Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

BirKlasik // Yazar olacak delikanlı!



Toplam oy: 180
Haruki Murakami // Çev. Ali Volkan Erdemir
Doğan Kitap
Murakami hayranlarının pek alışkın olmadığı bir tarzı var Rüzgârın Şarkısını Dinle’nin.

Bugün uluslararası bir şöhret sahibi olan Haruki Murakami, Rüzgârın Şarkısını Dinle’de yazarlığa adım atışının hikayesini anlatıyor. Kısa ve sıcak bir anlatı. 1979 yılında yayımlanan bu ilk romanın –ve devamı niteliğindeki ikincisinin– Murakami'de ayrı bir yeri olduğunu, kitabın 2014 yılı baskısına eklediği "sonsöz"den öğreniyoruz: "Benim için kesinlikle yerleri doldurulmaz, sanki çok eski arkadaşlarım gibidirler. Tekrar bir araya gelmemiz pek mümkün görünmese de, onların arkadaşlıklarını hiçbir zaman unutamam. O zamanlardaki yaşamımın çok önemli, değerli birer parçası gibi. Yüreğimi ısıtmış ve yürümek istediğim yolda beni cesaretlendirmişlerdir."

"Tekrar bir araya gelmemiz mümkün görünmese de," vurgusu önemli, zira Murakami hayranlarının pek alışkın olmadığı bir tarzı var Rüzgârın Şarkısını Dinle’nin. Sonraki romanlarına bakarak söyleyebilirim ki, gerçeküstü dünyalarda dolaşan, yalnızlığın hüznüne nüfuz eden, ucu açık metaforlarla şaşırtan, tuhaf kurgular ya da melez anlatım teknikleri deneyen bir yazar portresi çizmişti Murakami. Rüzgârın Şarkısını Dinle’nin ise ne masalsı havası ne de gerçeküstü bir yanı var. Bu romanı Murakami külliyatına bağlayan belki de tek şey, dilsel sadeliği. Buna karşılık hiç de acemice yazılmış, yetersizlik duygusu veren bir roman değil. Aslında, "yazarlığını bu istikamette de sürdürebilirmiş," diye düşünebilirsiniz.

Yazmaya biraz geç –29 yaşındaydı– başlamakla birlikte başarıya çabuk kavuştu Murakami. İlk kitabı Rüzgârın Şarkısını Dinle, Gunzou Edebiyat Ödülü'ne değer bulundu. Japonya’dan ayrılacağı 1986 yılına kadar yayımlanan üç romanı da iki önemli edebiyat ödülünü daha getirdi Murakami’ye. Yazarlığını uluslararası ölçekte kanıtlayan romanı ise İmkânsızın Şarkısı (1987) olmuştu. Kitap kısa zamanda 16 dile çevrilmiş, sadece Japonya’da 9,2 milyon satış adetine ulaşmıştı. Yazmayı ABD’de sürdüren Murakami, Japonya’ya Kobe’yi yerle bir eden 1995 depreminden sonra, depremzedeler yardım etmek amacıyla döndü.

 

 

Ucu açık bir hikaye


Yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatır derler. Doğrusunu söylemek gerekirse, Murakami'nin hayat hikayesinin ilk 29 yılı ile Rüzgârın Şarkısını Dinle’nin yirmili yaşlarının sonuna gelmiş anlatıcısının başından geçenler arasında da benzerlikler göze çarpıyor. Ancak basit bir "hayatım roman" klişesine düşmemiş Murakami; tersine, "insanın izlenimlerini özgürce kaydetmesi lafta kolay olsa da gerçekte o kadar da kolay değildir" fikriyatını savunan bir yazar olarak gerçek Murakami ile romanın yazar adayı anlatıcısı arasına mesafe koymayı bilmiş.

Hikayesini anlatmaya yazma temasıyla başlıyor "kahramanımız." Birkaç sayfa süren takdim faslında belli ki nasıl yazacağı konusunda kafası biraz karışık, henüz kendisinden emin değil, okuyucudan biraz anlayış bekliyor: "Elbette, hikâyemi anlatıyorum diye bu herhangi bir sorunumu çözdüğüm anlamına gelmesin ya da anlatmayı bitirdiğimde bir şekilde başka biri falan olacağım da yok. Çünkü, yazmak, kendi kendine terapi uygulamak değil sonuçta, olsa olsa kendi kendine terapi yapmaya yönelik zayıf bir deneme olabilir, o kadar. (...) Mazeret üretmek gibi bir niyetim yok ama şu anda bunları yazarken elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Söyleyecek başka bir şey yok."

