Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir Hasan Ali Toptaş Sergisi: Efendime Söyleyeyim



Toplam oy: 1497
Hasan Ali Toptaş
İletişim Yayınevi

Hasan Ali Toptaş takipçisi okurlar, onun “yazmaya başlama” serüvenini yazarın kendi ağzından duymuşlardır muhtemelen çünkü Toptaş kendisiyle yapılan söyleşilerde hoş sohbetle anlatır hikayesini. Bu kez aynı hikayeyi daha ayrıntılı biçimde, kendisi için yani Hasan Ali Toptaş adına hazırlanan bir kitapta anlatıyor. Mesut Varlık’ın hazırladığı, yazarın bütün eserlerini yayınlayan İletişim Yayınları tarafından basılan Efendime Söyleyeyim adlı “Hasan Ali Toptaş Kitabı”nda kendisiyle yapılan söyleşide yazar, çocukluğunda kitapların dünyasına girişini, geçirdiği bir hastalık sonucu kafasının bir bölümünün kelleşmesine bağlıyor. Diğer çocukların, onun kafasındaki saçsız yere bakıp da ona aynalı diye seslenmesi kelliğin çocuk utancını kendi içinde yaşamasına neden oluyor. Kafasındakinden daha büyük bir yara alıyor bu defa Hasan Ali ve kendi deyişiyle kasabalılara sırtını dönüp sadece yazarlarla konuşur gibi hissediyor: “Okuyarak kendimi kelimelerin arasına saklayabildiğimi görünce, galiba daha sonra bunu yazarak da yapabileceğimi düşündüm.”

Toptaş’ın kendi deyişiyle/sözüyle sıklıkla hikayeleştirdiği yazma serüvenine mümkün olduğunca tanıklık etmeye çalışan bir kitap hazırlamış Mesut Varlık. Aslında kitabın ilk bölümü bir tür giriş gibi. Bu ilk bölümde, yazarın sesini duyuyoruz onunla yapılan söyleşide. Sonra bu kitabın da esin kaynağı sayılan Hasan Ali Toptaş sempozyumundan bir konuşma metni –Süha Oğuzertem’in konuşması- bizi, hem elimizdeki bu kitabı hem de yazarı açarak okur olmaya davet ediyor. “Çevirmenler” başlıklı ikinci bölümde yazarın başka dillere çevrilmiş eserleri ve sinemaya ya da diğer sahne sanatlarına uyarlanmış metinleri üzerine yazılmış yazılar aracılığıyla farklı Hasan Ali Toptaş deneyimlerini okuyoruz.

“Hat Okumaları” –Hasan Ali Toptaş kitapta Hat kısaltmasıyla anılıyor- başlıklı üçüncü bölümdeyse yazarın külliyatı üzerine,  farklı eleştirmenlerin yorumlarını irdeleme ve yazar üzerine derin derin düşünme imkanı buluyoruz. Dördüncü bölümün “Dost Meclisi” pek çoklarına en fazla keyif verecek yazılardan oluşuyor. Yazarı bu kez de diğer yazar arkadaşlarının kaleminden takip ediyoruz, belki gündelik hayatı paylaşacak gibi oluyoruz bu yazılarla. Gerçi zaten onun tevazuyla sarmalanmış bir kişiliği olduğunu fark etmeyen/tahmin etmeyen ve Türkiye’nin Kafka’sı sıfatını pekiştiren memuriyetinden haberdar olmayan yok gibi ama bir de dost sohbetlerden çıkarıyoruz bütün bunları. Örneğin, Hasan Ali’nin nasıl öfkelenebileceğini, Faruk Duman’ın karakalem bir portreyi andıran metninde görüyoruz.

Kitapta bir son söz bölümü yok. Beşinci bölümü başlıklandırırken “Son Söz Olmayacak” denmiş. Bu son bölümde bir son söz yerine geniş bir kaynakça daha doğrusu Hasan Ali Toptaş üzerine yazılan yazılara dair bir bibliyografya ve okuma önerileri var. Son sözün söylenmemiş olması daha yazılacak, anlatılacak çok şey olduğunu ima ediyor.

Aslında “Hat Okumaları” bölümünün son yazısında İshak Reyna, yazarın Harfler ve Notalar  kitabındaki metinler üzerine söz söylerken Efendime Söyleyeyim adlı bu Hasan Ali Toptaş kitabını da yazarın tüm külliyatıyla birlikte oldukça güzel bir analojiyle değerlendiriyor: “Görünen o ki, roman ya da kitap boyutlarındaki bir inceleme ile, öykü, şiir, deneme gibi daha kısa yapıtların yazılması kadar, okunması, tadı arasında da esaslı bir fark, ciddi bir başkalık var: İlk öbektekiler, daha çok uzun metrajlı bir filmi (oyunu, operayı, senfoniyi), dilediğinizce durdurup başlatabileceğiniz bir ortamda seyretmeyi andırıyor. 2. öbekse, daha çok, bir müzik parçası dinlemeyi, tek bir resme, fotoğrafa ya da karikatüre bakmayı. Onlardan oluşan bir kitabı okumak da, bir albüm dinlemeyi ya da sergi dolaşmayı (elinizdeki gibi derlemelerse, tematik karma sergileri).”

Toptaş’ın külliyatına hakim olanlar için nasıl ki Harfler ve Notalar adlı yazılarını derlediği kitaptan eksik kalmak olamazsa Efendime Söyleyeyim’i incelememek de olmaz. Harfler ve Notalar İshak Reyna’nın tabiriyle bir albüm kitapsa, Efendime Söyleyeyim üst başlığına sahip bu Hasan Ali Toptaş kitabı da yine Reyna’nın tariflediği türden bir tematik karma sergidir.

Harfler ve Notalar’da bir yazarın yazma sürecini, yazdıklarını eşeleyişine tanık oluruz. Ancak asla çözümlemez yazdıklarını Toptaş, alt metinleri gösteren kaba saba oklar çıkarmaz, şemalar çizmeye kalkmaz.  O romanlarının hikayesini daha doğrusu serüvenini bir kitap boyunca anlatabilecek bir yazardır: “…birtakım sisli alanları ve sayfalara yayılan ortak müziğin gizli notalarını anlatabilmek için, Uykuların Doğusu’nun yazılış serüvenini bir kitap boyutunda yazmak isterdim aslında.”

Toptaş yazdıklarını eşelerken kuru çözümlemeler, çıkarımlar yapmaz. Romanlarından bahsederken de hikaye anlatıcılığını elden bırakmaz. Sözgelimi,  Uykuların Doğusu’na başlarken herhangi bir pusulası olmadığını; karakterleri, hikayeleri metnin içinde oluşturacağını bildiği için sadece ilk cümleyi aradığını ‘itiraf eder’. Gölgesizler’i de andıracak biçimde, anlatıcısı metni metnin içinde yazmıştır ve yazarken de kaybolmuştur. Gölgesizler’deki diğer kahramanların kayboluşu gibi... Öyle ki Gölgesizler’in bütünü bir “kayboluşlar romanı”dır.

Harfler ve Notalar’ın ardından Efendime Söyleyeyim’le birlikte Hasan Ali Toptaş külliyatı bir kere daha tamlanır, bütünlenir. Onun parçalı, kesintili ama kendi içinde bütünlüklü yapıtları gibi… Metinlerinde dağılmış, kaybolmuş hikayelerinin/kahramanlarının sonunda –bazen en başa, ilk cümleye dönerek- muhakkak yolu bulması, tamlanması gibi…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.