Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bir diyalog romanı



Toplam oy: 680
Akif Kurtuluş
İletişim Yayıncılık
Ukde uzun değil ama yoğun bir roman. Özenle oluşturulmuş katmanların ne kadarına nüfuz etmek istediğinize bağlı olarak, farklı biçimlerde okunabiliyor.

İki yıl önce ilk romanı Mihman ile ilişkilere şerh koyan Akif Kurtuluş, hayranlarını fazla bekletmedi. Yeni romanı Ukde ile ilişkilerin romanını yazmaya Mihman’da kaldığı yerden devam ediyor. İlk olarak Romantik Korno kitabında bir otobüs yolculuğunda ortaya çıkan defter, bu kez bir otomobilin bagajındaki zulada bulunuyor tesadüfen.

 

Ukde uzun değil ama yoğun bir roman. Tıpkı Mihman’da olduğu gibi Akif Kurtuluş’un özenle oluşturduğu katmanların ne kadarına nüfuz etmek istediğinize bağlı olarak, farklı biçimlerde okunabiliyor. Okuyucunun kendi ilişkilerinin tarihi, yoğunluğu, ilişkileri üzerinde düşünme alışkanlığı, romanı da nasıl okuyacağını belirleyecek. Daha çok yaşamış olanlar daha çok düşünecek, farklı katmanları daha iyi anlamak, çözümlemek isteyecektir. Ayrıca Akif Kurtuluş’un yine Mihman’da olduğu gibi romanını tarihsel olarak düz bir çizgide kurmuyor oluşu, roman kahramanlarının yaşadıkları anlardaki iç sesleri ile diyalogların, anıların iç içe geçmesi, okuyucunun tüm o katmanlara nüfuz edebilmesi için fazladan çaba göstermesini gerektiriyor. Kısacası, “Bir roman okuyayım kafamı biraz dağıtayım,” tarzında değil; tam tersi etki yapabilecek, okuyucuyu uğraştırabilecek bir roman var elimizde. Eğer ipucu niteliğindeki cümlelerden bir tanesini atlarsanız veya unutursanız, sonraki kimi kısımlar anlaşılmaz olabilir veya katmanlardan birisi açılmadan kalabilir. Beni epeyce uğraştırdığını itiraf etmeliyim, bir kereden fazla okudum, bazı bölümleri tekrar tekrar okudum; hâlâ da emin olamıyorum tamamını çözebildiğimden, karakterleri tam olarak anlayabildiğimden. Ama hayat tıpatıp böyle değil midir? Kimi tam olarak anlayabiliriz, hatta bir başkasına gitmeye hiç gerek yok, tam burada olanı, “beni” ne kadar anlayabiliriz? Her zaman kapanmaz bir fark ile yaşamak zorundayız; ne olmuşluğumuzun ne de olmakta olduğumuzun eksiksiz, kusursuz bir dökümüne sahip olamayız.

 

Bir defter bulabilme ihtimalim

 


Müteveffa Nuri beyin, yıllar önce altı aylığına bir eğitim için gittiği İngiltere’de tesadüfen tanıştığı Sivrihisarlı bir Ermeni olan Benjamin bey nedeniyle yazmaya başladığı defterle başlıyor romanımız. Defteri Nuri beyin dul eşi, emekli ağır ceza hâkimesi Cavidan Hanım ile birlikte okuyoruz. Cavidan hanım, hayatını paylaştığı eşinin yaşarken kendisi ile paylaşmadığı “satırlarıyla karşılaştığında ne hissedeceğini bilememiştir;” Nuri beyin yazdıklarına koşut olarak o günleri, yaşananları hatırlamaya başlar. Bir yandan Nuri-Benjamin ilişkisini öğrenirken, aynı zamanda Cavidan-Nuri ilişkisi de açılmaya başlar önümüzde. Bir diğer denklem de Cavidan’ın fakülte arkadaşı olup, gençliğinde yaşadığı bir ilişki nedeniyle meslekten ayrılmak zorunda kalan, çok uzun süre hayatına bir erkek girmeyen, yakın zamanda evlenecek olan Hamiyet’in sahneye çıkmasıyla Cavidan-Hamiyet arasında kurulacaktır. Bu ilişkiler ya da denklemler kuşkusuz yalıtılmış olarak yaşanmamıştır; bir ilişkiye tanık olmak bile ilişkinin tarafları ve tanığı üzerinde etki yapacaktır. Ancak kimin neyi, nasıl yaşadığından kimin ne kadar haberi vardır? Kendi ilişkilerimizi, yenilgilerimizi, yanılgılarımızı sürekli olarak benzerlerimizin, arkadaşlarımızın ilişkileri üzerinden değerlendirmeye, meşrulaştırmaya veya yargılamaya çalışmaz mıyız? Her insan bir limittir, karşısındakinden farklı bir limittir. Bir başkasında en çok görebileceği kendi limiti olacaktır; varsa da ötesini göremeyecektir. Diğeri hakkında bu kendi limiti ile sınırlı bir yargının değeri, gerçekliği, ağırlığı, hakikatı temsil yeteneği ne olabilir? Bir de bunun üzerine sırları, söylenmiş ya da söylenmemiş ama yaşanmış yalanları, aldatmayı, aldatılmayı veya aldatırken aldatılmayı eklediğimiz zaman, bir başkasını anlamanın imkansızlığı ile baş başa kalırız. Ama başkasına, yanıbaşımızdakine, sevgilimiz, hayat yoldaşımız, arkadaşımıza gelmeden, daha yakıcı bir sorun vardır: Kendimiz hakkında ne biliyoruz, ne kadar bilebiliriz?