Ve sonrasında nihayet asıl hikayeye geliyoruz: "Bu hikâye 8 Ağustos 1970 tarihinde başlıyor ve on sekiz gün sonra sona eriyor. Diğer bir deyişle, aynı yılın 26 Ağustos’unda. Anlatmaya kalksam çok uzun bir hikâye olur, kısaca söyleyeyim: Ben yirmi bir yaşındayım." Bundan sonrası Tokyo'da biyoloji eğitimi gören bir delikanlının yaz tatili için geldiği memleketinde geçirdiği iki haftalık süreden kesitler veren ve böylelikle 70'li yılların Japon gençliğinin yaşam tarzını sergileyen ucu açık bir hikaye... Ve sonda küçük bir hayat bilançosu: "Biri bana, Mutlu musun? diye sorsa, Sanırım öyle, demek dışında cevabım yok. Hayaller de sonunda böyle şeylere dönüşmez mi zaten?"



“Haruki Murakami adında bağımsız bir yazarım”


Pek çok okuyucu sevdiği yazarların yazma serüvenini bilmek ister. Murakami ilk romanında kendi serüveni hakkında –dürüstçe– ipuçları vermiş görünüyor. Ancak dürüstlüğün sınırları olduğunu, otobiyografilerin bile gerçeklerden çok kurmacaya dayandığını unutmayalım. Murakami en azından bu konuda dürüst davranmış! "Dürüstçe yazmak çok zordur. Dürüst olmaya çalıştıkça, sözcüklerin karanlığın içine doğru kayıp gidiyormuş gibi olur." Öyleyse bu sevimli ilk roman üzerinden Murakami'ye yakınsama hevesinden vazgeçebiliriz. Ama bir hatırlatma yapmadan geçmeyelim. "Sonsöz" faslında gençlik çağında başından geçenleri, çektiği zorlukları, bir beyzbol maçı izlerken ansızın gelen yazma isteğini ve bu ilk romanını yazma sancılarını çok güzel hikayeleştirmiş.

Rüzgârın Şarkısını Dinle’de Bukowski tarzında bir hikaye anlatmış Murakami. Delikanlılık çağı arkadaşlıkları, barlarda sonlanan geceler, rakamlarla ölçülen cinsellik, günün tadını çıkarmaya çalışan ama bir türlü aradıkları hazza ve huzura kavuşamayan insanlar... Alttan alta yalnızlık ve hüzün duygusunu hissedebiliyoruz. Çağrışımlar yoluyla ileri geri saran ve anlatıcının duygusal/zihinsel vaziyetini sergileyen anlatım tekniği bu kısa romana çok iyi oturmuş. Asıl önemlisi, dildeki arayış. Kendisine daha özgür hareket imkanı sağlayacak –süsten uzak– nötr bir üslup yaratmyı arzulamış ama belli ki Japon dili ile baş edememiş. O da İngilizce yazmış romanını, sonra Japoncaya çevirmiş. Nedenini şöyle açıklıyor: "Japoncayı yumuşatan bir tarzda yazmaya çalışmıyordum. Öyle bir Japonca tarzı oluşturmak istiyordum ki sözde edebi dilden mümkün olduğunca uzak kalsın ve ben kendi doğal sesimle yazabileyim."

İlk romanını yazan birisi için gerçekten de cüretkar bir tavır. Ancak işte bu gözü karalık sayesinde kendi efsanesini yaratmış Murakami. Romanın girişindeki çekingen ve mütevazı tınıdan söz etmiştim. 25 yıl sonra kaleme aldığı "sonsöz"de ise kendinden emin bir yazarın "kükremesi" duyuluyor: "Dilin olanaklarını hayal edebildikleri her ölçüde deneyimlemek, yazarların doğal hakkıdır – eğer bu maceracı ruh olmasaydı yeni bir şey üretilemezdi. Benim Japonca tarzım Tanizaki ve Kavabata’nınkinden farklıdır. Bu da doğaldır. Ne de olsa, ben başka bir kişiyim, Haruki Murakami adında bağımsız bir yazarım."

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tayfun Yağcı

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.