Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir Yönetmenin Günlüğü: Sinematograf Üzerine Notlar



Toplam oy: 15
Bresson ısrarla ve büyük bir titizlikle duygulardan arındırılmış bir ruhsallığı öne çıkarır, mesafeli ve soğukkanlıdır. Bütün melankolisine rağmen gerçekçidir; kendisini ve sanatını da aynı soğukkanlılıkla tanımlar. Sinematograf Üzerine Notlar’da şöyle diyor: “Başarımız ne kadar büyükse başarısızlıktan o ölçüde kıl payı kurtulmuşuz demektir. Tıpkı bir resim şaheserinin kötü bir resim olmaktan kıl payı kurtulması gibi.”

“Gerçekle sahtenin karışımı

sahteyi verir.”

 

1950’li yılların başından itibaren Bergman, Fellini ve Bresson biçimsel ve estetik olarak sinema sanatına dair söylenebilecek hemen her şeyi söylemişlerdi. Sinema onların elinde hem yeni bir anlam kazanmış hem de ana gövdeden koparak bağımsız, özgün ve sıra dışı bir kimliğe kavuşmuştu. Bu yeni anlayış sinemada saf ve katışıksız olanı arıyor ve onu yepyeni bir forma dönüştürüyordu.

 

Yorgun bir çağın geride bıraktığı yıkımlar ve hezeyanlar, yalnızlık ve çaresizlik içinde ruhları çepeçevre istila eden kaygı ve endişe, Tanrı’ya sığınma ve kesif bir umutsuzluk… Özelikle Bergman ve Bresson’un filmlerinde rastladığımız ansiyotik karakterler, sembolik olarak bir umutsuzluğun ve terk edilmişliğin çaresiz çırpınışlarıdır. Sessizlik korkunç bir cezadır. İman şüpheyle kapışmaktadır. Ve sonuç değişmez: Şüphe her zaman kazanır, iman hiçbir zaman kaybetmez. Bergman’ın ve Bresson’un karakterleri daima “tehlikeli belki”nin gölgelediği bir maveraya açılır.

 

Bresson yakın zaman önce yayınlanan Sinematograf Üzerine Notlar’da şöyle diyor: “Gerçekle sahtenin karışımı sahteyi verir.” Bu nefis cümle hatalarında bile değerli ve anlamlı bir tutarlılık yakalamış olan sanatçı/yönetmen kuşağının amentüsü gibidir: Saf olana ulaşana dek yapılan her şey boş bir çabadır; imge yığınları arasında bocalamak ve duyguların karmaşası içinde aradığını bir türlü bulamadan yorgun düşmektir.

 

Burada temel mesele “gerçek”le kurduğumuz bağın keyfiyeti: sanat gerçeğe yaklaştıkça katılaşıyor ondan uzaklaştıkça buharlaşıp başka bir mecraya akıyor. Bu bütün sanatların özünde var olan ilham verici, baştan çıkarıcı bir paradoks: Sanat dünyayı taklit etmeyecek ya da onu açıklamayacak; yine de var oluşun muğlaklığını, öngörülemezliğini, tuhaf ve anlaşılmaz olan karşısındaki şaşkınlık ve çaresizliğimizi bir suretin arkasına gizleyerek kederin, şüphenin ve gerçeğin ağırlığını hafifletecek. Çünkü Nietzsche’nin buyurduğu gibi “Hiçbir şey ‘gerçek’ten daha tehlikeli olamaz!”

 

Bresson ısrarla ve büyük bir titizlikle duygulardan arındırılmış bir ruhsallığı öne çıkarır, mesafeli ve soğukkanlıdır. Bütün melankolisine rağmen gerçekçidir; kendisini ve sanatını da aynı soğukkanlılıkla tanımlar. Sinematograf Üzerine Notlar’da şöyle diyor: “Başarımız ne kadar büyükse başarısızlıktan o ölçüde kıl payı kurtulmuşuz demektir. Tıpkı bir resim şaheserinin kötü bir resim olmaktan kıl payı kurtulması gibi.” Olmakla olmamak arasında ince bir çizgi, hafif bir dokunuş, belirsiz bir an: Bir yönetmen için bu yöntem fazlasıyla poetik bulunabilir ancak sonuçlar yöntem tartışmasını anlamsız kılacak kadar parlaktır.

