Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Biraz Kan, Biraz Kahkaha: Komplocular



Toplam oy: 37
Komplocular kendine has lezzete sahip, tuhaf bir suç kitabı. Eğer ekran karşısına kurulup kanın su gibi aktığı Uzak Doğu aksiyon filmlerini seyretmekten hoşlanıyorsanız, bu kitabı da seveceksiniz.

Dinleri, dilleri, kültürleri, müzikleri, mutfakları ve bize uzak olan diğer pek çok şeyleriyle Uzak Doğu, dünyanın geri kalanının merakını celbediyor. Bunlar arasından en zahmetsiz şekilde ulaşılabilir ve deneyimlenebilir olanlar, kitap, manga, anime, film, müzik gibi kültür - sanat öğeleri hiç şüphesiz. Elbette burası dünya haritasının neredeyse yarısını kapsayan muazzam bir coğrafya ve kendi içinde çok çeşitli kültürleri ihtiva ediyor. Bu yüzden genelleme yapmaktan kaçınmakla birlikte; gerek sinemada gerekse edebiyatta, suç, korku ve gerilim deyince Uzak Doğu’nun kendine has bir ağırlığı olduğunu hemen herkes kabul edecektir.

 

“Endişelenme. İnsan kolay kolay ölmez. Kafasından vurulup beyninde kurşunla otuz yıl hayatta kalan da var. Cenazeci, tabutun kapağına çivi çakarken dirilen de… Yaşamak, böyle şaşırtıcı, zalim ve iğrenç bir şey!” Kim Un-su imzalı Komplocular’ın arka kapağında yazan bu satırlar, okuyucuyu nasıl bir kitabın beklediğini açıkça gösteriyor. En azından ben başlamadan evvel böyle düşünmüştüm. Fakat itiraf etmem gerekir ki karanlık, kasvetli, insanı gerim gerim geren, yer yer mide bulandıran, ürküten bir kitap okumayı beklerken, tuhaf şekilde kendine bağlayan ve hiç de romanın kapağı gibi siyah olmayan bir edebi yolculuğa çıktım.


Hiç kimse göründüğü gibi değildir
Yazar Kim Un-su, 1972’de Busan’da dünyaya gelmiş. Üniversitede Kore edebiyatı eğitimi görmüş. Komplocular, 2016’da Fransa’da Grand Prix de Littérature Policiere için kısa listeye alınınca adını uluslararası alana duyurma şansına erişmiş. Yarattığı çarpıcı ve abartılı karakterlerle tanınan yazar ülkesinde de pek çok ödül sahibiymiş. Bu satırların yazılma sebebi olan kitabı Komplocular’a dönmek gerekirse…
Hikaye, kahramanımız Reseng’in bir tepenin yamacından dürbünlü tüfeği ile ormandaki kulübesinde köpeğiyle yaşayan ihtiyar bir adamı seyretmesiyle başlıyor. İhtiyar verandadaki çiçekleri sulamakta, köpeğiyle oynamakta, her halinden günlerini huzurla geçirdiği anlaşılmaktadır. Profesyonel bir kiralık katil olan Reseng’in parmağı bir türlü tetiği çekemez. O gece tepeye kurduğu çadırında kalırken ihtiyar adam ve köpeği çıkagelir. Ne de olsa kamp kurduğu yer ihtiyarın arazisidir ve köpek de Reseng’in kokusunu almıştır. İhtiyar adam Reseng’i bir kampçı sanır, ağırlamak için zorla kulübesine götürür. Böylece beraber yiyip içerler, sıcak bir muhabbet ortamı oluşur. Ertesi gün Reseng teşekkür ederek vedalaşır ve kulübeden ayrılır. Kamp alanına döner ve bu defa tereddüt etmeden ihtiyarı dürbünlü tüfeği ile öldürür. Hiç kimse göründüğü gibi değildir. Reseng profesyonel bir “komplocu”, ihtiyar adamsa işkenceci emekli bir askerdir.

