Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir diyalog romanı



Toplam oy: 810
Akif Kurtuluş
İletişim Yayıncılık
Ukde uzun değil ama yoğun bir roman. Özenle oluşturulmuş katmanların ne kadarına nüfuz etmek istediğinize bağlı olarak, farklı biçimlerde okunabiliyor.

İki yıl önce ilk romanı Mihman ile ilişkilere şerh koyan Akif Kurtuluş, hayranlarını fazla bekletmedi. Yeni romanı Ukde ile ilişkilerin romanını yazmaya Mihman’da kaldığı yerden devam ediyor. İlk olarak Romantik Korno kitabında bir otobüs yolculuğunda ortaya çıkan defter, bu kez bir otomobilin bagajındaki zulada bulunuyor tesadüfen.

 

Ukde uzun değil ama yoğun bir roman. Tıpkı Mihman’da olduğu gibi Akif Kurtuluş’un özenle oluşturduğu katmanların ne kadarına nüfuz etmek istediğinize bağlı olarak, farklı biçimlerde okunabiliyor. Okuyucunun kendi ilişkilerinin tarihi, yoğunluğu, ilişkileri üzerinde düşünme alışkanlığı, romanı da nasıl okuyacağını belirleyecek. Daha çok yaşamış olanlar daha çok düşünecek, farklı katmanları daha iyi anlamak, çözümlemek isteyecektir. Ayrıca Akif Kurtuluş’un yine Mihman’da olduğu gibi romanını tarihsel olarak düz bir çizgide kurmuyor oluşu, roman kahramanlarının yaşadıkları anlardaki iç sesleri ile diyalogların, anıların iç içe geçmesi, okuyucunun tüm o katmanlara nüfuz edebilmesi için fazladan çaba göstermesini gerektiriyor. Kısacası, “Bir roman okuyayım kafamı biraz dağıtayım,” tarzında değil; tam tersi etki yapabilecek, okuyucuyu uğraştırabilecek bir roman var elimizde. Eğer ipucu niteliğindeki cümlelerden bir tanesini atlarsanız veya unutursanız, sonraki kimi kısımlar anlaşılmaz olabilir veya katmanlardan birisi açılmadan kalabilir. Beni epeyce uğraştırdığını itiraf etmeliyim, bir kereden fazla okudum, bazı bölümleri tekrar tekrar okudum; hâlâ da emin olamıyorum tamamını çözebildiğimden, karakterleri tam olarak anlayabildiğimden. Ama hayat tıpatıp böyle değil midir? Kimi tam olarak anlayabiliriz, hatta bir başkasına gitmeye hiç gerek yok, tam burada olanı, “beni” ne kadar anlayabiliriz? Her zaman kapanmaz bir fark ile yaşamak zorundayız; ne olmuşluğumuzun ne de olmakta olduğumuzun eksiksiz, kusursuz bir dökümüne sahip olamayız.

 

Bir defter bulabilme ihtimalim

 


Müteveffa Nuri beyin, yıllar önce altı aylığına bir eğitim için gittiği İngiltere’de tesadüfen tanıştığı Sivrihisarlı bir Ermeni olan Benjamin bey nedeniyle yazmaya başladığı defterle başlıyor romanımız. Defteri Nuri beyin dul eşi, emekli ağır ceza hâkimesi Cavidan Hanım ile birlikte okuyoruz. Cavidan hanım, hayatını paylaştığı eşinin yaşarken kendisi ile paylaşmadığı “satırlarıyla karşılaştığında ne hissedeceğini bilememiştir;” Nuri beyin yazdıklarına koşut olarak o günleri, yaşananları hatırlamaya başlar. Bir yandan Nuri-Benjamin ilişkisini öğrenirken, aynı zamanda Cavidan-Nuri ilişkisi de açılmaya başlar önümüzde. Bir diğer denklem de Cavidan’ın fakülte arkadaşı olup, gençliğinde yaşadığı bir ilişki nedeniyle meslekten ayrılmak zorunda kalan, çok uzun süre hayatına bir erkek girmeyen, yakın zamanda evlenecek olan Hamiyet’in sahneye çıkmasıyla Cavidan-Hamiyet arasında kurulacaktır. Bu ilişkiler ya da denklemler kuşkusuz yalıtılmış olarak yaşanmamıştır; bir ilişkiye tanık olmak bile ilişkinin tarafları ve tanığı üzerinde etki yapacaktır. Ancak kimin neyi, nasıl yaşadığından kimin ne kadar haberi vardır? Kendi ilişkilerimizi, yenilgilerimizi, yanılgılarımızı sürekli olarak benzerlerimizin, arkadaşlarımızın ilişkileri üzerinden değerlendirmeye, meşrulaştırmaya veya yargılamaya çalışmaz mıyız? Her insan bir limittir, karşısındakinden farklı bir limittir. Bir başkasında en çok görebileceği kendi limiti olacaktır; varsa da ötesini göremeyecektir. Diğeri hakkında bu kendi limiti ile sınırlı bir yargının değeri, gerçekliği, ağırlığı, hakikatı temsil yeteneği ne olabilir? Bir de bunun üzerine sırları, söylenmiş ya da söylenmemiş ama yaşanmış yalanları, aldatmayı, aldatılmayı veya aldatırken aldatılmayı eklediğimiz zaman, bir başkasını anlamanın imkansızlığı ile baş başa kalırız. Ama başkasına, yanıbaşımızdakine, sevgilimiz, hayat yoldaşımız, arkadaşımıza gelmeden, daha yakıcı bir sorun vardır: Kendimiz hakkında ne biliyoruz, ne kadar bilebiliriz?