 

ALTIN PALMİYE’DEN OSCAR’A BONG JOON-HO

 

Bong Joon-Ho, her yönüyle ilginç bir yönetmen. Filmleri benim için hem bir hayal kırıklığı hem bir başarı öyküsü. Yönetmen sanatla popüler kültür arasındaki tehlikeli çizginin her iki tarafında da olabilen bir isim. Aksi halde, Parazit ve Cinayet Günlüğü filmlerini yöneten kişinin - ucuz bir Hollywood filminin Güney Kore uyarlaması gibi duran- Yaratık (Gwoemul, 2006) filmini de yönetmiş olduğuna inanmak çok zor olurdu.

 

Bong Joon-Ho bu karmaşık filmografisine rağmen 2003 yılında yapmış olduğu Cinayet Günlüğü ile sayıca az ama hatırı sayılır bir kitlenin ilgisini çekmeyi başardı. Cinayet Günlüğü bir cinayet filmi olmanın ötesine geçerek metruk bir coğrafyada ölümden daha ağır bir yalnızlığın, maktullerin cesetlerinden daha soğuk ve kaskatı kesilmiş bir zamanın çerçevelerini sunuyor bize. Bong Joon-Ho belli ki çok iyi bildiği bir coğrafyayı samimiyetten uzaklaşmadan anlatıyor. Başarısını yalnızca samimiyetine borçlu değil; zira samimiyet çabuk tükenen bir malzemedir ve birçok başarısız filmin mayasıdır; büyük fikirler ve idealler gibi o da tehlikelidir. En yakın yüzleşme ya da sınanma anında sessizce ortadan kaybolur. Bong Joon-Ho Cinayet Günlüğü’nde bu tuzaklardan kurtulmayı başararak, sinema tarihindeki yerini alıyor. Ama onu popüler bir yönetmen olarak bütün dünyanın ilgisine sunan asıl başarı Parazit (Gisaengchung, 2019) ile geliyor.

Bir sınıf çatışması parodisi: Parazit
Parazit Altın Palmiye’den Oscar’a giden yolda üzerinde en çok konuşulan filmlerden biri oldu. Övgüler eleştirileri geride bıraktı. Film Oscar tarihinde ilk defa şahit olduğumuz bir dizi yeniliği beraberinde getirdi. Bütün bunlar bir yana hem ülkemizde hem de yabancı dergilerde dikkatimi çeken yazıların odak noktası filmin bir sınıf çatışması eleştirisi olduğu yönündeydi. Açıkçası Parazit bazen öylesine politik olma arzusuyla doluyor ki sırf bu yüzden politik iddiasını yitiriyor.
Film komediden trajediye, politik göstergeleri yedeğine alarak kararsız bir seyir takip ediyor. Filmin işaret ettiği iki ayrı dünya arasındaki kesin çizgiler ve kontrastlar öylesine belli ki arka planda, kurmacanın abus siluetini görüyoruz sürekli. Aynı kurmaca hissi, yoksul ve asalak Kim ailesinin bütün fertleriyle Park ailesinin villasına sinsice yerleşmesiyle kendini bir kere daha hatırlatıyor. Ucuz komedi filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz ne komik ne de gerçekçi olan bu tür numaralar filmin başarısına gölge düşürüyor.
Her nasılsa, Kim ailesi Park’ların villasına yerleşmeyi başarıyor. Bay ve Bayan Park’ın yoksul ve sıradan insanları aşağılarken onların iğrenç kokularından bahsediyor olması da galiba bu sınıf farkının en keskin göstergesi olarak karşımıza çıkıyor; ancak yine fazlasıyla kurmaca bir dünyanın sınırlarında kalarak ve gerçeklikten koparak… Bu haliyle Parazit sınıf çatışmasını anlatan politik bir başyapıt gibi durmuyor, aksine sınıf çatışmasının parodisine dönüşüyor.
En iyi özgün senaryo ödülüyle taçlandırılan Parazit gözden kaçmayan, bağışlanamaz dramatik hatalarla malul: Gereksiz derecede uzatılmış bir final; inanılması güç sürprizler; tatsız, zorlama ve son derece kabaca planlanmış tesadüfler… Bütün bu zaafların gözden kaçması ya da yok sayılması biraz da sinema sanatının bugün geldiği noktayı işaret ediyor: Çünkü dikkatler ve ilgiler mutantan bir gösteriye odaklanmışken, ruhun derinliklerinden çıkarak ışığa, sese ve renge dönüşen sahici hikâyeleri fark edebilmek oldukça zor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü adlı öyküsünde çok beğendiğim iki cümlesi vardır: “İnsanın evi çok güzel olmayabilir diye düşünürdü. Ama evine giden yol, ille güzel bir yol olmalıdır.” Bu iki cümleyi, ebedi evinden çıkmış insanın yine oraya dönerken uğradığı bir ev olan dünya hayatı üzerinden bir metafor olarak düşünürüm.

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.