Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

BirKlasik // Buhran yılları



Toplam oy: 79
Mildred Pierce 1996 yılında “kültürel, tarihsel ya da estetik açıdan önemli” kabul edildi ve Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Kongre Kütüphanesi’nin korumasına alındı.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

1931 yılında bir bahar günü, Glendale Kaliforniya'da başlıyor hikayemiz. Bahçesinde ot süpürürken tanışacağımız adamın adı Herbert Pierce; 1920'li yıllarda dünyada eşi benzeri nadiren görülen bir gayrimenkul patlamasının talihlilerinden biri. Aileden miras 120 hektarlık arazisi sayesinde bir gecede vizyon sahibi bir müteahhide dönüşmüş. Parasını bankaya değil de hisselere yatırmış ve hisselerin değer kazanmasıyla büyük bir servetin sahibi olmuş. Ne var ki 1929 yılında “Kara Perşembe” patlak verdiğinde öyle hızlı iflas etmiş ki, ne olduğunu bile anlayamamış: “Eylül ayında zenginlerdi; Mildred havalar soğuduğunda almak için vizon bir kürk seçmişti bile. Kasım ayında ise, havalar henüz soğumamışken, Herbert faturaları ödemek için arabalarından birini satmak zorunda kaldı. Birçok arkadaşı da aynı durumda olduğundan bu durumu neşeyle karşılıyor, konu hakkında şakalar yapıyor ve hatta içinde bulunduğu durumla övünüyordu. Aptal durumuna düşmeyi kabullenemiyordu. Zeki olduğuna o kadar inanıyordu ki arsasının konumundan dolayı sahip olduğu başarıyı kendi yetenekleriyle yakaladığını düşünüyor, tamamen şans eseri başarılı olduğunu bir türlü kendine itiraf edemiyordu. Bu yüzden, işler ne zaman biraz iyiye gitse, yeni bir başarının hayalini kurmaya başlardı. İş aramayı kendine yakıştıramıyordu.”

Evi geçindirme derdi karısı Mildred’e düşmüş. Henüz 17’sindeyken evlendiği Herbert’ten iki çocuk sahibi olan Mildred, şimdi 28 yaşında. Güzel değilse bile alımlı, üstelik tuttuğunu koparan, gururlu ve hırslı bir kadın. Kocasının başka bir kadınla ilişkisi olduğunu öğrendiğinde hiç düşünmeden onu evden kovacak ve iki çocuğuna bakmak için iş arayacaktır. Ne var ki, krizin etkisi bu küçük kasabayı da vurmuştur. Çalmadık kapı bırakmayan Mildred, pek çok kez aşağılandıktan sonra garsonluğa başlar. Geçmişin hayalleri ile yaşayan kızı Veda bu statü kaybından hoşnutsuzdur. Hem kızını memnun etmek hem de biraz daha iyi kazanmak için, kendisine bir lokanta açmaya soyunur Mildred. Bu arada zengin bir ailenin oğlu ile birliktedir; sevgilisinin ailesi iflas etse bile Mildred’in şansı dönmüş, işler iyi gitmeye, para akmaya başlamıştır... Küçük kızının ansızın ölümünün sarsıntısını da işine ve büyük kızı Veda’ya tutunarak atlatır. Ta ki, kızı Veda’nın yükselme hayalleri başlayana kadar... “Öyle bir gün geldi ki kâğıt üzerinde beş bin üç dolar altmış bir sent olması gereken birikim hesabında yalnızca üç dolar altmış bir sent kaldı. (...) Mildred yatak odasına gitti ve uzanıp ağlamaya başladı. Belki de ağlamakta haklıydı. Otuz yedi yaşında, şişman bir kadındı ve vücudu giderek şekilsizleşiyordu. Uzun, yorucu yıllar boyunca uğruna çabaladığı her şeyi yitirmişti. Sevdiği tek canlı ona birçok kez sırtını dönmüştü ve şimdi de onu öpmeden ve ona doğru düzgün veda etmeden çekip gitmişti. Bir suçu varsa o da kızını çok sevmekti.”

 

Romanı mı, sinema uyarlaması mı?


Amerika'nın "tabloid cinayet şairlerinden" biri olarak adlandırılmıştı James M. Cain. Dashiell Hammett ve Raymond Chandler’dan sonra 1930’lu-40’lı yıllarda Amerikan edebiyatı ve sinemasında çok sevilen temalara yer verdiği romanlarıyla popüler bir yazar olmuştu. Ancak Hammett ve Chandler'dan farklı bir tarzı vardı; Cain, kaosa bir düzen getiren dedektif bakış açısını kullanmadı. Onun yerine ihanete uğramış, genellikle cahil, kendisine umutsuzca bir çıkış arayan kahramanların bakış açısına ve yenilgilerine yer verdi. İlk iki romanının (Postacı Kapıyı İki Kez Çalar ve Çifte Tazminat) anlatıcıları kadınlar tarafından felakete sürüklenen erkeklerdi. Her iki roman da sinemaya aktarılmış ve her ikisi de -dünya çapında- büyük başarı kazanmıştı.

1941’de Mildred Pierce yayımlandığında ünlü bir yazar ve senaristti Cain. Ve bu sefer bir kadını merkeze koyarak anlatmıştı hikayesini. Roman çok geçmeden, 1945 yılında, efsanevi Casablanca filminin unutulmaz yönetmeni Michael Curtiz tarafından beyazperdeye aktarıldı. Bu filmin de çok ses getirdiğini, başrol oyuncusu Joan Crawford’a En İyi Kadın Oyuncu Akademi (Oscar) Ödülü'nü kazandırdığını biliyoruz. Öyle ki, Mildred Pierce 1996 yılında “kültürel, tarihsel ya da estetik açıdan önemli” kabul edildi ve Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Kongre Kütüphanesi’nin korumasına alındı.

Sinema meraklıları 1945 tarihli bu fimi muhtemelen izlemişlerdir. İzleyenler yukarıdaki özeti garipseyebilirler. Zira sinema uyarlaması “biraz” farklıydı; Cain’in önceki romanlarıyla elde ettiği ün göz önüne alınarak film “kara” tarzında kurgulanmıştı. Oysa romanın orijinal hikayesinde polisiye/kriminal motifler hiç yok. Eğer bir kriminallik aranacaksa, o da ancak krizin yol açtığı etkilerde bulunabilir. Gerçekten de Cain, Mildred Pierce ile bu kez Hammet ya da Chandler’ın değil, natüralist akımın Amerika’daki en büyük temsilcisi Theodore Dreiser’ın izini sürüyor. Cain de Dreiser gibi insanları çaresizliğe sürükleyen ekonomik ve toplumsal etkenleri araştırıyor. Mildred Pierce, ABD ekonomik krizinin, daha doğrusu ekonomik kriz içindeki bir toplumda yaşayan bireylerin çok gerçekçi bir kesitini sergiliyor...

 

1945 tarihli Mildred Pierce filminden bir kare

 

 

 


 


Görsel: Serkan Yolcu

 

 


 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.