 

Ukde bana kendim, geçmişim ve soyağacım hakkında ne kadar az şey bildiğimi, artık bilme olanağımın da pek kalmadığını anımsattı çok kuvvetli bir şekilde. Bir defter bulabilme ihtimalim sıfıra yakın, benim bilmediklerimi bilen ve anlatabilecek pek kimsenin de kaldığını sanmıyorum hayatta. Sadece benim için geçerli değil, bu ülkede yaşayan çok önemli sayıda insan da artık asla aydınlatamayacağı bir geçmişten geliyor. Ancak o geçmişin aydınlanması da sanıldığı kadar ferahlık verici olmayabilir, hatta tam tersi olabilir: o geçmişle ne yapacağınızı bilemeyebilirsiniz.

 

"Ben neden buradayım Gardaşım?"

 

İlişkilerin dallanıp budaklanması romanın ikinci bölümünde Hamiyet’in müstakbel-yeni eşinin kızı Doktor Gurbet’in sahne almasıyla devam edecektir. Nuri bey İngiltere’de Benjamin bey sayesinde ülkesinin, uğruna çalıştığı devletinin bir yüzü ile yüzleşmek zorunda kalırken, Gurbet de büyük halası Bedik’in ömrü boyunca sakladığı ve ona emanet ettiği sırrı sayesinde benzer bir sorunun sahibi olacaktır.

 

Romanda üç kritik buluşma, yüzleşme gerçekleşir: Defterden öğrendiğimiz kadarıyla Nuri beyin İngiltere’de Benjamin ile buluşmaları, Cavidan ile Hamiyet’in yazlıkta çay bahçesinde gerçekleştirdikleri konuşma ve Cavidan ile Gurbet’in Sivrihisar’da karşılaşmaları.

 

Akif Kurtuluş şiirden romana geçmiş olmanın avantajı ile ekonomik kullanıyor dili. Mihman’da olduğu gibi dolgu malzemesi olarak kullanılmış tek bir cümle, gereksiz betimleme yok neredeyse. Buluşmaların kritikliğinin işaret ettiği gibi, bu bir diyalog romanı; sahici diyaloglar yazmanın güçlüğünü de kolaylıkla aşıyor Akif Kurtuluş. Birçok örneğin aksine ele aldığı meseleyi gözümüze sokma, metalaştırma, adeta bir ders kitabı kıvamında işleme ve çözme gayretinde değil. Bunu çok ince bir şekilde, tamamen sanatın sınırları içerisinde kalarak ve meselenin tam merkezine temas ederek gerçekleştirmeyi başarıyor. Son cümlemizi Benjamin bey söylesin: “Sen de benim tanıdığım ilk Türk değilsin. Bir kısmı vebalıymışım gibi kaçıp gitti yanımdan, kalan kısmı da aynı senin gibi ‘Ermenileri severim,’ dedi. Ne yapayım şimdi, senin şefkatine mi sığınayım? Ermenileri sevmenin Ermenilerden nefret etmekten ne farkı var? Türklerin çoğu Ermenileri seviyor da ben neden buradayım Gardaşım?”

 

 



 

* Görsel: Seda Mit

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.