Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bir arkadaşı görme biçimleri



Toplam oy: 722
Elena Ferrante // Çev. Eren Yücesan Cendey
Everest Yayınları
Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, büyümenin, hayatın içine karışmanın ve arkadaşlık yoluyla kendi kimliğini bulmanın hikayesini anlatıyor.

Elena Ferrante’nin "Napoli Romanları" üstbaşlığıyla yayınlanan dört ciltlik serisinin ilk kitabı Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım Türkçeye tercüme edileli henüz birkaç ay oldu. Ferrante yurt dışında epey ilgi gördü ve kitapları hızla, başta İngilizce olmak üzere, başka dillere çevrildi. Serinin ilk kitabının Türkçeye çevrilmesi içinse dört yıl geçmesi gerekti. Üstelik yeterince ilgi gördüğünü söylemek de güç. Oysa yurtdışında çabucak çok satanlar listesine girmiş ve üzerine çok sayıda eleştiri ve değerlendirme yazısı yazılmıştı. Bunun sebeplerinden biri olarak yazarın kim olduğu hakkında kimsenin bir fikir sahibi olmayışını gösterebiliriz. Çünkü Elena Ferrante ismi yazarın gerçek adı değil, 1992’de yayınladığı ilk romanı L'amore molesto’dan (Belalı Aşk) itibaren kullandığı müstear ismi. Üstelik Ferrante yalnızca The New York Times ve The Paris Review’a röportaj verdiği için –ki bu röportajları da yayıncısı aracılığıyla yapıyor, muhabirler de Ferrante’nin kim olduğunu bilmiyor– onun gerçek kimliği hakkında el altından da olsa herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Yurt dışında Ferrante’ye yönelik ilgi kısmen onun esrarlı kimliğinden ötürü artmışken, Türkiye’de böyle bir etki oluşmuş görünmüyor.

 

 

Kadın dostluğu ve feminist izler

 

 

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, iki kız arkadaşın, Lila ve Lenù’nün, Napoli’nin bir mahallesindeki hayatını anlatır. İkisi de bu fakir mahallede okulla, başarıyla, hayatın kendisiyle tanışır. Birbirleriyle ise ilkokul birinci sınıfta tanışırlar ve hemen birbirlerinin en iyi arkadaşı olurlar. Lila ve Lenù’nün arkadaşlıkları ve yaşadıkları gündelik ve pek de sıradışı olmayan olaylar ise Ferrante’nin romanının esas konusunu oluşturur. Roman boyunca Lenù’nün Lila’yı görme ve tahayyül etme biçimi üzerinden kendi kimliğini nasıl oluşturduğunu görürüz. Bu bakımdan Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım büyümenin, hayatın içine karışmanın ve arkadaşlık yoluyla kendi kimliğini bulmanın hikayesini anlatır. Ferrante de vermiş olduğu mülakatlardan birinde bu konuya neden önem verdiğini anlatır; "Kadınların kendi aralarındaki ilişkilerin erkeklerinki gibi elle tutulur kuralları yoktur,” der. “İki kadın arasındaki, uzun bir arkadaşlığın iyi ve kötü duygulara, bağlılığa ve başkaldırıya, karşılıklı desteğe ve ihanete nasıl göğüs gerdiğini, bunlara rağmen nasıl hayatta kaldığını hikayelemek istedim."*

 

Gerçekten de Lila ve Lenù arasındaki ilişkinin karakteri romantik bir biçimde salt mutlak çatışmasızlığa, dinginliğe, mutluluğa ve heyecana dayalı değildir. Onların arkadaşlığının temelini oluşturan şey, diğerleriyle birlikte rekabet, kıskançlık ve kırgınlıklardır da. Gerek okulda aldıkları notlarda, gerek Latince veya Yunanca öğrenirken, gerekse sevgililerinin zenginliklerini kıyaslarken rekabetin soğukluğunu hissetmek mümkündür. Luna’nın, "Her zaman benim yapmam gereken şeyleri, benden önce ve benden iyi yapmak zorunda mıydı?" sözü yeterince açıklayıcıdır. Ancak roman boyunca bu rekabet ilişkisinin onların aralarındaki dostluğu pekiştiren, sağlamlaştıran bir araç işlevi gördüğü fark edilir. Çünkü bütün bu çekişme aslında bir mücadelenin ürünüdür.

