Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Benjamin Çılgınlığı



Toplam oy: 1073
Susan Buck-Morss
Metis Yayınları

Bizde düşünce dünyamızın ayrıntılarını sorgulayacak, aykırı, yaratıcı çalışmalara pek az rastlanıyor. Bunun nedeni hem edebiyatımızın, hem denemeciliğimizin baştan beri (modern Tanzimat yapılanmasından beri) biraz fazla “ciddi” kurgulanmış olması olabilir. Doğru fakat fazla ciddi bir yapılanmadır bu.

Ne demektir ciddi? Namık Kemal, Batı’da realizmin gözde olduğu dönemlerde, çağdaş dünyada gelinen noktanın gerçekçi, akılcı sanata yönelme eğilimi olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle bizim masal kültürümüzün edebiyatımıza kaynaklık edebileceği pek düşünülemiyordu o günlerde. Bir bakıma doğruydu da bu tespit, ancak özellikle sanat söz konusu olduğunda sanatı asıl besleyen kaynağın insanın özgür yaratıcı ruhu olduğu da göz ardı edilmiş oluyordu.

Bana kalırsa edebiyatımıza başlangıçta büyük kazanımlar sağlamış bu yaklaşım bir yandan bir kök-tarih (Walter Benjamin’in söyleyişiyle) oldu, yani edebiyatımızın kaidesi durumuna geldi, bir yandan da onu durağanlaştırdı. Bu ne yazık ki denemeciliğimizde de, felsefemizde de görüldü. Ve bu genel görüntü kimi ayrıksı sanatçıların, felsefecilerin gözden kaçmasına neden oldu. En azından bir Nermi Uygur’un dar bir çevrede bilindiğini belirleyebiliyoruz. Vüs’at O. Bener de hâlâ öyle, bana kalırsa.

POLİTİK BAĞLANMA NEDİR?

Susan Buck-Morss’un Görmenin Diyalektiği/Walter Benjamin ve Pasajlar Projesi adlı kitabı düşündürdü bunları bana. Benjamin kendisinden sonra gelen kuşakları etkilemiş, son derece ilginç bir felsefeci. Yaşamıyla da ilginç, yapıtlarıyla da. Kışkırtıcı bir yazar Benjamin. Eline bavulunu alıp Moskova metrosunda “imge” peşine düşüyor. Marksizmi yorumlayışında, Marksizme bağlanışında da başka hiç kimsede olmayan bir şey var. Sözgelimi bir aydın olarak bağımsızlığına leke sürdürmüyor. Sovyetler’de de, Berlin’de de böyle bu. Ama yalnızca bu kadar değil. Dostları arasında da.

Politik bağlanma nedir? Kişiden kişiye değişiyor bu. Benjamin, bir bağlanmanın öncelikle zihni üzerinde kendiliğinden bir baskı oluşturduğunu görüyor. Bu baskı, çalışmasına izin vermiyor onun. Ve zaten öyle görülüyor ki, yazmak, ortaya bir yapıt koymak da asıl sorunu değil. Ne öyleyse?

Benjamin 1892 yılında doğuyor. 1940’ta intihar ediyor. Ünlü projesi Pasajlar üzerine çalışmaya 1927 yılında başlıyor. Pasajlar’ın hem çağdaşı düşünce adamları tarafından (örneğin Adorno neredeyse adım adım takip ediyor bu çalışmayı) büyük ilgiyle karşılanıyor, hem de sonradan gelenleri büyülüyor. Bu projenin bu denli çekici olmasının nedeni nedir?

Bu tamamlanmamış çalışma, kapitalizmin kök-tarihini belgeleyen birer “merkez” olarak ortaya çıkmış, inşa edilmiş pasajların çözümlenmesi fikrinden doğuyor. Pasajlar, bugün gördüğümüz büyük alışveriş merkezlerinin atası durumundadır. Kış şartlarında insanların evlerinden çıkması, çıkabilmesi esas alınıyor. Böylece hem bir ortak mekân, hem de ortak bir “yeni” kapitalist alan yaratılmış oluyor. Avrupa’nın kültürel, mimari tarihinde hemen yer ediniyor ve tüm büyük şehirlerde benzerleri yapılıyor. Paris’in meşhur pasajları, büyük Avrupa merkezlerindeki başka pasajlara öncülük ediyor.

ÇOĞALDIKÇA GÜÇLENİYOR EŞYA

Ama bununla sınırlı değil elbette: Benjamin’in gözüyle bakıldığında pasajlar kapitalist imgelerle dolup taşan yapılara dönüşüyor kısa zamanda. Böylece en küçük bir nesne, sözgelimi bir oyuncak, üretim ilişkilerini biçimleyen bir eşyaya dönüşüyor. Giysiler (moda), mobilyalar, günlük kişisel bakım nesneleri, kitaplar, yeni buluşlar pasajlarda yer alan dükkânların vitrinlerini süslüyor. Kapitalizm kendi imgesini sürekli yeniliyor, bakıldığında aynı işi gören bir eşya yeniden üretiliyor, hem de akıl almaz miktarlarda. Benjamin nesnenin bunca çoğaltılmasının neyi işaretlediğini sormadan edemiyor. Marks’a göndermelerle yapıyor bunu: Oyuncak, çocukları oyalıyor, eğlendiriyor mu yalnız? Hayır; çocuklar bir süre sonra kendi oyuncaklarına benzemeye çalışıyorlar. Nesnenin çoğaltılması insanın o nesneye yabancılaşmasını da zorunlu hale getiriyor. Çünkü çoğaldıkça güçleniyor eşya.

Görmenin Diyalektiği, Benjamin’in özellikle 1900’lerin başı göz önüne alınarak bakıldığında ufuk açıcı nitelikteki projesini didik didik ediyor. Buck-Morss, Benjamin’den kalan binlerce “pasajlar” notunu neredeyse sözcük sözcük inceliyor. O yıllarda oluşmaya başlayan burjuva kent yaşamına ait imgeleri sıralıyor ve bu imgelerden bambaşka bir kapitalizm tarihi çıkarıyor.

MODERN KAPİTALİZMİN GÖRSEL ELEŞTİRİSİ

Pasajlar, Benjamin’in zihninde olduğu gibi Buck-Morss’un bu göz alıcı incelemesinde de bütünüyle görsel bir mantık kullanıyor. Fotoğraflar, çizimler, sanat yapıtları, eşyalar, grafikler... Doğabilimciler için insanlık tarihine kaynaklık eden fosil neyse, kapitalizm tarihine kaynaklık eden ilk eşyalar da Marksistler için odur. Görmenin Diyalektiği, modern kapitalizmin 1900’lerin başından bugüne uzanan görsel eleştirisi de oluyor böylece:

Pasajlar şunu savunur: Kapitalizm çağını biçimci “modernizm” ve tarihsel açıdan eklektik “postmodernizm” diye ikiye ayırmak bir anlam ifade etmez, çünkü bu eğilimler zaten sınai kültürün başından beri var olmuştur. Paradoksal dinamikler olan yenilik ve tekrar, basit bir biçimde kendilerini yeniden tekrar ederler. (s.387)

Susan Buck-Morss’un çalışması, bizde de kendi kültür tarihimize yönelik bu tür kazı çalışmaları yapılsa dedirtiyor insana. Sözgelimi, hâla bir yerlerden Nâzım’ın notları, yazıları çıkıyor. Demek Nâzım bile bütün olarak derlenip yayınlanmış değil.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.