 

Ukde bana kendim, geçmişim ve soyağacım hakkında ne kadar az şey bildiğimi, artık bilme olanağımın da pek kalmadığını anımsattı çok kuvvetli bir şekilde. Bir defter bulabilme ihtimalim sıfıra yakın, benim bilmediklerimi bilen ve anlatabilecek pek kimsenin de kaldığını sanmıyorum hayatta. Sadece benim için geçerli değil, bu ülkede yaşayan çok önemli sayıda insan da artık asla aydınlatamayacağı bir geçmişten geliyor. Ancak o geçmişin aydınlanması da sanıldığı kadar ferahlık verici olmayabilir, hatta tam tersi olabilir: o geçmişle ne yapacağınızı bilemeyebilirsiniz.

 

"Ben neden buradayım Gardaşım?"

 

İlişkilerin dallanıp budaklanması romanın ikinci bölümünde Hamiyet’in müstakbel-yeni eşinin kızı Doktor Gurbet’in sahne almasıyla devam edecektir. Nuri bey İngiltere’de Benjamin bey sayesinde ülkesinin, uğruna çalıştığı devletinin bir yüzü ile yüzleşmek zorunda kalırken, Gurbet de büyük halası Bedik’in ömrü boyunca sakladığı ve ona emanet ettiği sırrı sayesinde benzer bir sorunun sahibi olacaktır.

 

Romanda üç kritik buluşma, yüzleşme gerçekleşir: Defterden öğrendiğimiz kadarıyla Nuri beyin İngiltere’de Benjamin ile buluşmaları, Cavidan ile Hamiyet’in yazlıkta çay bahçesinde gerçekleştirdikleri konuşma ve Cavidan ile Gurbet’in Sivrihisar’da karşılaşmaları.

 

Akif Kurtuluş şiirden romana geçmiş olmanın avantajı ile ekonomik kullanıyor dili. Mihman’da olduğu gibi dolgu malzemesi olarak kullanılmış tek bir cümle, gereksiz betimleme yok neredeyse. Buluşmaların kritikliğinin işaret ettiği gibi, bu bir diyalog romanı; sahici diyaloglar yazmanın güçlüğünü de kolaylıkla aşıyor Akif Kurtuluş. Birçok örneğin aksine ele aldığı meseleyi gözümüze sokma, metalaştırma, adeta bir ders kitabı kıvamında işleme ve çözme gayretinde değil. Bunu çok ince bir şekilde, tamamen sanatın sınırları içerisinde kalarak ve meselenin tam merkezine temas ederek gerçekleştirmeyi başarıyor. Son cümlemizi Benjamin bey söylesin: “Sen de benim tanıdığım ilk Türk değilsin. Bir kısmı vebalıymışım gibi kaçıp gitti yanımdan, kalan kısmı da aynı senin gibi ‘Ermenileri severim,’ dedi. Ne yapayım şimdi, senin şefkatine mi sığınayım? Ermenileri sevmenin Ermenilerden nefret etmekten ne farkı var? Türklerin çoğu Ermenileri seviyor da ben neden buradayım Gardaşım?”

 

 



 

* Görsel: Seda Mit

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.