 

Ferrante, Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım boyunca iki kız çocuğunun olgunlaşmasının hikayesini anlatır. Bu hikayede epey güçlü feminist izler bulmak mümkün. Kitabın henüz başlarında Don Achille’nin öldürülmesinde, iki arkadaşın erkeklerle kurdukları ilişkilerden edindikleri ilk deneyimlerde ve dahasında erkekliğe karşı bir tepkinin var olduğunu görürüz. Lila ve Lenù’nün sınıfsal durumu da göz önünde bulunduğunda feminist açıdan bir maduniyet öyküsü okumaktayızdır. İki arkadaş da bir yandan sessiz ve derinden bir isyan halini taşır –ki buna ergenliğin de sebep olduğunu söylemek gerek– bir yandan da içinde bulundukları toplumda var olmak adına kendi kimliklerini ve arzularını törpülerler, toplumsal yapıya entegre olurlar. Ferrante’nin iki kızın bedeninde gerçekleşen dönüşümleri yalın bir biçimde ve göstererek anlatması da Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’ın aslında yalnızca bir dostluk romanı olmadığını, aynı zamanda siyasal bir duruşu da bulunduğunu göstermektedir. 

 

Özkurguya kadın müdahalesi

 

Ferrante’nin romanının tamamen kurgu olduğu fikrine katılmak pek mümkün değil. Ferrante’nin aslında kendi yaşamını aktardığı okur tarafından anlaşılabilir – yurt dışındaki eleştirmenler bu konuda çoktan fikir birliğine dahi varmışlardır. Dolayısıyla Ferrante’nin romanını doğrudan son birkaç yılda Batı romancılığında hızla yayılan özkurgu türüyle ilişkilendirebiliriz. Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım ilk bakışta diğer özkurgu romanlarından farksız gibi görünebilir. Ancak Karl Ove Knausgaard’dan, Ben Lerner’dan veya seleflerinden kesin biçimde ayrı bir yerde durur. Zira 21. yüzyıldaki tüm özkurgu yazarları romanı kurgularken kahramanı/kendilerini merkez olarak alır. “Normal olan da bu zaten,” denebilir, ancak bu merkez o kadar geniştir ki, diğer karakterlerin eylemleri, etkileri kahramanın yanında oldukça önemsiz kalır – radikal bir merkezdir bu. Gerçekliği bir tek karakterin gözünden görürüz. Ferrante ise roman boyunca gerçekliği arkadaşı Lila ile, Lila üzerinden, Lila vasıtasıyla alatır. Özkurgudaki geniş ve sağlam merkez burada bir yıkıma uğramasa da dönüşüme uğramıştır. Bir kadın yazar olarak (bundan çok da emin olmak mümkün mü, bilemiyorum) bunu yapması ise son derece önemli.

 

Ferrante, roman boyunca bize otobiyografik bir portre çizmez, kendisine dair, yaşamış olduğu bir arkadaşlığa dair bir öyküyü “otobiyografikmişçesine” aktarır. İnceden inceye hissedilen bu “mış gibi” havası sayesinde Ferrante, hem dostluğu, hem siyaseti, hem romantizmi hem de önüne geçilemez arzuları bir arada yansıtabiliyor. Onun anlatısını güçlü kılansa tam da bu katmanlılık. Ayrıca Ferrante’nin dilinin sadeliği ve doğrudanlığı da romanın yapısına ayrı bir güç katıyor. Ancak bu gücün Türkçe çeviride yer yer kırıldığını, yok olduğunu ve yapmacıklaştığını görmek mümkün. Romanın bazı yerlerinde – en azından İngilizcesi My Brilliant Friend’de var olmayan – süslü ve aşırı edebi dil, öykünün akışı içinde rahatsız edici bir hal alabiliyor ve kesintiye uğramış bir anlatı izlenimi yaratabiliyor. Yine de “Ferrante’nin olağanüstü nefis romanı” okuyucuyu Napoli sokaklarından erkek egemen toplum eleştirisine uzanan uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

 

 

 


 

 

http://www.vogue.com/983355/elena-ferrante-neapolitan-novels-origin-those-who-leave-and-those-who-stay/

 

* Görsel: Jerry N. Weiss

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.