Uzak Doğu filmleri tadında bir kitap
Komplocular böyle çarpıcı bir sahneyle açılıyor. Sayfalar arasında ilerledikçe Reseng’in henüz doğduğu gün bir çöp kutusuna terk edildiğini ve dört yaşına kadar yetimhanede büyüdüğünü, sonra da “İhtiyar Rakun” tarafından evlatlık alındığını öğreniyoruz. Buraya bir parantez açmak gerekir. Bu hikaye günümüz Güney Kore’sinde geçmekle beraber, bende çoğu zaman alternatif bir gerçeklik anlatılmış izlenimi bıraktı. Söz gelimi her türlü yasadışı işin piyasasının döndüğü bir tür işhanı mevcut. Yine “İhtiyar Rakun”un başında durduğu ve kahramanımız Reseng’in de çalışanı olduğu kütüphane, aslında kiralık katil ajansı diyebileceğimiz bir yasadışı işletme. Bu kütüphanenin yüz yılı aşan bir mazisi vardır ve gerçekten de içerideki raflarda binlerce kitap dizilidir. Fakat “bilenler” tarafından kütüphaneye başvurulup ödeme yapılarak bir “komplocu” kiralanır ve katil, cesedi ortadan kaldırmak da dahil tüm işleri A’dan Z’ye halleder.
Daha ilginci kütüphane bu suikast ajanslarından yalnızca birisidir. Rakip firmalar da mevcuttur. Siyasetçilerden emekli ordu mensuplarına, akademisyenlerden sıradan insalara hemen herkes komplocuların kurbanı ya da müşterisi olabilmektedir. Kiralık katillik müessesesinin sektör olması gibi, cinayet kurbanlarını fırınlarda pişirip kemiklerine kadar un ufak hale getirerek sanki dünyada hiç yaşamamışlar gibi yok eden krematoryum sahipleri bile vardır bu sektörün içine. Yirmi yedi yaşındaki kahramanımız Reseng iki kedisiyle yaşayan, hayatta kendisi gibi birkaç “komplocu” arkadaşı hariç kimsesi olmayan, sürekli içen genç bir adam. Yirmili yaşların başında, kendisini bu karanlık dünyadan kurtarmak için “İhtiyar Rakun”dan izin alarak kütüphaneden ayrıldığı, uzak bir şehirde bir fabrikada çalıştığı ve burada edindiği kız arkadaşıyla yaşadığı dönem hariç ömrü burada geçmiş. Bıçak kullanmada çok yetenekli. Soğukkanlı bir katil. Öyle ki, bir bölümde son derece güzel bir genç kızı öldüreceği sahneyi okurken okur olarak ben bile kurbana acıyıp Reseng’in onu bağışlamasını istedim. Tabii ki profesyonel bir “komplocu” eğer kendisine verilen işi yapmayıp kurbanı bağışlamaya kalkışırsa, “racon” gereği diğer komplocular onu ortadan kaldırırlar. Nitekim yakın arkadaşlarından birinin başına gelen buydu Reseng’in. Daha fenası ise arkadaşını kimin öldürdüğünü çözmeye çalıştığı o günlerin birinde, yorgun argın geldiği evde, klozetine yerleştirilmiş bir bomba düzeneğini son anda fark eder. Arkadaşını öldüren el bu defa bıçağı kendisine mi doğrultmuştur? Yoksa bu bambaşka bir düşman, bambaşka bir tehdit midir? Reseng bombayı kimin koyduğunu öğrenmek için büyük çaba sarfeder. Öyle ki, dönüşü olmayan bir yola girdiğinin farkındadır; ya ölürsem diye iki kedisini bir hayvan pansiyonuna emanet eder ve iz sürmeye başlar. İpuçları onu çok tuhaf bir yere götürecektir. Bombanın sahibi tahmin edemeyeceği birisi çıkar ve bu defa yeni ve daha büyük bir ölüm kalım savaşı başlar.
Komplocular kendine has lezzete sahip, tuhaf bir suç kitabı. Okurken çoğu zaman kitabı beğenip beğenmediğimi sorguladım. Bunun sebebi beklentiyi yüksek tutmak, daha “polisiye” bir kitap okumayı ummaktı belki. Fakat bir süre sonra karaktere alıştığımı, ısındığımı ve hatta onu desteklediğimi gördüm. Eğer ekran karşısına kurulup kanın su gibi aktığı Uzak Doğu aksiyon filmlerini seyretmekten hoşlanıyorsanız, bu kitabı da seveceksiniz. Hoş, o tür filmlerle pek aram olmasa da, ben yine de sevdim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.