Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir antoloji yaratmak



Toplam oy: 980
Orhan Kahyaoğlu
Ayrıntı Yayınları
Modern Türkçe Şiir Antolojisi, alışageldiğimiz antolojilerde olduğu gibi kronolojik bir ilerleme yerine, hazırlayanın bakışı doğrultusunda, şiirin genel görüntüsüne göre oluşturulmuş. Bu yönüyle özellikle konuşulmalı, tartışılmalı.

Yaşayan şairleri kapsayan bir antoloji hazırlamak risklidir. Bugün hayatta olmayanların yerini tayin etmek ise, verili tarifeye göre davranıldığından daha kolaydır. Hazırlayıcının, estetik ya da politik bakışıyla örtüşmeyen ve hatta nedensizce herhangi bir isme yer vermediği bir çalışma da, bu şairler aramızda olmadığından “bakış açısı”, “yorum”, “tercih” denilip geçileceğinden ve ezeli bir tartışma oluşmayacağındandır biraz da bu. Evvelce varlıkları ve verimleri üzerine çok konuşulan ve bugün hayatta olmayan şairlerden mürekkep bir antoloji tehlikesiz, tehditsiz, renksiz ve nerdeyse anlamsızdır.

 

Evet, yaşayan şairlerle ilgili böylesi bir çalışma en “sıkıntılı” işlerden biri. İlki “Beğendim aldım,” yerine tercih ettiğiniz şairlerle edilmeyenlere karşı bir nedeninizin olması gerekir. “Neden o var?”, “Neden ben yokum?” bitmez bir tartışmadır ve buna yanıtınız “Çünkü beğenmedim” ile sınırlı olmamalıdır. İkincisi hemen her şair serüvenine devam ettiğinden kimin hangi aralıkta ne yapacağına dair sezginizin kuvvetli olması şarttır. Örneğin bir şair büyük ses getiren kitabının ardından uzun süre yazmaya ara vermiş ya da kitap yayımlamamıştır veya uzun bir sessizlikten sonra şiirini -Kemal Özel gibi- hat değiştirip farklılaştırmıştır. Önceki kitaplarının çıkardığı gürültünün ardından sessizliğe gömülmesi de muhtemeldir. Pek çok hazırlayıcı, bu riski göze almak istemediği için, kabul görmüş isimleri tercih ederek riskli bölgeye girmeden çalışmasını tamamlar. Ve elbette yaptığının görülmesini, üzerine konuşulmasını, dikkat çekilmesini isteyen şair de, kendisiyle riskli bölgelerde buluşulmamasından hoşnut kalmaz. Dünyanın hemen her yerindeki şiir ortamının katkısıyla bir “antoloji klişesi kitabı” çıksa aynı sözleri, aynı diyalogları kavgalar eşliğinde okuyunca, sanırım hiç yadırgamayız. 

 

Siyasetçiler, sanatçılar, yazarlar söyledikleri kadar söylemedikleri sözlerle değerlendirilir. Değerlendilmelidir. Mesela, bugün bir Ortadoğu ülkesi olan coğrafyamızda kitapları yüzlerce dile çevrilen ve dünyanın en prestijli ödüllerine sahip, çoksatan bir yazar olarak sokaktaki kanla, katliamla, hayatla ilgili susmak da bizi değerlendirecek bir ölçüdür, konuştuğumuz kadar. Bir antoloji de hiç kuşkusuz olan kadar olmayanlarla da değerlendirilir. Olmayanlar da farkında olmadan, yokluğuyla değer katar böylesi çalışmalara. Hiç unutulmaması gereken ise şudur ki, herhangi bir antolojide yer alınca şair olunmadığı gibi, yer almayınca da “şair değil” mührü vurulmuyor. Her çalışma hazırlayanın estetik algısını, bakışını ortaya koyuyor. Böylesi çalışmalar, aslında güncel bir okuma biçimi, farklı bir bakıştır ve sadece bir antoloji değildir, “yeni bir şiirdir”. Tüm bu girizgahı önümüzdeki günlerde dolaşıma girecek 2000'ler Şiiri Antolojisi'ni hazırlayan biri olarak “antolojiler” meselesine bakışımı özetlemek için dile getirdim. 

 

İğneyle kuyu kazmak

 

 

Yakın zamanda, Orhan Kahyaoğlu'nun hazırlamış olduğu bir antoloji de uzun yılların bir emeği olarak iki cilt halinde okura sunuldu. Adıyla farklılığını, iddiasını açıklayan Modern Türkçe Şiir Antolojisi, kadim bir şiire sahip coğrafyamızda modernleşmenin son yüz yıllık görüntüsünü, farklı eğilim ve anlayışları eksen alarak hazırlanmış. Alışageldiğimiz “klasik” antolojilerde olduğu gibi kronolojik bir ilerleme yerine hazırlayanın bakışı doğrultusunda, şiirin genel görüntüsüne göre oluşturulmuş. Bu yönüyle özellikle konuşulmalı, tartışılmalı. Şairlerin doğum tarihleri üzerinden şiirleri sıralanmamış, bunun yerine 1920'lerden itibaren şiirimizdeki hareketlenmeler 20'şer yıllık arayla ve alt başlıklarla detaylandırılıp örneklerle açıklanarak ve yer verilen her şairle ilgili söz açarak hazırlanmış. Buradaki en büyük sıkıntı şairleri 20 yıla hapseden bir bakışla serüvenleri tanımlama. Anday'ın şiirindeki hareketlenmeleri, değişimleri düşünürsek onu salt Garipçi olarak tarif edemeyiz örneğin. Şiirimiz 20'şer yılla değerlendirilirken şairlerin de kronolojik olarak şiirleriyle yer almaları, bu hapsedilmiş tarifi yıkabilirdi. Genel bir incelemenin ardından ara bölüm ve her bölüm öncesi değerlendirme ile çalışmanın sonunda antolojideki şairlerin kitaplarının listesi (yaklaşık 100 kitap) ve çalışmanın arka planındaki okumaların kaynakça ile sıralanması da yararlanılan ya da yararlanılamayanları göstermesi açısından anlamlı. Böylesi bir çalışmayı hazırlayınca hangi kaynakların atlanıldığı, göz ardı edildiği ya da hangilerinin daha çok önemsendiği üzerinden değerlendirmede bulunmak, bir fikre ulaşmak mümkün ama hiç kuşkusuz eksik ve hatalı. İğneyle kuyu kazar gibi, hazırlanılan büyük bir sabır ve emek işi bu çalışma; öznellik ve duygusallıkla, olası tartışmalara kapı aralamamalı.

 

Bugün şiirimizin nerdeyse 100 yıllık serüveni, bu antolojide farklı bir değerlendirme ve yerleştirme biçimiyle ortaya konulmuş. Ez cümle, şiir antolojilerde yaşamaz, çünkü antolojilere sığmayacak kadar büyüktür. Ama bir antolojiye de bir dönemi, bir estetikle sığdırmak gibi zor bir işi Mehmet H. Doğan'dan 14 yıl sonra, eleştirel bir bakış ve farklı bir yöntemle göze almış Orhan Kahyaoğlu. Onu tüm duygusallığına ve kaynakçadaki darlığa karşın tebrik ederim emeği için.

 

Her antoloji, hedefleri, tespitleri, iddiaları ve seçimleriyle, zamana yardımcı olmaya çalışır. Bazen zaman antolojiyi, bazen de antoloji zamanı haklı çıkarır. Gerçek haklı ise şiirdir ve hakkını her daim alır. Şiirin hakkı şiire, sezar!

 


 

* Görsel: Mehmet İnanır

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.