Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir dil paraziti: Kathy Acker



Toplam oy: 1031
Kathy Acker
Sel Yayıncılık
Acker’ın romanların merkezinde, temel olarak bireysel varoluş, pornografi ve otobiyografi yer alır.

Punk şair, deneysel romancı, performans sanatçısı, anarşist, feminist olarak tanımlandı Kathy Acker. Ama o tüm bu sıfatlara karşıydı. Deneyselliği küçümsüyor, eril romanla alay ediyordu. Anarşist, punk diyorlardı Kathy’ye ama o içindeki saf enerjiyi kadim bir Hint felsefesi ve pratiği olan yoga öğretisinin can damarı “kundalini”yle uyandırmaya çalışıyordu. Kişisel deneyimi, kurmacayı, kuramı, eskiz ve grafikleri bir araya getiren eserleri, cinsellik ve pornografi konusundaki sarsıcı düşünceleriyle bir postfeministti ama pek çok kadın tarafından lanetlenmişti. Pornografinin kadın sömürüsü olduğuna dair sayısız kanıt sunan Andrea Dworkin’e ve pornografi karşıtı harekete inat pornografinin serbest bırakılması gerektiğini şiddetle savunan Acker için pornografideki özgürlük, siyasal, toplumsal özgürlükten daha fazlasını ifade ediyordu. Kadınlar arasında cinsellikleriyle ilgili yeni bir bilginin ve farkındalığın doğmasını sağlayan pornografi, kadınların cinselliklerinin farklı boyutlarını keşfetmelerinin imkânı olabilirdi. Porno filmlerde rol aldı, striptizcilik yaptı, seks şovlarını günlük şeklinde yazdı. İlk çalışmaları 1970’lerin ortalarında, New York underground edebiyat ortamında ilgi gördü, 1980’lerde ünlü underground yayınevleriyle çalıştı. Eserleri Grove tarafından basılınca tanınır hale geldi. Şiddet, küfür, seks, haz ve acı, hastalık, tecavüz, ensest, intihar, kürtaj Acker’ın temel kavramlarıydı. William S. Burroughs ve Brion Gysin tarzını anımsatan kes-yapıştır, kopyala ve parçala tekniğini kullanarak yazdığı on beşi aşkın romanın merkezinde, temel olarak bireysel varoluş, pornografi ve otobiyografi yer alır. 1973’te yayımlanan ilk romanı Childlike Life of the Black Tarantula By the Black Tarantula’da çok fazla otobiyografik malzeme kullanmıştır ancak malzemeyi öyle bir yerleştirmiştir ki metin otobiyografik olmaktan çıkmıştır; sürekli değişen, başkalaşan, istikrarsız bir “ben” yazmaktadır olan biteni.

 

 

 

 

                       (Görsel çalışma: Güneş Engin)

 

 

Acker’ın adının asıl duyulmasını sağlayan, dilimize daha önce Okul Kızı Laure’nin Günlüğü, şimdilerdeyse Lisede Kan ve Cesaret olarak yeniden çevrilen Blood and Guts in High School (1984), cinsellik ve şiddetin aktarımı konusunda en radikal romanlarından biridir. Diyalogların, çizimlerin, şemaların, dil oyunları ve sentezlerinin bir araya geldiği bu tipik Acker anlatısında babasıyla yaşayan 10 yaşındaki Janey onun hem kızı, hem karısıdır. Babası başka bir kadına âşık olunca onu evden uzaklaştırır. Janey, Meksika’dan New York’a uzanan şiddet yüklü serüvende iki kadın taciri tarafından kaçırılarak İranlı bir adama satılır. İranlı onu bir orospu olarak yetiştirmek isteyecektir. Günün birinde bir kalem ve eski bir defter bulur ve hayat hikâyesini yazmaya başlar. Ensest, pedofili, aşk, göçmenlik, kadın ticareti gibi feminizmin sorunsallaştırdığı pek çok meseleyi, kadını aşağılayıcı ve nesneleştirici bir dil kullanarak anlattığı için pek çok feminist eleştirmeni kızdıran roman, babalık mitini de altüst etmektedir.  90’larda yazdığı Annem: İçimdeki Şeytan’da ise (My Mother: Demonology) kutsal annelik mitini, toplum kuralları dışında yaşayan bir kadının ilişkileri temelinde sorgulamıştır.

