Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

BirKlasik // “Yaşıyorum çünkü yazıyorum”



Toplam oy: 110
Juan Carlos Onetti; kendini anlatının gücüyle keşfeden, kurtuluşunu anlatılarda bulan bir yazar...

Latin Amerika edebiyatının en büyük isimlerinden Juan Carlos Onetti ile çok geç -2015 yılında- tanışmıştık; Tersane romanıyla... Romanı okuyanlar, gecikmenin bizim açımızdan ne denli önemli bir kayıp olduğunu fark etmişlerdir. Dolayısıyla, Alakarga Yayınları’nın geçtiğimiz günlerde Onetti’nin Yarın Başka Bir Gün Olacak adlı hikaye kitabı ile Veda Ederken (1954) ve Artık Fark Etmediğinde (1993) romanlarını art arda yayımlaması, bu açıdan çok sevindirici oldu.

Juan Carlos Onetti, Yarın Başka Bir Gün Olacak’taki hikayelerinde, “bazen yaşlı bir kadının torununa benzettiği çocuklardan gördüğü vefasızlığı bazen yakınları ölen insanların kederli hallerinden faydalanıp zengin olan bir adamı bazen de arzu ve tutku dolu bir aşkın ufacık bir şeyden bitişini anlatıyor.” Kitapta yer alan on bir hikayesinde Onetti’nin belli başlı temalarını bulabilirsiniz: “ötekiyle iletişimsizliğin yarattığı bıkkınlık; bunun bireyde yarattığı düş kırıklığı ve yalnızlık duygusu; bu denkleme aşkı dahil etme arayışları; saf genç kızın kaçınılmaz olarak bozulması; gerçek hayattaki planların, düşlerin peşinden gidilerek değiştirilmesi, bu düşlerin, arka arkaya gelen bütün tatminsizlikleri aşma amacıyla çağırılması”... Kitabın “Sonsöz”ünde ise çevirmen Münir H. Göle’nin Onetti’yi anlatan yazısı yer alıyor. Eğer okuyucular bu kitabın “Sonsöz”ü ile birlikte Tersane romanının sonuna eklenen “Onetti Üzerine” yazısını okumaya vakit ayırırlarsa yazar hakkında kapsamlı bilgi sahibi olabilirler.

Onetti’nin yazarlık kariyerinin ilk döneminde yazdığı Veda Ederken isimli kısa romanında da varoluşun yükünü taşımakta zorlanan insanlar ve temaya ugun bir mekan var; bir senatoryumun kenarında konuşlanmış, bir bar ve birkaç evden ibaret ıssız bir kasabadayız. Anlatıcı, buraya tedavi ya da dinlenme maksadıyla gelmiş -bir zamanlar ünlü bir basketbolcu olan- karizmatik bir adamın son günlerini gözlemliyor. Ancak anlattıkları adamdan ziyade adam hakkında söylenenlerden ya da adamı ziyaret eden iki kadın üzerinden parçalanmış görüntülerden oluşan gözlemler, ki aslında adamdan ziyade anlatıcının ruh halini yansıtıyorlar...

Yazarlık kariyerinin ve Santa Maria hikayelerinin sonuncusu olan Artık Fark Etmediğinde ise, Onetti’nin en iyi romanları arasında sayılıyor. Bu romanında karısı tarafından terk edilen, hayatla çok da bağı kalmamış bir mühendisin gazetede gördüğü, “İhtirasları hiçbir sınır tanımayan ve seyahat etmeye hazır bir adam için iş teklifi” ilanıyla başlayan serüvenine tanıklık ediyoruz. Santa Maria’da inşa edilen bir barajın yapımında çalışmayı kabul eden adam Montevideo’dan ayrılır ve yeni bir hayata başlar. Buradaki hayata uyum sağladıkça kendi hayatı kökünden değişecektir...


Onetti’nin evreni; Santa Maria

 

Yirminci yüzyıl başlarında Latin Amerika edebiyatında “toprağın ve tropik ormanların büyük romancıları” diye nitelenen ve “büyülü gerçekçilik” tarzında eserler veren yazar kuşağının aksine, Onetti’nin romanları kentte, Santa Maria’da geçer. İlk kez 1949’da yayımlanan La Casa en la Arena kitabında ortaya çıkan bu hayali kent -ya da şehir evren- Montevideo’nun bir izdüşümüdür aslında. Daha sonra kaleme aldığı “Santa Maria üçlemesi”nde olgunlaşacak ve yazarın pek çok hikaye ve romanının mekanı olacaktır.

