muhtemelen sorgulamış, düşünmüşüzdür. Yakın zamanda yayımlanan iki kitapta da bu konular bir kez daha karşımıza çıkıyor; hatırlama, unutma, zihin, hafıza, kalanlar, bulduklarımız, kaybettiklerimiz gibi meseleler bir kere daha bu sularda derinleşme isteği uyandırıyor. Laura van der Berg’in Bul Beni’si hafıza kaybını ölümcül bir salgın hastalık olarak kurgulayıp bununla birlikte “kapatılma” üzerine de düşündürürken Tom McCarthy’nin Türkçedeki ikinci romanı Kalan tek bir karakterin yani anlatıcısının hatırlayamadıkları, yapamadıkları, öğrenmek zorunda kaldıkları üzerinde duruyor. Hikayeleri ve kurguları elbette farklı bu iki metin okurun zihnini de kurcalayıp bir şeylerin hatırlanmasına vesile oluyor.

 

 

Kalan’ın isimsiz anlatıcısının hayatını kazadan önce ve kazadan sonra diye bölebiliriz. Kazadan sonra ona ne kalıyor? Her şeyden önce, romanın daha başında kaza nedeniyle yüklü bir tazminat alacağını öğreniyoruz. Ancak ona gelen bu para ondan gidenleri telafi etmeye, ona kalanları çoğaltmaya ya da hafifletmeye yetecek mi? Anlatıcının kaybettiği sadece hafızası ve anıları değil, bazen en basit şeyleri yeniden yapmaya çalışması gerekiyor, yeniden öğrenmesi gerekiyor. Havuç yemek mesela ya da yürümek belki. “Normal şartlarda insan yüzmeyi, anadilini ve tenisi öğrendiği gibi öğreniyor yürümeyi. Bunu nasıl yaptığınızı hiç düşünmeden yapıyorsunuz: Kelimenin gerçek anlamıyla yürümeye düşe kalka başlıyorsunuz. Ben yürüme dersleri almak zorunda kaldım.”

 

Hayat tekrarların tekrarlarından ibaret ama işte tekrar eden bütün o her şey bir anda uçup gitse size kalan ne olacak? Biraz da bu soruyu sorduruyor okuyana; gündelik hayatta hiç sorgulamadan yaptığımız şeyler var, belki gözü kapalı yapabileceğimiz, yaparken hiç düşünmediğimiz şeyler. Başlangıçta zorla öğrensek de zamanla hiç düşünmeden gözü kapalı gittiğimiz yollar, kendiliğinden, öyle vardığımız adresler, farkında olmadan tuşladığımız telefon numaraları vb. Kahramanımızın bunların bazılarını yitirmiş ve elinde kalanlardan bir şeyler kurmak istiyor, gerçek bir şeyler. Kazanın tazminatı olarak eline geçen parayı kullanacak bunun için ve bir süre ne yapacağını düşünüyor. Farklı öneriler ve seçenekler var ancak onca şey arasında ne yapmak istediğine bir anda, tuvaletteyken karar veriyor. Arkadaşının evindeki tuvalette, duvardaki çatlağa bakarken. Ve bunu birkaç sayfa boyunca anlatıyor: “Başımı odadan içeri soktum. Bir tuvaletti. İçeri girerek kapıyı arkamdan kilitledim. Ve olan oldu: Kaza dışında, tüm hayatımın en önemli olayı. […] Dejavu hissi çok güçlüydü. Daha önce de böyle bir yerde bulunmuştum, aynı bunun gibi bir yerde, bu çatlağa bakmıştım; aynı aynanın yanındaki gibi kıvrıla kıvrıla uzanan bir çatlağa. […] Tüm bunları çok iyi anımsıyordum ama içinde bulunduğum bu yerin, bu dairenin, bu banyonun nerede olduğunu bir türlü hatırlayamadım. […] Faydası yoktu. Bu hatırayı hiçbir yere oturtamıyordum. […] Tam o anda paramla ne yapmak istediğimi de biliyordum artık. O alanı yeniden inşa edip yeniden kendimi gerçek hissedebilmek için oraya girecektim.” 

 

Çatlaklar, kıvrımlar ona yol gösteriyor. Bu çatlağa bir şekilde sızıyor ya da çatlaktan sızanlar onun hafızasındaki yarıkları kapatıyor. Kendi içine dönen kıvrımlarda hayatın tekrarlarını, o sonsuz döngüyü yakalamaya çalışıyor. Kıvrımlar gibi soru işaretleri de var. Sekiz buçuk milyon sterlin tazminat alacağını öğrendiğinde buçuğu yadırgarken ve fazlalık görürken 8 rakamını rahatlatıcı buluyor: “Sekiz mükemmel, muntazamdı: Ebediyen kendisine dönen kıvrımlı bir rakam.” Kendi içinde dönüp durmak, aynı kıvrımları takip edip aynı noktaya varmak, sekizin sonsuzluğu hayatın sürüp gidişi gibi sanki. Ama işte film anlatıcımız için bir noktada kopmuş, sekizi birbirine yani kendisine bağlayan kıvrımlarda bir çatlak oluşmuş ya da bir kopukluk var ve içeriye başka şeyler doluyor belki. Kazanın hemen sonrasında kendi üzerindeki denetimsizliği, hafızasızlığını, filmin kopuşunu dahası filmin anlamsızlığını/eksikliğini şu örnekle anlatıyor: “Başka bir geçmiş, başka bir dizi olay olabilirdi. Hani bazen bir karışıklık olur da fotoğrafçıdan başkasının tabedilmiş tatil fotoğraflarını alır ya insan… Öyle olsa da bunu bilemez veya umursamaz, onları da aynı şekilde kabul ederdim.”

 

Hangi filmleri banyo ettireceğimizi, hangi geçmişi yaşayacağımızı kim seçiyor? Kim çekiyor o fotoğrafları, anıları kim yazıyor? Kim tutuyor kayıtları? Anlatıcının soruları zihnimizin çatlaklarından sızıyor ve kendi yoluna gidiyor; bizse kalanlarla devam ediyoruz.

 

 

 


 

 

* Görsel: Seda Mit

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.