 

 

 

 

 

Kolaj metinler

 

 

 

 

Acker sadece pornografi konusunda değil, yazın ve dil konusunda da radikal feministlerin karşısındadır. Acker’a göre dil, kodlanmış, tanımlanmış ve ‘yaratıcılık’ adı altında stratejik düzene hizmet eden bir araçtır. Tanımlanabilirliği nedeniyle hiçbir özgürlüğün aracı olamaz. Dil içinde olduğumuz sürece -ki, dilin dışı yoktur, der- kadın bedeninin özgürleşmesi mümkün değildir. Bu nedenle dişil bir dil ya da kendi dilini bulmayı reddederek başkalarının metinlerini çalmaktan, alıntılamaktan, hatırlamaktan ibaret kıldığı bir dil uydurmuştur Acker. Dili karşısına almaktan ziyade, onun içinde parazit gibi dolaşır. İntihal ettiği, göndermeler yaptığı ya da “parazit” olduğu metinler başta Marquis de Sade, Don Quixote, Rimbaud, Genet, Pasolini, Mark Twain ve Toulouse Lautrec olmak üzere erkek sanatçılara aittir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Don Quixote: Which Was a Dream (1986), Acker’ın dil konusundaki derdini ve yapmayı arzuladığını en iyi gösteren romanlardan biridir. Bir kadın olarak karşımıza çıkan Don Quixote, erkek bir dünyanın içine doğduğu için kendine ait bir dili yoktur. Bütün yapabildiği, kendine ait olmayan, erkeklerin metinlerini okumaktır. Acker’ı büyüleyen şey, bu basit kopyalama eyleminin ta kendisidir. Modernist sanat ürünlerinin biriciklik ya da yaratıcı bir orijinal olma aurasına tepki olarak doğan temellük (kendine mal etme), pastiş ve alıntılama eylemleri sanatsal üretimde yeni bir şey üretme imkânsızlığını dile getirmek amacıyla geliştirilen postmodernist taktiklerdir ve Acker’ın düzyazıda yapmak istediği de budur. Empire of the Senseless (1988) ise Acker’ın edebiyatının dönüm noktasıdır. Tamamen bambaşka metinlerden kendine mal ederek “yaptığı” kitabın, tamamı Marquis de Sade’dan alıntılanan, Oidipus miti üzerine kurulan ilk bölümü, ataerkil dünyayı yok etmek isteyen bir ağıttır. Haiti devrimi ve Wodoo büyülerinden söz eden ikinci bölümse Oidipal faktörlerin belirleyici olmadığı ve tabuların artık tabu sayılmadığı bir toplumun nasıl olabileceğiyle ilgilidir.

 

 

 

 

Sterotiplerin, mitlerin ve görsel kodların yapısını bozduğu, cinsiyet rollerini ters yüz ettiği kitaplarında kendi bedensel deneyimlerini -nefes pratiklerini, dövme ile olan tensel ilişkisini, piercing takıntısını, hastalığının aşamalarını- de anlattı Acker. Beden ve dil arasındaki bağlantı onu daima büyülemişti. Bir vücut dili olarak adlandırılabilecek şeyi aradı; orgazm ile dilin kontrolü arasındaki ilişkiyi araştırdı. Vajinasını gül imgesiyle betimlediği, kansere yakalanmış bir kadının aşkını temel alan Eurydice Ölüler Diyarında adlı kitabında kendisini bir belgesel araştırma nesnesi olarak son kez kurguladı.

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.