“Hayali kent” dedim, ancak tam burada kendisi de hayali kentler yaratmış bir yazara - Geceleri Daireler Çizerek Yürürüz ve Kayıp Kentin Radyosu romanlarıyla tanıdığımız Daniel Alarcon’a- kulak vermekte yarar var: "Düşlenmiş ya da gerçek dışı dekorlardan sanki belirli yerler değilmiş gibi söz edersek bence edebiyatın gücüne haksızlık etmiş oluruz. Faulkner’in Yoknapatawpha İlçesi’ni ya da Juan Carlos Onetti’nin Santa Maria’sını düşünün; Gabriel García Márquez’in Macondo’sunu, ya da Toni Morrison’un Lorraine, Ohio’sunu. Bu yerler benim için ve diğer okurlar için, gidebileceğiniz yerler kadar gerçektir. Yazarların bir kozmoloji ve bir dekor ve bir evren yaratmasının nedeni, böyle yapmanın size gerçeği yaratma özgürlüğü vermesidir." Onetti’ye gerçeği yaratma özgürlüğünü veren işte o Santa Maria’dır. Nostaljinin gücüyle yaratılmış bu hayali evrende “yalnızlığının en temel, en yalın haliyle” yüzleşme fırsatı bulacaktır. “Her kişi hakikati kendi içinde arar, hakikatin bulunabileceği tek yer orasıdır, sanat eserini de hep düş kırıklığıyla sonuçlanan tüm o yapıp ettiklerimiz oluşturur. Bizim dışımızda hiçbir şey ve hiç kimse yoktur” fikrini benimsemiş, Nietzsche’nin sanat üzerine bir düşüncesine atıfla, “Edebiyat upuzun bir itiraftır,” demişti Onetti. Yazdıklarının hem öznesi hem nesnesiydi. Kendi varoluşunu birçok hikaye ve romanla inşa ettiği Santa Maria kentinin insanlarıyla bütünleştirmişti. Onetti’nin düş gören, ama hep düş kırıklığına uğrayan, yitik, yabancılaşmış, karamsar ama kaygısız, sürekli bir haysiyet arayışındaki insanları işte bu katartik anlayışın sonucudur. Kısacası Onetti, “kahramanlarıyla tuhaf bir ilişki, neredeyse bir bağımlılık ilişkisi halindedir. Onun için ne manzara ne mesaj önemlidir, tek önemli olan ‘ruhların hikâyeleri’dir. Bu hikâyeler onları dile getiren kelimelerde yaşarlar.”


Ruhlarıyla birlikte insanları, insanlarıyla birlikte evleri, sokakları ve batakhaneleriyle bu şehir evreni -yani Santa Maria’yı- gerçekten de kelimelerle inşa etmiştir Onetti. Kelimelere ve üslubuna tutkuludur. “Kullandığı şaşırtıcı, özgül sıfatlar, anlatılarındaki nesne, kişi ve durumlara hem paradoksal hem de içinde bulundukları evrenle tutarlı nitelikler verir. Maddi olanın yerini alan ifade veya doğurduğu netice, yazarın kurgu kişilerini soyutlama niyetiyle birleşir. Bir noktadan sonra fantazmalar yüzlerini kaybeder, belli bir hedefe kitlenmenin verdiği güvenle hareket etmeye başlarlar.” Kendini anlatının gücüyle keşfeden, kurtuluşunu anlatılarda bulan bir yazar olarak Onetti, “yaşıyorum çünkü yazıyorum,” diyecek kadar edebiyata bağlanmıştı. Son romanı Artık Fark Etmediğinde’yi bitirdikten ve yazmayı bıraktıktan kısa bir süre sonra yaşama veda etti.

 

 


 

 

Görsel: Onur Aşkın

 

SabitFikir arşivinden ek okuma: Geç kalınmış bir başyapıt

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.